• Biliyorum ki Stefan Zweig'in kitaplarının incelemelerini kitapları tek solukta okuyup sıcağı sıcağına yazmak gerekli.. Oysa ki bu sefer ne kitabı tek solukta okudum ne de bitirir bitirmez yazıyorum bu incelemeyi..

    Az önce Hülya Koçyiğit'in Siyah Gelinlik adlı filmini izledim.. Birkaç defa izlemiştim de.. Film kitapla çoğu kez benzeşmese de kitaptan uyarlanmış..

    Zweig.. Tutkunun yazarı.. Sadece bir satırcık bile okusam ona ait olup olmadığını net bir şekilde söylerim..
    Bu incelemeyi veyahut kitabı bir erkeğin anladığından daha farklı anlayacaktır kadınlar.. Özellikle de Tarçınlı Süt anlayacaktır..
    Küçücük bir kız düşünün ve daha da küçük olan dünyasına adım atan yeni bir heyecanın izine kendini adamış olsun..
    Kimileri "bu kadar olmaz, olamaz, insan kendinden bu kadar taviz veremez!" diyebilir ama eminim ki Zweig doğru olanı ve olmasının tamamen muhakkak olacağı bir eser yazmış..

    İnsan sevince ne yapacağını bilemez o ayrı fakat burada daha farklı bir şey var.. Tutku.. İnanın bana ikisi arasındaki fark uçurum kadar.. Sevmenin bile bir ölçüsü olabilir ama tutkunun ASLA..
    Bu nedenle ki kızın adama olan tutkusunun izleri ne kadar uçuk da olsa bunun yadırganmaması gerektiğini düşünüyorum.. Elinin değdiği kapı tokmağını öpmek gibi.. Defalarca tanınmamasına rağmen yine de her şeyi bırakıp ona gitmesi gibi..

    İlginç olan kız öncesinden adama ilgi duyuyor.. Hiç tanımadığı bir adamın yaşantısını merak ediyor.. Onun okuduğu kitapları okuyor, bıraktığı izlerin peşi sıra gidiyor.. Eşyalarına bakıp onu merak edip, ona her gece vurulurken zaten mümkün değil görünce sevmeyi bırakması..
    Her kadının bir gururu olsa da tutkusu, yolunda feda ettiği şeylerden yalnızca birisidir bu.. Kitaptaki küçük kız yerini olgun bir kadına bıraktığında bile gururunu her seferinde bir yana bırakıp yine onun peşinden koşarak gitti..

    Bilmem farkında mıydın ama ben çok güzeldim, diyor.. Sanırım bu dünyanın en kötü itirafı.. Her kadının kendini güzel bulma, hissetme ölçüsü sevdiği adamın onu güzel bulduğu kadardır.. O güzel bulunca güzel, çirkin bulunca çirkin..

    İlginç olan adam kadınla defalarca birlikte olsa dahi bir kez bile tanımıyor.. bu en yıldrıcı hadise olabilir.. Kimileri eminim "ben olsam kesin derdim ben şuyum buyum diye" derdi.. Fakat emin olun ki siz bir kadınsanız ve sevdiğiniz adam sizi hatırlamıyorsa asla kim olduğunuzu söylemez, hep yeni bir kimlikle çıkardınız.. Her zaman da böyle olmuştur.. Hiçbir kadın kendini tekrar tanıtma riskine girmez sanırım..

    Kadın ölüm döşeğinde ve siz kadının hatıralarında gezerken çok yoğun bir sevgi seline kapılıyorsunuz.. Ne kadar da güzel sevmiş de diyebilirsiniz, ne kadar da hastalıklı da..

    Kadının son mektubunda biraz alay sezdim.. Belki kendineydi bu alay ya da insanlığa.. Koku adlı kitapta Jean Baptiste'in önünde secde eden halka duyduğu kin ve nefret misali.. Ondan çocuğu var fakat söylemiyor.. Çok acılar çekiyor fakat yine de duyurmuyor..
    Kitabın sonuna doğru adamın kadına yaptığa hakaret........ O olmasa bile uşağın kadını tanıması........... İşte bu tam da BUM!'luk bir olay.. Kadını küçücük bir kız iken gördüğü halde kadını hatırlıyor ve bu çok acı veriyor.. Öyle ki kadın cebine sıkıştırılan bir gecelik birliktelik ücreti son damla olarak görüyor ve hatırlanmaması onun canını acıtan son olay oluyor.. Muhtemelen ben olsaydım da aynı tepkiyi verir bir daha asla onunla olmayı, beni tanımasını istemezdim.. Tabi vicdan yaptıramazdınız bu insanlara geride asla cevaplayamayacağınız bir mektup bırakmak en güzeli olurdu.. Bu da bir çeşit alay.. Ona hiçbir cevap hakkı sunmamak!

    Adam öyle bir karakter ki kadını hala hatırlamıyor.. İlk ve son mektuba rağmen.. Ölen ve hiç görmediği oğluna dahi yüreği yanamıyor.. Nasıl bir vicdansa bu soğuk kanlılığı yüzyıllara sabitlenip kalmış.. Öyle ki hala böyleleri var olabiliyor..

    Bir kadının tutkusu birçok şeyden daha önemli olabilir..
  • Parasız Yatılı

    İkinci Yeni şiirinin varlık kazanmasında elbette muhtelif ve mütenevvi sosyopolitik sebepler var. Bununla birlikte bir de işbu şiir akımını doğuranların hususi hayatları var ki, belki de en etkileyici sebeptir:
    İkinci Yeni şiirinin en önemli isimlerinin parasız yatılı oluşu ve çektikleri sıkıntılar...
    *
    Bu şiire ''sivil şiir'' diyen Ece Ayhan bir röportajında şöyle diyor:
    ''.. Şimdiye kadar İstanbullu zengin ailelerden çıkmış şiir. Türkiye'de bir değişim vardı ve bunun şiire vurması bekleniyordu. Ama bu hareket zengin akrabalardan beklenirken hiç alakası olmayan parasız yatılılardan çıktı. Hiç kimsenin bilmediği taşralı çocuklar bunlar. Ben, Cemal, Sezai Karakoç, hem fakir bunlar, hem parasız yatılılar. Pek beklenmiyordu, ama oradan geldi.''
    *
    Ben de parasız yatılıydım. Kasabadan hallice bir kazada, bir dağ başında, eski bir köy enstitüsünde, eski tabirle leyli meccani talebe oldum. Meccani; yani parasız...

    Bir bakıma benim gibi parasız yatılı olanlar, bizler, yeni bir gerçekliğe ulaşmak üzere yola koyulan ikinci yenici abilerimiz gibi yaşadık.

    Az biraz, her parasız yatılı kendi gerçekliğini üretir çünkü. Gerçekliği yeni formlarla bir kez daha oluşturur. Şiire de düşkünlüğü var ise; aşık olur, şiir okur, şiir yazar. Kendi çapında bir daire çizer. Bu daire parasız yatılının sevimli yaşam sahasıdır.

    Dünyası okul ile yatakhane arasındaki dar ve dağlı fiziki alandan dağdağalı metafizik çıkarımlara açılır.
    Yeter ki birazcık istidadı olsun.
    *
    Ben de parasız yatılıydım.
    On dördümden on beşime yürürken; kalabalık bir parantez içine aldım önce her şeyi:

    (Bir yatılı okula kar, nasıl yağar bilir misiniz? İşte ben öyle yaşadım... Öyle yoksul, öyle münzevi, öyle çekingen. Bir yağmurun tebessümü ile sıla belledim gurbeti. Doğru, 'bir yatılı okul bahçesine dar gelen sarı yalnızlıklardı sonbahar'… Fakat ben, 'sonbahara dar gelen çekingen yanlışlıklardı yatılı okul bahçesi' desem kim itiraz edebilir?!)
    *
    Görülüyor ki bütün bunları tabii ki eylül ayından bağımsız düşünmüyorum. Parasız yatılının evden kopup bütün hayatını, anahtarını kesinlikle kaybetmemesi gerektiğini bilerek cebinde sakladığı bir uzun ince demir dolaba sığdırdığı hüzün ayıdır eylül. Eylül en çok bu yüzden hüzün ayıdır.
    *
    Ben de bir eylül ayı parasız yatılı oldum.
    Bir eylül akşamı…

    Yine hüzündeyiz, yine eylüldeyiz.
    Eylül…
    Yumuşacık bu kelime şu ana değin benim için bütün hakikatlerin üstünde,
    fakat bütün hakikatleri içmiş;
    yağmurlu, mağrur, olgun, küskün bir olgu olarak yer aldı hayatımda.
    Onu ilkin ilköğretimde mavi düşlerimin arasında tanıdım.
    Ortaokulda hastalıklı bir başlangıç ve hep arkadan koşan bir çocuğun
    bağlayamadığı bir kravattı o…
    Sonraları saçları taralı, masum gülüşlü, utangaç adımlı bir kız isminin
    bende uyandırdığı bir sembolden öte hep bir tebessüm, hep bir ‘her şeye rağmen’di.
    Üniversitede isyankâr bir İstanbul sabahı…
    Lakin işte bundan evvel asıl bütün dikenli yanlarıyla lisedeki parasız yatılı günlerimde küskün ve yoksul bakan bir çocuktu eylül.
    *
    Bundandır bana çok dokunuyor, Parasız Yatılı'nın (Yapı Kredi Yayınları) kapağındaki kız çocuğunun hüzünlü bakışı / ciddi duruşu / yoksul yüzü..

    Bir hikaye kitabıyla kapağının mükemmel izdivacı bu..

    Füruzan'ın 1971'de yayımladığı Parasız Yatılı isimli öykü kitabı...

    Kitapta 12 öykü var. Bunlardan biri de kitaba ismini veren Parasız Yatılı öyküsü. Ben sadece bu öykü üstüne konuşmak istiyorum.

    Kapaktaki kızın bakışlarından başlamak istiyorum konuşmaya.

    O ki, --yıllardır yalnız uyanır sabahları, hiç şımardığı olmamıştır kimseye, bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır. Sanki o çocuk olmamıştır. Beden eğitim derslerine katılmayan çocuklardandır o. --Babası ölmüştür onun;
    ''Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı?''
    Böyle apansız iflahı kesiliyor insanın. Apansız.
    (--Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocuklardan-- ne haber?)
    *
    Anne bir hastanede hasta bakıcı olacaktır. Ana kızın hayatı, --evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğunun sessizleştirdiği odalardır-- artık.
    Ah, Attila İlhan'ın o dizesi; ''Kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı!''
    *
    İlkokul bitince parasız yatılı okulu sınavları vardır.
    Kız bu sınavı kazanacak, parasız yatılı okuyacak, sonra da öğretmen olacaktır.
    Belki şair olur.
    O da kendi gerçekliğini aradığı ve gerçekliği yeniden kurduğu parasız yatılı günlerinin mağarasında doğurur mısralarını.
    *
    Anne kız imtihanın yapılacağı okula varınca bir hareketlilik görürler.
    Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürür.
    '' Anne, saygılı sordu:
    - Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.
    Hademe kadın ilgisiz,
    - Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.''
    *
    Siz hiç parasız yatılılık ve bursluluk imtihanına girdiniz mi? O imtihan kağıdındaki fotoğrafınızı hatırlıyor musunuz?
    *
    Parasız yatılılık sınavına hiç geç kalınır mı?
    *
    İkinci yeninin büyük şairleri parasız yatılı idi.
    ''Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
    Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır'' diye yazdı Ece Ayhan.
    *
    Parasız yatılı okullarındaki çocukların kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır. Yüzlerine bakın onların. Parasız Yatılı'nın kapağındaki kızın yüzüne bakıyorum. O hüzünlü, ciddi, yoksul, ve kendinden büyük yüze.
    *
    ''Çocuk annesinden ayrıldı.
    Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu. ''
    *
    Ben de parasız yatılı oldum.
    Ve ben de hiç gecikmedim...
    Ya da Yaşar Kemal'den ödünç alarak söylüyorum bütün parasız yatılılar gibi bir kere geç kaldım, sonra hiç acele etmedim.
    Yahut Romeo'dan devşireyim sözcüklerimi; hep o kadar erken geldim ki gecikmiş kabul edilebilirim.
    *
    Dış kapıda yağmurun altında annem gülümseyerek dururken, ben de parasız yatılı oldum.
    Sonra ne mi oldu? Parasız yatılılık günlerimin ''Öğretmen Liseleri'' kapandı; ve böylece yitip gitti geçmişim.

    Parantez içine aldığım ne kadar sözcük varsa bir eylül yağmurunda korunaksız ıslandı.

    Feylesof

    Merhum Karga Fanzin - Eylül 2018
  • İncelemeye başlamadan evvel, 1K'yı Vüs'at O. Bener ateşine veren ve bu ateşi de harlayan sevgili Liliyar 'a teşekkür etmek gerek. Çünkü düzenlediği etkinlik dışında, listemde olmayan, belki okumayacağım bir kitabı aklıma düşürdüğü için. Daha evvel listemde bir tane Vüs'at Bener kitabı vardı. Nasıl ve ne zaman listeme eklediğimi hatırlamadığım Bay Muannit Sahtegi'nin Notları kitabını arada bir görür bir gün okurum derken etkinlik vesilesiyle başka bir kitabını daha okuyayım dedim. Tavsiyelerden biri bu kitaptı. İşin ilginç yanı listedeki kitabı bırakıp bu kitaptan başladım. Ama dediği gibi Fikret Kızılok'un "Pişman desen değilim, bir harmanım bu akşam."

    Gelelim incelemeye; bu öykü kitabı, Vüs’at Bener’in öykü dilini anlamak ve o özgün dilin tadına varmak için iyi bir fırsat, bunu en başından söyleyebilirim. Zaten yazarın kitaplarını araştırırken sayfa ve öykü sayısı dolayısıyla yazarın öykü üslubu hakkında fikir sahibi olacağımı düşünerek bu tercihte bulunmuştum. Çünkü diğer kitapları kısa, ancak bu kitap daha evvel yayınlanan Dost ve Yaşamasız kitaplarının yanı sıra bir de yazarın 1986 yılına kadar yazdığı çeşitli öyküleri kapsamakta. Eğer bundan haberiniz yoksa benim en başta yaptığım gibi belirgin bir öykü üslubu bekleyebilirsiniz. Oysa ki öyle değil. Kitapta tek tip öyküler yok. Öyküler de kendi içerisinde çeşitlilik arzediyor. Öykü sayısının çok olması (32 öykü) ve öykülerin de çeşitliliğinden dolayı okura tam bir öykü şöleni yaşatıyor aslında eser, bu da başka bir iyi yan.

    Eserdeki kimi öyküler sık diyaloglu, hızlı akan ve bir durum üzerinden giderken, bu öykülerde genelde kullanılan dil de kitabın arka kapağında dediği gibi “konuşma dilini tüm doğallığıyla kullanan ve ona yoğunluk kazandıran” bir dil. Bu öykülerin genel temasında “aylak adam”lar, kaybedenler, 3. Sayfa haberlerinin kahramanları, çileli semt insanları ve batakhaneler var. Kimi öykülerde de oldukça kapalı bir anlatım ve yoğun kelime aktarımı ile anlamın kelimelere zorlandığına tanık oluyorsunuz. Ayrıca bu öykülerde genellikle bilinç akışı tekniği de uygulanıyor. Kapalı anlatım, dili kullanımdaki ustalık, kullanılan zengin kelime haznesi, kullanılan imgeler ve çeşitli anlatım biçimlerinin denenmiş olması, yazarı özgün olarak farklı bir noktaya koyarken, modern Türk öykücülüğünün altın kuşağının öncülerinden sayılmasına da neden olmakta. Ancak yazarın da dostu olan Oğuz Atay nasıl ki hem Modern hem de Post-modern Türk Edebiyatının öncülerinden sayılıyorsa, yazar da Modern Türk Edebiyatını ortaya koyan bir eser sunarken bunun yanı sıra Post-modern edebiyatı da zorluyor. Kitabı okurken de bitirdikten sonra da aklıma bu geldi. Sonra Vüs’at Bener’e dair düşündüğümde şu kanaate vardım. Vüs’at Bener’den benim anladığım; farklı tarzları deneyen, olanla yetinmeyen ve sürekli bir yeninin peşinde koşan bir yazar. Bu zengin öykü örnekleri içeren kitabında bunu görmek mümkün. Bazı öykülerde yerel ve mahalli dilin kullanımı görülürken, bazı öykülerde ise daha rafine bir dilin kullanıldığını görüyoruz. Yine aynı şekilde bu anlatım çeşitliliğine de yansıyor. Mesela, kitabın son öyküsü (Bakanlık Makamına) farklı bir anlatım şeklini deniyor. Onun dışında diğer öykülerde de farklı anlatım şekillerini görmek mümkün. İçerik üzerine konuşmak gerekirse, birkaç öykü ve çeşidi üzerinden ilerlemek istiyorum.

    Eser, Dost öyküsü ile başlıyor. Bu öykü özelinden diğer öykülerin çoğu için de geçerli olan şeyi söyleyecek olursak; durum üzerinden ilerleyen anti-kahraman öyküsü. Evet, Bener’in karakterleri için (buna baş karakterleri de dahil) geçerli olan şey şu: Masum değiliz hiçbirimiz. Öyle erdem timsali, salt iyinin ve güzelin temsili bir karakter beklemeyin. Her karakterin mutlaka kusurları, falsoları var, tıpkı gerçek hayattaki gibi. Dost öyküsündeki baş karakter de ilkin okurun merhamet duygusuna hitap eden matemli, gönlü yorgun bir eş iken, olayların devamında ahlaki yönünde sıkıntı gördüğünüz, dostuna büyük bir kazığa yeltenen bir adamı görüyorsunuz. Aslında burada bir şey daha var. Öykünün başından itibaren iyi görüp, merhamet gösterdiğiniz ve iradeli olarak tanıdığınız baş karakter Niyazi’yi, ahlakı, toplumun duyması, bilmesi olarak algılayarak davranışlarını buna göre ayarlarken yakaladığınızda, eğer toplum bilmezse dostunun karısına bile göz dikilebileceğini size gösterdiğinde, aslında ahlakın güçlü yanının görünen yüzü değil de kişinin içinde saklı olduğu kadarı olduğunu buluyorsunuz. Diğer taraftansa; hikâye boyu zayıf ve cahil olarak tanıtılan kadın karakterinse cürmü aklına düşürdüğünde, başkalarının duyması / duymaması ile ilgilenmeksizin kendi içerisindeki ahlak anlayışı nedeniyle yasak ilişkiye yeltenmeksizin toplumsal hukuk kuralıyla meseleye yaklaşması ve bu şekilde güçlü bir irade göstermesi, güçsüz görünenin de aslında içerisindeki ahlakın ve iradenin kuvvetiyle ne kadar güçlü ve cesur olabildiğini gösterdi bize. Çünkü kimseler bilmese de O, kendi ahlak yasası nedeniyle bu suçu ailesine karşı işleyemezdi. Burada Kant’ın o meşhur sözü geliyor akla: “Üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası” Yazar, bize buradaki anti-kahramanıyla güzel bir oyun ediyor ve sonunu açık bıraktığı klasik durum öyküsüyle bizleri düşündürüyor. Bu kavramların aslında ‘ne’liğinin sorgulandığı düşündürücü bir kısa öyküydü ve kitabın da daha başı. Bu tarz öyküler devamında da mevcut.

    Diğer değinmek istediğim öykü çeşidi ise, kitapta ara ara karşınıza çıkan, gönlü bulanık ve kalbi yorulmuş, ince bir sitemi sinesinde taşıyan ve kelimelerin dizilimi nedeniyle adeta şiirsel olarak yazılmış gönül hikayeleri. Bu hikayelerde bambaşka kelimeler kullanılıyor ve içi boş karamsar, bohem havadan öte olgun bir hüzün hali söz konusu. Yazar kendi şiirsel metnini yazmış adeta, bazı yerleri o kadar yoğun ki içine nüfuz edemediğiniz bölümler var.

    İçeriğe dair son değinmek istediğim öykü çeşidi ise kelime bombardımanına maruz kaldığınız, bilinç akışının işlediği, kapalı anlatımla ele alınmış, anlaşılma konusunda sizi epey zorlayan öyküler. Bu öyküler yer yer arada bir olsa da sonlarda arka arkaya geliyor. Mesela, Kan öyküsünün bir paragrafından çizdiğim ufak bir bölümü paylaşmak isterim.

    “Tırnaklarını geçiriyor çarşaflara, sedirin sertliğine geçişmeye çalışıyor, zorlanıyor. Koyu karanlıklarında boz, belsiz gövdeler, çıplak, başsız, karınlı. Kımıl kımıl. Kör çevrintilerin içinde. Bir ıslık delindi. Tiz. Yalpalı dev eğreltiler. Kaygan altı. Koşuyor. Ardın ardın. Hızla çıvdı, boşluğa, başüstü. Gövdeler. Gömgök. Yığın yığın. Üstüste. Sürtünen, kıvrantılı. Yarık karın. Esmer. Yumuşak, tüysüz, devinen çatlak. Boydan boya. Açılıp kapanıyor. Sıcak. Ağır. Koku. Parmaklarını taktı, araladı. Kıpkızıl içi. Sıcak. Yara. Çekip aldı bileğini; emiliyordu bileği, derinlerde. Çığış çığış… Islak… Çığış çığış. Koku. Kupkuru genzinde. Koku. Ağır….”

    Bu alıntı o öyküdeki bir paragrafın sadece bir bölümü. Okuduğumdaki tepkim tabii olarak “Vüs’at Bey, ne yapıyorsunuz?” oldu. Benzer şekilde kelimelerin hızla koştuğu, bir bilincin adeta üzerinize aktığı bazı öyküler de var. Bunlar kelime yoğunluğu ve anlam kapalılığı nedeniyle okuru zorluyor.

    Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Öykü kitabı olarak içinde farklı renklerin ve çeşidin olduğu, gökkuşağı gibi bir eser var karşımızda. Diyaloğu bol, konuşma dilinde yazılmış öyküler de var, anlam olarak kapalı ve yoğun kelimelerin olduğu öyküler de. Aşk da var, ölüm de. Korku da var, hüzün de. Özellikle “korkuyu bekleyen” ve sonunda da korkusuyla yüzleşen bazı öyküler de var. Güzel tarafı, çeşitliliği olan bu öyküleri özgün bir üsluptan okuyorsunuz, kavramları tekrardan ele alıyor, her seferinde yeni bir şey deneyen yazarla birlikte durumların arasında geziyorsunuz ve basit, düz bir sığlıktan öte genelde öykülerin gelişiminde ve sonunda sorguluyorsunuz.
  • “Tony, bu kara cüppeli adamlardan müthiş nefret ediyordu. Artık hayatı öğrenmiş, o aptal genç kızlık dönemi çok gerilerde kalmış olgun bir kadın olarak bu kara cüppelilerin şefkat dağıtan kutsal insanlar olduklarına inanamıyordu. "Anneciğim!" dedi. "İnsanların arkasından kötü konuşmamak gerektiğini biliyorum... ama şunu söylemeden de edemeyeceğim... Kara cüppe giyen ve ikide bir 'Tanrım, Tanrım!' diyenlerin hepsi kusursuz olamaz, eğer hayat sana bunu şimdiye kadar öğretmediyse, şaşarım.”
    Thomas Mann
    Can Yayınları - ePub
  • Hanefî Mezhebinin imamı olan İmâm-ı Âzam namıyla mâruf Numan b. Sabit’in babası Sabit hazretleri, henüz gençlik yıllarında daha evlenmemiş iken, günün birinde bir dere kenarında abdest alıyordu. O sırada derenin sularına kapılıp gelen irice, kıpkırmızı bir elma gördü. Elmayı canı çekti ve gayri ihtiyari olarak uzanıp elmayı aldı ve ısırdı. Isırdığı anda kafası dank etti. Çünkü helâl yiyecek konusunda son derece hassas olan, yediğine ve içtiğine azami derecede dikkat eden Sabit hazretleri; nereden geldiğini, kime ait olduğunu bilmeden, sahibinden izinsiz olarak bu elmayı ısırmıştı. Fevri hareket ettiği için hata ettiğini anladı, elmanın sahibini bulup helâlleşmesi gerektiğini düşündü. Zira o ısırıkla beraber az da olsa elmanın suyunu yutmuştu. 
    Hemen elmanın sahibini bulmak için harekete geçti.

     “Bu elmayı dere getirdiğine göre, belli ki derenin kenarındaki bir bahçede bulunan elma ağacından düşmüştür” diye düşündü. Ve suyun geldiği yöne doğru yürüdü. Elma elinde olduğu halde araya araya, elmanın düştüğü meyve bahçesini buldu. Baktı ki orada nur yüzlü bir ihtiyar çalışıp durmakta, yanına gidip selâm verdi ve bahçenin sahibini sordu. Tarla sahibinin, o nur yüzlü zâtın kendisi olduğunu öğrenince, meseleyi başından itibaren anlattı ve hakkını helâl etmesini istedi. 
    Sabit hazretlerinin helâl yiyecek ve kul hakkı konusundaki bu hassasiyeti, bahçe sahibinin dikkatini çekti. Bu delikanlının haram-helâl noktasındaki bu titizliği çok hoşuna gitti. Onun, yanında kalmasını arzu ettiğinden, hakkını helâl edemeyeceğini, helâl etmesi için bazı şartları olduğunu ileri sürdü. Şayet o şartları yerine getirirse o zaman helâl edeceğini söyledi. Sabit hazretleri ise, hakkını helâl ettirebilmek için ne yapması gerekiyorsa yapacağını bildirdi. 
    Bahçe sahibi bu duruma çok memnun olmuştu. Şartlarından biri şuydu; burada bir müddet yanında kalacak, bu süre zarfında da, bağ-bahçe işlerinde kendisine yardımcı olacaktı. Aksi takdirde kesinlikle hakkını helâl etmeyeceğini söyledi. Sabit hazretleri ihtiyarın bu teklifine çok şaşırmıştı, elmanın tamamının bedeli neydi ki, bir ısırık için uzun bir müddet çalışmasını şart koşuyordu. Ama ihtiyar Nuh diyor peygamber demiyor, “yanımda kalıp bana yardım etmezsen kesinlikle hakkımı helâl etmem.” diye diretiyordu. Böyle aksi bir ihtiyarla âhirette hesaplaşmaktansa, bu dünyadayken hesabı kesmek gerekiyordu. Ayrıca bu işe kendisi gönüllü olmuş, şartları kabul edeceğine dair söz vermişti. Ve neticede Sabit hazretleri sözünde durmuş ve ihtiyarın dediği müddet onun yanında kalıp, işlerinde ona yardımcı olmuş ve canla başla çalışmıştı. Zamanla anladı ki, aslında bu yaşlı zat hiç de öyle aksi ve inatçı biri değildi. Gayet tecrübeli, görmüş geçirmiş, son derece olgun ve yumuşak huylu sâlih bir zât idi. Kendisine son derece iyi davranmış, evindeymiş gibi rahat ettirmişti. Demek ki, yardım edecek birine çok ihtiyacı olduğundan, Sabit hazretlerinin yanında kalması için ısrarcı olmuştu. 
    Böylece günler geçti ve yanlışlıkla ısırdığı bir elmanın hakkını helâl ettirebilmek için hizmet etmesi gereken süre dolu. Yaşlı adamın huzuruna gelerek, artık süresi dolduğunu helâlleşip ayrılmak istediğini bildirince yaşlı adam: 
    – Bir şartım daha var, onu da yerine getirdiğin takdirde hakkımı helâl edeceğim. Ondan sonra artık serbestsin, istersen ayrılıp başka yere yerleşirsin, istersen yanımda kalabilirsin, dedi. Sabit hazretleri: 
    – Peki bu şart nedir? diye sordu. Yaşlı adam: 
    – Benim bir kızım var. Şayet onunla evlenirsen o zaman hakkım sana helâl olsun. Fakat kızımın bazı kusurları var, bunu da bilmeni isterim. Kızımın eli çolaktır, gözleri kördür, ayakları topaldır, dilsizdir, kulağı da sağırdır. Yaşlı adam kızı hakkında öyle bir tarif yapmıştı ki, bu bir insan mı yoksa kütük müydü? Ne görür, ne konuşur, ne de duyar; kolu-bacağı olmayan çolak-topal bir hilkat garibesi… 
    Sabit hazretleri şimdi ne yapacaktı? Tam helâlleşmeyi beklerken teklif edilen bu şart da neyin nesiydi. Kendisi gibi her yönden dört dörtlük bir delikanlıya, böyle birini nasıl teklif edebiliyordu. Bu şartları baştan söylese belki kabul etmeyebilirdi. Ama bu kadar zaman burada çalıştıktan sonra, şimdi bu teklifi kabul etmese, tüm çalıştığı boşa gidecekti. Kabul etse, böyle bir insanla hayat sürmek nasıl mümkün olacaktı? Düşündü, taşındı… Mesuliyet duygusu, Allah’a hesap verme korkusu ağır bastı. Üç günlük dünya hayatı keyifle, zevkle geçse ne olur, geçmese ne olurdu; önemli olan âhiret hayatıydı. Bu dünyada böyle bir kadınla yaşamak, âhirette azap çekmekten daha zor değildi ya… Ve evlenmeyi kabul etti. Düğün yapıldı, nikâh kıyıldı ve Sabit hazretleri’ne gelinin bulunduğu odayı gösterdiler. Sabit hazretleri odasına girmesiyle çıkması bir oldu. Çünkü içeride kendisine anlatılan vasıfta birini görememişti. Büyük bir yanlışlık olmalıydı. Çünkü kayınpederinin “gözü kör, ayağı topal, kolu çolak” diye anlattığının aksine, tüm uzuvları yerli yerinde, boyu, pos ve endamıyla güzeller güzeli, ay parçası bir kadın vardı. 
    Sabit hazretleri neler olup bittiğini anlamak için kayınpederi olacak o bilge ihtiyarın yanına gitti. Ve şaşırmış bir halde olanları kendisine anlattı. Kayınpederi tebessüm ederek durumu şöyle anlattı: 
    – Evladım! Sana kızım kördür dedim, bu doğrudur. Ama gözü zahiren kör değil, o harama karşı kördür. Bir kere olsun harama göz atmamış ve bakmamıştır! Sağırdır dedim. Aslında kulağı çok iyi duyar, ama o harama karşı sağırdır. Haram olan şeylere kulak verip dinlemez. Dilsizdir dedim. Harama karşı dilsizdir, haram olanı konuşmaktan kaçınır! Ayağı topal, kolu çolak dedim. Evet, öyledir benim kızım. Ayağı harama gitmez, eli harama uzanmaz! Yoksa eli de, kolu da, tüm uzuvları da sağlam ve mütenasiptir. Evladım uzun lafın kısası, zannettiğin gibi hiçbir yanlışlık yok. İçeride odasında bekleyen benim öz kızım, senin ise helâlin ve zevcendir.
    Allâh-ü Teâlâ ikinizi de mesut ve bahtiyar etsin, neslinizden hayırlı nesiller halk etsin! Durum şimdi çok iyi anlaşılmıştı. Meğerse adam, Sabit hazretlerini ilk gördüğü anda çok beğenmiş, ayrıca ondaki uhrevî hassasiyeti ve Allah korkusunu da görünce, kızını ona nikâhlamayı kafasına koymuş. Fakat bu arada kızının biraz daha büyümesini beklemiş ki, tam evlenecek yaşa gelsin… 
    İşte bu izdivaçtan nur topu gibi bir evlat dünyaya geliyor. Adını Numan koyuyorlar. Yani, Numan b. Sabit. Ve gün geliyor o yavru büyüyüp İmâm-ı Âzâm oluyor. İşte İmâm-ı Âzâm (Rahmetullâhi Aleyh), böyle bir anne ve babadan doğuyor. İmâm-ı Âzâm daha çocuk yaşlarda okuması için hocaya teslim edildi. Müthiş zekâsı ve hafızası ile arkadaşlarını fersah fersah geride bıraktı. Hâfızlığını da üç günde bitirdi. Rivâyet edilir ki: İmâm-ı Âzâm’ın üç günde hâfızlığını bitirmesiyle alakalı olarak, muhtereme annesi oğluna şöyle dermiş: 
    – Ah oğlum! Şayet baban o elmayı ısırmasaydı, sen bir günde bile hâfız olurdun!
  • I

    Biliyorsunuz parkların
    Sizi çağıran tarafları
    İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
    Orada saklanıyor onlar
    Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
    Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
    Dağınık mavisiyle gözlerinin
    Sevgi vermez kadın uçlarıyla
    Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
    Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
    Yalvaran bakışlarıyla –nasıl da sevimsiz-
    En kötüsü, belki en kötüsü
    Bir duygu açlığıyla soluyarak
    Parklara yerleşiyorlar, parkların
    Onları çağıran köşelerine
    Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
    Bacak aralarından
    Çömelmiş, öyle sakin
    Selamlıyorlar
    “Günaydın” diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
    Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
    Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
    Acılar alıp veriyor dünyadan
    Dillerini gösteriyorlar, diz kapaklarını
    Bir sıkıntı şiiri gibi
    Sıkıntı
    İşte
    Tam orada duruyorlar.

    II

    Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
    Her cümlede iki tek göz, bu kimin
    Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
    Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
    Ya da tam tersine
    Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
    Sulardan ürpermek gibi dokununca,
    Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
    Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
    Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
    İş edinmişim öyle kimsesizliği
    Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
    Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
    Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
    Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

    Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
    Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi
    Onu da tatmak gibi
    Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
    Ama gitmenin saati geldi
    Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
    Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
    Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
    Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
    Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
    Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
    Öyle iş olsun diye mi, hayır
    Bilirim içerde kendimi bulacağımı
    Dışarda görüldüysem inattan başka değil
    Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
    Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
    Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
    Ve açıyorum bütün muslukları
    Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
    Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
    Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
    Alıştım istemiyorum.

    III

    Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
    Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
    İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
    Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
    Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
    Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
    Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
    Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
    Değişmek
    Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
    Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
    Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
    Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
    Ve geçilmiyor ki benim
    Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

    Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
    Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
    Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
    O yapayalnız olmaktaki kendimi
    Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
    Sanki ben upuzun bir hikaye
    En okunmadık yerlerimle
    Yok artık sıkılıyorum.

    IV

    Biliyorsunuz, size geldim sadece
    Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
    Peki bu sevinmek niye?
    Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
    Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
    Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
    Eski bir insandınız merdiven gıcırdıyordu
    Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
    Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
    Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
    Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
    Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
    Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
    Biliyorsunuz olmazdı
    Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
    Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
    Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
    Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
    Sadece bu.

    Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
    Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
    Yeniden yeniden yeniden
    Yeniden hazırlanıyoruz
    Sanki bir güzelliği ödüyoruz
    Belki bir güzelliği ödüyoruz.

    V

    Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
    Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
    Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
    Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
    Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
    Güneşler girer çıkar ellerinize
    Biriyle konuşuyorsunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
    Kim bilir, belki de buluşursunuz
    Söz verip sizi bekletenlerle
    Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
    Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
    Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

    Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
    Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
    Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
    Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

    Nereye gidiyorsunuz ama nereye
    Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
    Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.

    VI

    Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
    Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
    Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
    Belki de kim diye sorsalar beni
    Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
    Belki de alıp başımı gideceğim
    Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
    Nereye ama, nereye olursa gitmenin
    Hüzünle karışık bir ağrısı.

    İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
    Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
    Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
    Şafaklar kadar güzel adımı
    O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
    Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
    Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
    Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
    İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
    Bekledikleri kadar.

    Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
    Varınca kıyıya birden
    Değilsin artık gemici.

    VII

    Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
    Bir cümle, iyi bir söz, gene anlamadım
    Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
    Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
    Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.



    O gün bugündür işte – ben mesela
    Çok usta bir avcının gözleri karşısında
    Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
    Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
    Ki birdenbire açılan kucaklarında
    BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün – o beyaz
    Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
    Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
    Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
    Kapımı çaldıklarında – bunu size söylüyorum anladınız
    Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
    Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ

    Üstelik bitecek gibi değil
    Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
    Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
    Elinde bir bıçakla
    Ve öldürmek isterken – kimiyse kimi
    Gülünç, sebepsiz, bilinç altı
    Ama tutalım, koyvermeyelim
    Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
    Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
    İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
    Birimi öldü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
    Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi bitmeyecek bir
    Masal
    Kimbilir n’olduydu gene
    İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
    Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
    Saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
    Sabah kadar sabaha
    Uyuyup uyandığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
    Ve konuşmalarımız, öyle büyüdüler ki peşi sıra
    Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
    Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
    Bulup da çıkardığımız
    Konuşmalar:


    - Biri geliyor sözü değiştirelim
    - Yürüsek açılırdık
    - Bu ne uzun bakmak kendinize
    - Ağzım mı kokuyor ne, yaa! ... çok kötü günümdeyim
    - Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
    - Annem mi, çok sevinecek..
    - Belki de sinemaya gideriz..
    - Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
    - Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
    - Bana kalırsa..
    - Evet size kalırsa
    - Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
    - Sus!
    - Biri geliyor
    - Biri geliyormuş sözü değiştirelim

    Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
    Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
    Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
    Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
    Lale de saçlarını kestirmeli
    Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
    Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
    Bana kalırsa babamın mineli saati
    Tek başına bütün bir odayı dolduruyor
    Hele annemin güneş gözlükleri
    Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
    Aaaa! Kitaplarınız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Üstelik bitecek gibi değil
    Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor – düpedüz ilgisizlik
    Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
    Bir hırsız giriyor ellerinize, polisler hırsızı kovalıyor
    Daha akşama çok var – olsun – biri sizi öpmeye hazırlanıyor
    Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
    Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
    Balıkları nereden geliyor soframızın hele
    Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
    Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

    İşte biz böyle yapıyoruz.

    VIII

    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! Demek bütün insanlar çay içecek
    Bilmem, çok uzakta biri sevindi
    Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
    Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
    Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
    Bir bakış, bir korku, yada gereksiz bir eşya
    Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
    Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
    Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
    Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
    Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi gene aklıma
    Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
    Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
    Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
    Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
    Bilmem çok uzakta biri sevindi
    Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
    Ben biraz esmerdim, o kadar
    İşlerim kötü gitti
    Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
    Yaşayanlar güzeldi
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
    Sur dışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
    Mezarları gördüm, müzeler daha güzeldi
    Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
    Ben boncuğu sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
    Demek çok uzaklarda biri sevindi
    Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
    Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
    Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
    Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
    Akşamlara dek bir masa katılığınca gün
    Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
    Ayrılmadım işte o
    Beklediğim ölüden.

    Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
    Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
    Öyle ki, biralar, yaz günleri, onunla biraz güzeldir
    Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
    Yalnızlıktan
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
    Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
    Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
    Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
    Kocaman bir adamdı dışardakiler
    Bilmem, böylece kaça çıktı bekledim ölüler
    İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
    Şaşırmış arıyordu – ben miydim neydim –
    Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
    Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
    İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
    Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
    Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
    Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
    Yalvaran gözleriyle – açılmış açıldıkları kadar –
    Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
    - Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri –
    Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
    Belkide yitirilmiş, yok bakacak bir yeri
    Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
    Hayır! Çok uzakta biri sevindi.

    IX

    Artık ne uyanmak için bu sabahlar
    Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
    Üstelik ne de bir karanlıkta anlatıyoruz bu düşünceyi
    Ne açıp da ağzımızı tek kelime
    Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
    Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
    Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
    Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
    Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
    İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler – Hıh sığınmak!
    Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
    Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
    Diyoruz, belki de
    En önce İsa almıştır kendi söylevlerine
    Sonra da biz; ya durmak, ya da bir zincirle oynamak bütün gün
    Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
    Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
    Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
    Bakınca duvarlara – üstelik böyle de bakmak kendimize
    Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

    Karımı soruyordunuz, her zamanki gibi çok geveze
    Bir gün onu yaşarken görmüştüm – görmüştünüz
    Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
    Yani ben ne yaptıysam, o sizinde yaptığınızdı biraz
    Ben ki ne yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
    Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
    Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
    Konuşup duruyordu gene akşamlara dek
    Kumarsa kumar, içkiyse içki
    Yani bir kedi gelirdi arada bir
    Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
    Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
    Tırnakları kirli bir oğlanla
    Bir gemici durmadan bir sıkıntıyı anlatır
    Şişeleri devirir elinin tersiyle.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
    Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
    Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
    Uyudum uyudum uyudum öylesine
    Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
    Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
    Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
    Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
    Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm
    Birinde yaralandım üç dikiş vurdular göğsüme
    Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
    Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
    Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
    İstediğim kirli işlere karışmaktı, olmadı.

    Bir gün de bir lokantaya girdim, yanımda biri vardı
    İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
    Böyleyken garsonun biri elini kesti
    Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
    Masaya geldi derken usulcacık masaya
    Geldi: ne içersiniz? sahi biz ne içer mişiz?
    Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
    Çıkalım dedim o yanımdaki kız gibi herife
    Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
    Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
    Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
    Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
    Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
    Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım
    Nereye, ama nereye?

    Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
    Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
    Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
    Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
    Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
    Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
    Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
    Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu
    Adamlar
    En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
    Alıştım gitti
    Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
    Sonra da bir bara gittim – neee! Bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzelere gidecektim, biriyle buluşacaktım – sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla...
    Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
    Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
    Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
    Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
    Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
    Elbette, kim ne der, inanmışım ben
    Bir keder, bir susuş, ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
    Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
    Girmeler çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
    Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
    Birden aklıma geldi, dilimi çıkarttım onlara
    Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
    Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
    Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
    Öyle ya, elimi kestimdi ben – ne yani, deli değilim ya!

    Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
    Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
    Bardaklar büyümüş – o gün bugündür anlatamam büyümeyi
    Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
    Bir kedi esniyordu – ben gördüm – üstünde şehirlerin
    Bir böcek – yetişir be – dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
    Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
    İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
    Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
    Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

    Kalktım bir bara gittim – neee! bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzeleri gezecektim; biriyle buluşacaktım – sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
    Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
    Hiiiç!
    Alışmak, sadece alışmak.

    Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
    İnanın Yattımsa
    Ama bilmiyorum.

    X

    “Ya ne yapmalı “ diyor annem bu geçkin çizgileri
    “Yıllardır aynı evdeyiz” bunu ne yapmalı
    Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
    İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
    Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
    Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
    Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
    Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
    Düşünsek bile şimdiden – düşünemiyoruz ya
    Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
    Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
    Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
    Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
    Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
    Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
    Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
    Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
    Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
    Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
    Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
    Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
    Kim bilir n’olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
    Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmaz istemiş o kadar
    Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
    Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
    Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz
    Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
    İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
    İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
    Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
    Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
    Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
    Sonra bir tramvay daha geldi.

    XI

    Size baktığım yol uzamakta
    Kendime baktığım yol uzamakta
    Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
    Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
    Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
    Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
    Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
    Belki de biri seslenir, güneşler güneşler tutan uyruğunda
    Bir resim görürüm ya da – ortalık inceydi biraz
    Ya da resim gördüm; köşede, antikacıda
    Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
    Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
    Ne zaman? elbette sabahları
    Sabaha baktığım yol uzamakta
    Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
    İki perde arası soğuk bir limonata
    Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
    Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
    Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
    Bitmesi bir olayın – ölüm mü geliyor aklınıza?
    Kim bilir, belki de ölüm
    Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
    Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
    Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
    Belki de yürüyorken iki taşıt arasında
    Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı

    Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
    Dünyaya baktığım yol uzamakta
    Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
    Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
    Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
    Oraya baktığım yol uzamakta
    Ya da bir bahçedeyiz – üstelik kadınlar vardı
    Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
    Ya da bir toplulukta – iyi yaptınız!
    Bu çok hoştur! – size söylüyorum – yaramaz çocuk!
    Beni de sandınız! – evde mi? – hayır! Limonlukta
    Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
    Ya da aklınız olacak sizi bir yangın yerine bağladı
    Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
    Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
    Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
    Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
    Ve sanki her olay, her davranış ölümün bitişiğinde
    İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
    İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
    Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda
    AIO, İAO, AĞ UĞ AĞ
    Ve kahkahalar arasında kahkahalar
    Orada, aşağıda
    Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
    Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
    Sallanıyorsunuz boşlukta.

    XII

    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi – tak
    Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
    Bilmem ki gelir miydi? – saat üç buçuk – üstelik hava..
    Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
    Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi – tak
    Acaba?
    Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
    Boşandı, taptaze üçler halinde bir yağmur
    Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
    Belki de unutmuşumdur.
    İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
    Herkesin akşamı onu buluyordu
    Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
    Sizi bekliyorum – beni bekliyormuş – niye olmasın?
    Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
    Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
    Ne tuhaf! – Ben olsam! – ne çıkar ben olsam da
    Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
    Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
    Çıkmadı, ama çıkacak – babası sesleniyor
    Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
    Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalını batıracak
    Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
    Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
    İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
    Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
    Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
    Bir kurşun, bir kurşun daha
    Yere serecektir bir serseriyi
    Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
    Bir küfür, bir patırtı ve babası çıkışıyor
    Annesi, annesi biliyor başına geleceği
    Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
    Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
    Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
    Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
    Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
    Yanmış bir cep saatini aklımda tutmuştum yıllarca

    Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi bak
    Demek siz! – koca ihtiyar! – ıslandım işte!
    Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
    Hey tanrım neye yaradı sanki unutulmak
    Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
    Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa kalkıyordu ustaca
    Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
    Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
    Evet, sahiden, niye?
    Soruyor kadın:
    Bu yaz yağmurları..

    XIII

    Şimdi her yerden bakıyorlar – demek uykusuzum –
    Kral birini çağırıyor uykusuz bitmiş olarak
    İşte Salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
    Vahalam’da, bilmem ki neresidir Vahalam
    Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
    Bir tarla konusu
    Oysa bre dolduran doldurana boşluğu
    Babamın akıttığı kan
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
    Babamı tanıyorum; oysa çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
    Eksiği yok küfürden yana
    Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
    Belki de gelenek bu
    Al kılçıklarıyla ve hep birden – tamam!
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

    Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kağıda
    Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
    Hırçık ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
    Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
    Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
    Kırmızı elleriyle
    Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
    Evet, sizi anlıyorum
    Yani kendimi
    Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
    Ve işte bilmiyorum katil kim
    Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
    Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
    Saat beş, diyelim erken dönmeli eve
    Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere

    Genel bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
    Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
    Olanca aklığıyla, ve hep birden – tamam!
    Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

    Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
    Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
    Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
    Camlarda iri gölge derinleşiyor, o
    Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
    Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
    Ben sadece paltomu giyiyorum

    Akşam
    Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
    Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
    Karısı ve dört çocuğuyla
    Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
    Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
    Başkaca bir şey olmuyor
    Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

    Duvara alıştırıyorum gözlerimi – siz nesiniz duvarlar?
    Hiiiç! sadece duvarız biz
    Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
    Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
    Bir şapka gene bir şapkaya asılı
    Bir palto gene bir paltoya
    Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
    Evet onu anlıyorum
    - Yani kendimi –

    Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
    Bir burgu gene bir burgu oyuyor ayrıca
    Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
    Hey tanrım! omuzlu, güçlü kuvvetli
    Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

    Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
    Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
    Çiçekler alıyorum, bitmeden çiçeklerini gecikmelerin
    Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
    Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmaktı Vahalam
    Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
    Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
    Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
    Bir duvar resmi gibi konuşuyor
    Kral?
    Kral uyandı.

    Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
    Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
    Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
    Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
    Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
    Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
    Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
    Diyorum
    kim bilir
    belki de
    tamam!
    Orasıydı Vahalam.

    XIV

    İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
    Kremler, pudralar, iç bunaltıcı kokular gibi
    Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
    Bir çcuk delinmeş bir kovayı sürüdü – nereye?
    Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
    Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

    ÇOĞULLAMA

    Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
    Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
    Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor – acaba?
    Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
    Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
    Ama biliyorsunuz ki gene de
    Hepimiz, işte hepimiz
    Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

    Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye
    Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
    Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
    Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de
    Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
    Orman, dağ, kısacası evrenle.

    ÇOĞULLAMA

    Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
    Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz
    Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor – acaba?
    Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
    Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
    Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
    Kim bilir, belki de biz
    Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

    Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
    Asılıp kalmışız sokak fenerlerine
    Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
    Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
    Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
    Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
    Cansız
    Ve gidip geliyoruz dikkatle.

    ÇOĞULLAMA

    Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
    Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
    Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor – acaba?
    Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
    Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
    Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
    Ben biliyorum, yalan mı, sizde biliyorsunuz.
  • Ne zaman büyüdüğünüzü, o çocukluk döneminden nasıl bir süreçten geçerek çıktığınızı hiç düşündünüz mü? Ne oldu da artık yetişkince düşünüp etrafınıza olgun bir gözle bakmaya başladınız. Eski çocuk düşüncelerinizi nasıl terk ettiniz? İşte kitap bu konuyu ağır ağır tüm gerçekliğiyle anlatıyor bize. Yetişkinlerin çocuklardan saklanan o garip sırlarını bir çocuğun nasıl öğrenmeye çalıştığını ve bunu öğrenmeye çalışırken de hayatın bambaşka bir yönünün olduğunu fark edişini müthiş bir heyecanla okuyorsunuz kitapta. Hele ki çocuğun kafasından geçen düşüncelere bir bir şahit olmak insanı bambaşka bir zamana geri götürüyor. Çocukluğuna… Çocukluğunuzun o masum bakışı ve algılarını yeniden hatırlıyorsunuz.
    Kitabın özeti kısaca şöyle:
    Kitap kısa bir tatil yapmak için Semmering'e genel bir adamın kendine flört edecek birini bulmaya çalışmasıyla başlar. Yeteneklerini ve yürekliliğini gösterebilmek için çevresindeki insanların onunla ilgilenmesine gereksinim duyan Baron, etrafındaki insanları inceleyerek flört edecek birini bulmaya çalışır. Mükemmel bir gözlem gücü olan olan bu adam, bu şekilde dolaştığı esnada gözüne çocuklu bir kadın çarpar. Oldukça hoş olan bu kadın bir hayli ilgisini çeker ve kadını daha iyi inceleyebilmek için göz hapsine alır ve onunla konuşma yolları aramaya başlar. Sonunda aklına parlak bir fikir gelir ve kadına çocuğu Edgar yoluyla ulaşmaya karar verir. Kısa sürede Edgar'la dost olur ve zekice yaptığı sohbetlerle akşam yemeğinde birlikte oturmalarını sağlar. Kadına ağırbaşlılıkla yaklaşan adam sohbeti ilerlettikçe ilerletir ve kadının gözüne girmeyi başarır. Fakat diğer taraftan çocuğu hepten unutmuştur, hatta kendisi unutmakla kalmamış annesini de çocuktan uzaklaştırmıştır. Asıl olay da buradan sonra başlar çünkü bu zamana kadarki kısımda Baron'un gözünden anlatılan hikayemiz bu bölümden sonra sadece Edgar'ın gözünden anlatılmaya başlanır. Yavaş yavaş bir terslik olduğunu anlayan oldukça zeki bu çocuk çok sevdiği dostundan gittikçe nefret etmeye başlar. Akşam yemeklerinde ve gezilerinde annesi ve Baron'dan gözlerini ayırmaz. Artık hiç onunla ilgilenilmediğini görür fakat gururuna yediremediği için de olanlara ses çıkaramaz. Annesi ile dostu neden ona bu kadar ilgisiz davranıyordur ve neden onu kendilerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlardır bir türlü anlayamaz. Oldukça meraklı olan bu çocuk bu aklının almadığı durumu ortaya çıkarmakta kararlıdır. Annesinin ona neden yalan söylediğini öğrenmelidir. Bu sırrı öğrenmeye çalışırken annesiyle arası daha da açılır. Onu kandırmaya çalıştıklarından emin olunca da ikisine karşı gittikçe artan bir kin besler. Onları gizlice takip eder ve Baron'a olan nefretiyle annesini de karşısına alan Edgar bir tartışma sonucu otelden kaçar ve sokakta tek başına kalır. İlk defa yapayalnız kalan bu çocuğun etrafında olan biteni nasıl bambaşka bir pencereden baktığına ve o çocukluk ile yetişkinlik arasındaki eşikten atlamak üzere olduğunu, neler hissettiğini ve düşündüğünü görüyoruz kitapta. Nabzınızın gitgide arttığı böylesine heyecanlı bir kitabın sonunda neler olduğunu da merak edenlerin alıp okuması için söylemiyorum.
    Kitabı okurken çocukça duyguları, hırsları gerçekten yoğun bir şekilde hissediyorsunuz. Bir çocuğun ona yalan söylendiğinde neler hissettiğini, güvendiği birinin değiştiğini görünce nasıl hayal kırıklığına uğradığını görmek çocuk psikolojinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bizlere. O saf duyguları ve koşulsuz güveni ne olursa olsun kaybetmemeli çocuklar, yoksa yerine koyması gerçekten zor oluyor ve bu durum ilerde yapacakları bir çok hatanın da sebebi oluveriyor. O yüzden her çocuğa özenle ve sevgiyle yaklaşmalıyız. Çocukluğunuzdaki o saf duygulara dönebilmeniz ve çocukları daha iyi anlayabilmeniz için okumanızı tavsiye ediyorum. İyi okumalar..