• 416 syf.
    #okudumbitti
    .
    Bir kere yalanını yakaladığınız kişinin bin kere doğrusunu sorgularsınız.
    Samim sevdiği kadının kendisinden saklamaya çalıştığı lakin beden diliyle aslında söylediklerini inkar ettiğini görmeye başladığında bunların anlamlarını çözmek için yapbozun parçalarını birleştirmek misali olayları zihninde tekrar canlandırmaya başlar. Bir dedektif gibi iz sürer. Yüzüne bakıp utanmadan yalan söyleyecek cesareti olan Meral'in yanılgıya düştüğü bir nokta vardı. Samim'in kıvrak zekası.
    Samim bir insanın hayatında olmasını istediği yargılamak yerine anlamayı tercih eden, bilgili, kültürlü, olgun bir İstanbul beyefendisidir. Meral onun hayallerini süsleyen kadın. Hayallerimizdeki insanın en büyük düşmanı realitesidir diyor Samim. Ne kadar da doğru söylüyor.
    Meral'in en yalın halini, gerçek yüzünü görünce Samim bunu nasıl karşılayacaktır.
    .

    Selmin, annesine bir başkaldırı, bir isyan niteliğindeki davranışları, olgunluğa eriştiğini artık kendi kararlarını alabilecek zamana geldiğini söyleyebilmesinin bir şekli olarak nişanlısı ve onun kardeşiyle birlikte bir takım işler peşine girecektir.
    Annesi evhamlı mı evhamlı olayların ilk önce en kötüsünü düşünen, aslında olmayan düşüncelere sahip bir kadındır.
    Besim Samim'in erkek kardeşi. Lakaydi- ilgisiz- bir kişiliğe sahip dünya yıkılsa da umrunda olmayan bir insan evladı.
    Ve SİMERANYA. Orada her şey yolunda, orası tüm insanlığın olmak isteyeceği bir yer aslında.
    .

    Fazla söze ne hacet Peyami Safa benim bir elin beş parmağını geçmeyen en sevdiğim yazarlar arasında. Yine karakterler arasında okuyucusuna köprüler kurmuş. Orada ve onlarla o anı yaşıyormuşcasına anlatımla beni yine yeniden kendisine hayran bıraktı.
  • simone de beauvoir’ın anlatı türündeki eseri. yky tarafından 2014 yılında basılmıştır.

    kitapta atmışlı yaşlarında olan evli bir çiftin arasındaki iletişim kopukluğundan kaynaklanan uzaklaşma anlatılır. kitap nicole ve andre’nin bakış açılarından bizi olayları sunar. kendi içlerindeki konuşmalar ağırlıktadır.

    kitapta hoşuma giden şey çoğu insanın yaşlılık evresinde hissettiği duyguları güzel yansıtıyor olması.
    yaşlılığın verdiği psikoloji ile hayatlarında herhangi bir yeniliğin olmayacağını geleceklerinin sınırlı olduğundan bahsedip kendilerini gençlerle ve kendi gençlik halleriyle karşılaştırıyorlar. beauvoir’in havası hissediliyor kitapta, kadın erkek üzerindeki toplumun yüklediği yargıları bireylerin kendi bakış açılarıyla yansıtıyor. feminizm rüzgarının estiğini hissettiğim bölümler oldu. beauvoir, bu güzel eseri mutlaka okunmalı, insanlar arasındaki iletişimsizliğin sadece soğukluğu arttıracağı halbuki her şey açık konuştuğunda insanın bardağa damlayan bir damlanın toplanıp göl olmasını engellediğini gösteriyor.

    “macha’nın yaşlanmak zenginleşmektir diye hayal kurduğunu düşündükçe, pek çok insan buna inanıyor. şarap yıllandıkça kucaklanır, mobilyalara parlaklığı yıllar kazandırır, yıllar geçtikçe insan bilgi ve tecrübe sahibi olur.her bir an, mükemmel bir gelecek hazırlayan bir sonraki an tarafından sarmalanır ve doğrulanır, sonunda başarısızlıklardan da ders çıkarılır, her sessizlik atomu olgun bir meyve için şanstır.”
  • 143 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Shakespeare'yi az buçuk bilen okurlar onun süslü bir dile sahip olduğunu bilirler. Ilk eserinden olgunluk eserlerine kadar böylesi bir şairane ruhun onda sanki doğuştan içkin bir duyguymuş gibi şiirsellik fışkırtr.  Nitekim Macbeth eserinde o süslü ve ağdalı dilin yanında daha oturaklı ve olgun politize edilmiş bir dil ile karşılaşmaktayız. Cunku politik olanın yıkıcılığı şiirsel olamaz ! Politik mecrada cenkleşme vardır ve savaşı kazanan bir Othello, kılıcı ile övünür iken , Macbeth Kral Dunkan'a hizmet olarak sunar bunu. Övgüye layık görülse de gerçeklik ona daha çekici gelmektedir. Ve böylece olgun dönem eserindeki ciddiyet yer yer eksik noktalar barındırsa dahi yine de ciddiyetin yanında diğer eserler kadar olmasa da şiirsellik bir ölçüde mevcuttur. Shakespeare'yi Shakespeare yapan en önemli nitelik de sanırım budur. Buradan shakespeare'nin günümüz yazarları gibi suya sabuna dokunmadan giysilerini yıkadığı çıkarımına varilmasin. Bugünkü sözde demokrasi koşulların da bile birçok Edebiyatçı Shakespeare'nin o dönemdeki politik göndermelerinden ve iğneleyici sanatsalligindan oldukça uzaktır. O her zamanki hakikat arayışının sonuna bir tür tanrısal imgeselligi değil, baba katlini serimler. Bununla ne demek istiyorum ? Baba katlinin her daim ilgi çekici olmasının yanında, Shakespeare'de sahnelenmesi ve her ne kadar etik olarak onda doğru görülmemekle birlikte yine de böylesi bir mitin yuceltilmemesinden bahsediyorum. Bu çok önemli bir ayrıntıdır. Tabi ki burada kastedilenler tamamen benim yorumlarimdan ibarettir. Bir tür Shakespeare dedikodusunu meşrulaştırmaya çalışmak da denilebilir buna.

      Macbeth eserinde işlenen konunun yani sıra kısaca özetlemek gerekirse - ki özet yoktur dediği gibi Delleuze'nin.  ( ek olarak yorumlar vardır da denilebilir ne var ki bu oldukça vülger aparatif bir yorum olur ) Norveç ve Isveç savaşını konu edinir. Macbeth savaş kahramanı unvanı ile sahneye çıkar. Onun ünü ondan önce sahnede söylemsel olarak vücut bulur. Reel olarak orada değilken hayaletimsi imgesi söylemde canlanır. Kral Dunkan ise oldukça Krallık vasfının altında görünür bize. Kraldaki asabiyet ve duyarlılık onda bir ölçüde daha gerilerde gibi görünür. Yine de Shakespeare, onu önplana pek fazla çıkartmadan arka planda gelecekte tüm hikâyenin onun ölümü üzerine kurulu olması gayretiyle işlevsellik kazandırır. Kral'ın ölümü Macbeth'in " Savaş Kahramanı ve Dürüst Insan " gerçekliğini veya maskesini bir tarafa atıp, onun politik bir tutum takınmasına yol açar. Geçmişte " Vicdan Sahibi " olan Macbeth,  katil olduktan sonra Cellât kesilir. Hatta Lady Macbeth başlarda onu kışkırtmasana rağmen  ikilik yaşasa da sonrasında ondan gizli cinayetler işlemeye başlar. Bir ölçüde Kral'ın ölümü,  Macbeth'in gerçek kimliğini veya politik suratsız kimligini ortaya çıkarır. Olaylar böylece birbirini takip edip durur. Bir tur düğüme dönüşen şey ölüm üzerinden şekillenmeye baslar.


    Bir diğer önemli nokta ise Shakespeare'nin bilinçdışının örneklerini verdiği öğelerdir. Hırs tutkusunu Macbeth karakteri üzerinden politik bir arzu makineye dönüştürür. ( Bu çağdaş kavramın anakronik tehlikesini görerek kullanıyorum. Inatçı kustahligimdan vazgeçemediğimin nişanesi olsun. )
    Hırs tutkusunun yanında vicdanın geri planda kalması ve bu yükselme hırsı dolayısıyla kendi kendine hayaller görmesi ve bir türlü kurtulamamasi her ne kadar shakespeare tarafından eksik bırakılmışsa dahi yine de önemli noktalar göze çarpmaktadır. Vicdanı Kralı öldürmesine basta engel olsa da, cinayet ( eylemsel duyarlılık) işlendiğinde vicdan geri plana - bilinçdışına - atılır ve sonrasında tekrar bilinç yüzeyine çıkar.


    ( Yeri gelmişken söylemeden gecmeyelim : Shakespeare'den geniş dizgesel psikoanalitik bir karakter acimlandırmasi beklemiyoruz. Ne var ki karakterin dürüstlüğüne rağmen hırs tutkusunun irdelenmemesi ve Lady Macbeth'in kadın karakterinin dinsel ve mitsel çağrışımı hissettirmesi Shakespeare'nin kadınlara karşı onyargisinda bulabiliriz. Feminist bir okuma elbette bunu net şekilde görür. Tabi o dönem için düşünülünce Shakespeare'nin böylesi bir atilim yapmasını beklemek tamamen saçmalık olur. Yine de hırs ve politik tutkunun Macbeth karakterine içkin mi dışsal mi sorunsalinin Lady Macbeth üzerinden sekteye uğraması karakterin analizini çözmemizde zorluk çıkartmaktadır. Çünkü Macbeth karakteri savaşlarda basarili iken Lady Macbeth'in ondaki politik hırsı ortaya çıkartması yeterince irdelenmemektedir. Böylelikle Macbeth karakterinin etik yonelimselliginin kötüye yogrulmasinin yanında tamamen haksızca cezalandırılmasına yol açmıştır. )

    Son olarak birkaç cümleyle bitirmek gerekirse,   Kitaptaki diğer karakterlerin örneğin Banqou'nin Macbeth karakterine göre arka planda işlevselliğini göstermesi de eksik bırakılmış yazar tarafından. Kral Dunkan'ın karakterinin Macbeth ile olan ilişkisi de Kral - Kont ilişkisi gibi değil, Baba- Oğul ilişkisi gibidir. Ikinci olarak kitapta en dikkat çekici olan noktalardan biri Lady Macbeth'in Kral Dunkan'ı öldürememe gerekçesi olarak babasına benzetmesi ! Bu türden bir söylemsel ilişki de ister istemez psikoanalitik bir nokta aramadan durmak baya zor geldi. Yine de bunun basit birer söylemden ibadet olduğunu dusunmemekteyim.

      Kral Dunkan'ın öldürülmesinin uykuyu öldürmek olarak addedilmesi de kitapta dikkat çekici olan bir diğer önemli noktadır. Bana daha çok Hamlet eserini hatırlattı. Babanın Ruh'u metaforunu animsatacak bir metafor kullanmasa da , Rüya metaforu düşsel incelemedeki psikoanalitik öğeye vurgu yapar gibidir. Banqou öldürülürken Macbeth tarafından- dolaylı olarak- onun hayaletinin onu rahatsız etmesi iki eser arasında benzerlik kurmama yol açtı. Sonuç olarak yazarın böylesi bir etkilenim içerisinde bunu büyük bir buluş olarak gördüğünün kanıtı olması açısından gayet dikkate değer bir noktayı işgal eder.
  • 384 syf.
    ·1 günde·6/10
    Pegasus çok şükür Hoyt'u hatırladı. Yayın evinden hamle gelmeyince geçen şubat ayından beri seriyi okumaya devam ediyorum. 4 kitap sonra da (2 ana + 2 yan kitap) bitirmiş olacağım. Seriyi sevenler yayın evinin keyfini beklemektense İngilizce'sini okuyup bitirsinler. Malum, bu kitap 22 ay sonra çıktı, sonraki kitabı ağırlık verdikleri psikolojik/gerilim ve kişisel gelişim kitaplarından ötürü garanti 3 sene sonra çıkarırlar.

    BÜYÜK ORANDA SPOILER İÇERİR!!!

    Kitap hem beklediğimi verdi hem de vermedi. Açıkçası biraz daha sırlarla dolu ve macera dolu bir kitap bekliyordum. Sonuçta Artemis şu kitaba kadar tam bir sır kutusuydu. Kendisinden daha karanlık şeyler beklerdim. Meğerse kardeşiyle birlikte kader kurbanı olmuşlar.

    Ayrıca St. Giles Hayaleti diğer 2 kitaptakine göre daha az yer kaplıyordu. Bu özelliği beğenmedim demek isterdim fakat karaktere fazla gıcık olduğum için boş veriyorum.

    Kitap Artemis'in geçmişi ve bu dük bozuntusunun ailesinin katilini araması diye 2'ye ayrılıyor. İyi ki yazar Artemis'e daha sık yer vermiş. Adam kitabın son çeyreğine kadar boş boş dolandı durdu.

    Kitapta ufak da olsa Asa'yı gördüm. Olaylarla alakası olmamasına rağmen kendisi en büyük zarara uğradı. Ve ilerleyen kitaplarda büyük rol oynayacak yeni bir karakter geliyor. Nasıl bir karakter henüz fikrim yok.

    Kitabı resmen Artemis sırtlamış. Allah'ım sen ne güzel bir kadınsın öyle! Zaten serinin 3. kitabından beri gözüm tutmuştu hatunu. Büyük oranda kendisinden beklediğim hareketleri gerçekleştirdi. Hayatım boyunca okuduğum ruhen en olgun kadın karakter kendisi oldu.

    Yalnız bu kadar alçak gönüllü olduğunu ben de tahmin etmiyordum. Kadın bildiğiniz bunun kitabını yazmış. Maximus ile ilişkisindeki riskleri ve zorlukları biliyordu ve bunları olduğu gibi kabullenmesini sevdim. Tabi bu uysal göründüğü anlamına gelmiyor. Kitap ilerledikçe haklı sebepler ortaya koyarak niçin ilişkiyi sürdüremeyeceğini de güzel bir biçimde anlatıyor.

    Ama Artemis'in içinde özgür bir ruh da mevcut. Her ne kadar kuzeninin Maximus'a ilgisi olduğunu bilse de onunla ilişki yaşamaktan çekinmedi. Sonradan kuzenine yaptığı şey için üzüldü ama pişman olduğunu sanmıyorum. Bu durumlarda kadın karakterler fazlasıyla drama bağlıyorlar. Artemis, tersini gördüğüm ilk kişi oldu. Yalnız sapıklıkta Winter'ı aratmamasına oldukça güldüm. Kendini dükün kişisel hizmetkarına gösterecek kadar vurdumduymaz olması oldukça eğlenceliydi.

    Artemis'in biricik kardeşi Apollo da ayrı şahane! İntikam Maskesi'nde 3 sayfa görünmesine rağmen ona ve kardeşine duyduğu sevgiye bayılmıştım. Şimdi ise bu durum katlanarak arttı. Kardeşler arası bağın hala sıkı olmasını sevdim. Meğerse bombalar Apollo'da saklıymış. Ama burada kendi gözlemim kadar Artemis'e de canı gönülden inanıyorum. İki kardeşin bu durma düşmesinin sebebi kesinlikle Apollo'nun suçu değil. Kimin olduğunu sonraki kitapta öğreneceğim. Şimdiden o kişi için hoş olmayan düşüncelerimi hazırladım. Ayrıca bu kitapta Apollo'ya zarar veren karaktersizin de Allah belasını versin diyorum.

    Şimdiiii, gelelim Maximus ayısına! Yazarın bu serisindeki diğer karakterlere nazaran kendisi için fazla bir hazırlık yapmadığını gördüm. Bildiğimiz klasik historical düküydü. Normalde kendisini es geçerdim fakat karşısında Artemis isimli bir tanrıça olunca iş değişiyor. Zamanında Maximus, Artemis'e ağır gelir demişim. Düzeltiyorum: Maximus, Artemis'i hiç mi hiç hak etmiyordu.

    Oğlum, seni de kara listeme aldım! Neymiş "Ben bir düküm, Artemis'i bırakmam ama o sadece metresim olmalı. Ben onun soylu kuzeniyle evleneceğim." Terbiyesize bak ya! Unvan olarak yüksek olabilirsin ama adam olmadığın kitap boyunca o kadar belli ki. Oldukça melek gibi bir babası olmasına rağmen ona piç diyen birinden ne beklenir ki zaten! Yerin dibine gir inşallah!

    Seride Maximus ayısından sonra bir de James denen bir arkadaş mevcut. Her zamanki gibi hayalet arayacağım niyetine yine mikser görevini üstlenmiş durumda ama bu sefer mikserliği ona pahalıya patladı. Kitabı gelecekte okuyacak olanları bilemem ama başına geleni okuyunca bir "Ohhhh" çekmiş olabilirim. Gönül isterdi şu karakterden sonsuza kadar kurtulayım, maalesef 8. kitabın baş kahramanı kendisi.

    Kitapta Artemis ve Apollo'dan sonra beklediğim kişi tabi ki biriciğim Winter'dı. Tabi gelir gelmez yine Winter'lığını yaptı. Artemis'in başına gelenden sonra kendisini ölü kabul etmesi kopardı beni. Herhalde aynı şey eşinin başına gelse "Eşim nasıl olsa öldü." diyerek ortamdan çekip gidecek. Godric ile de iyice kanka moduna girmişler. Ama bu ikiliyi anca 2 sayfa okumak üzdü. Ben biraz daha kitaba dahil olmalarını isterdim. Ah eşek Maximus ah! Derdini bu kankitolara anlatsan ne sen uzun seneler katil arardın ne bu ikiliyi az okurduk.

    Ya, ben şimdi Winter bebeğimle 9. kitaba kadar ayrı mı kalacağım? İzninizle ağlama köşeme çekiliyorum.
  • 222 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Olay Aydın, Nazilli, Kuyucak köyünde başlar. Bir ölümle başlayan ve bir ölümle biten romanın akışı şu şekildedir. Kaymakam Selahattin Bey eşkıyanın şehri basıp bir kadın ve bir erkeği öldürmesi ihbarı üzerinde Kuyucak 'A gider. Gittiğinde çok şaşırır. Çünkü ölü baba ve anasını yatağa yatırmış,farklı bir sükunetle duran bir çocuk dikkatini çekmiştir.
    Çocuğun parmağı bu mücadele esnasında kopsa da çocuk 6 yaşında olmasına karşın oldukça olgun bir tavırla davranıştır. Selahattin Bey kimi kimsesi olmadığını öğrenince yusuf başlar maceraya
  • Bilim insanlarının yaptığı meta, analiz erkeklerin kadınlardan daha sık yalan söylediğini gösterdi. Max-Planck İnsan Gelişimi Enstitüsü ve İsrail Technion Teknoloji Enstitüsü’nün yalancılıkla ilgili 565 araştırmaya ve 44 bin 50 deneğe dayanan meta analizi, aradaki fark çok fazla olmasa da, erkeklerin kadınlara göre daha fazla yalana başvurduğunu ortaya koydu. Araştırma sırasında erkeklerin yüzde 42’sinin kadınların ise yüzde 38’inin yalana başvurduğu tespit edildi.

    Max-Planck İnsan Gelişimi Enstitüsü’nden ve meta analizin yazarlarından bilim adamı Philipp Gerlach “Kimin, ne zaman ve neden yalan söylediği ile ilgili bir çok araştırma olmasına rağmen, sonuçlar net değil hatta bazen oldukça çelişkili. Bütün bu araştırmalardan gelen veriler ile bazı etkenlerle ilgili daha net saptamalar yapabiliyoruz” dedi. Meta analiz yalan söyleme eğiliminin durumsal etkenler ve yaş gibi kişisel nedenlerle bağlantısını ortaya koydu.

    Yalanda yaş faktörü
    Araştırmalarda genç kadınların daha olgun yaştaki kadınlara göre daha fazla yalan söylediği tespit edildi. 20 yaşındaki bir kadın için yalan söyleme olasılığı yüzde 47 iken bu oran 60 yaşındaki bir kadın için ise yüzde 36 olarak tespit edildi. Araştırmalar ekonomi ve psikoloji öğrencileri üzerinde yapıldı ve farklı deneyler kullanıldı. Ancak ekonomi öğrencilerinin psikoloji öğrencilerine göre daha fazla yalan söylediği tespit edilemedi.

    Araştırmalarda kullanılan deneylerden birisi yazı-tura oyunu idi. Denekler parayı fırlatıyor ve bilgisayara yazı mı tura geldiğini kaydediyordu. Tura gelirse para kazanıyor yazı gelirse kazanmıyordu. Ancak meta analiz daha fazla denekle deney yapıldığında yazı ve turanın başabaş gelmesi gerekirken, deneklerin para kazanmak için daha fazla tura geldiğini söylemesi yalan söylediklerini ortaya koydu.

    Editör / Yazar: Ezgi SEMİRLİ
    Kaynak: https://www.mpib-berlin.mpg.de/...-psychology-of-lying
  • Hz. Âişe Radıyallahu anha dedi ki: "Sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mana itibariyle şöyle bir söz söyledi:
    'Müminlerin iman bakımından en mükemmel olanı ahlak bakımından en güzel olanı ve hanımına/ailesine karşı en yumuşak davrananıdır.'
    (Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 8/256 (9109)) «Hadisin açıklaması»

    Her şeyin, en iyisi bir ölçüye
    vurularak anlaşılır. Altının, gümüşün hası da böyle bilinir. İyi mümin olmanın ölçüsü, iyi huylu olmaktır. Huyu güzel olmayanın imânı noksan olur. İnsanlara iyi davranan, herkese iyilik düşünen, hatır gönül yıkmamak için gayret sarf edenler iyi huylu insanlardır. Peygamberler l, Allah dostları ve iyi birüslümanlar kabalıkları hoş görmeye ve insanlara katlanmaya çalışırlar.
    Uğradıkları sıkıntıları büyütmezler. cahillerin kaba davranışları onların şefkat ve merhamet duygularını zedelemez. İşte bu sebeple en olgun iman öyle kimselerdir bulunur.
    Mükemmel imanın ölçüsü iyi huy olduğu gibi, hayırlı olmanın ölçüsü de kadınlara iyi davranmaktır. Bir başka hadis-i şerifinde Peygamber Efendimiz şöyle belirtir:
    "Hayırlınız aile fertlerine hayırlı olandır. Ailesine en hayırlı olanınız benim."(İbni Mâce, Nikâhla 50.) Demek ki hayırlı insan, ailesine iyi davranan onlara karşı eli açık olan, hoşgörüsü ve güler yüzüyle onları memnun eden kimsedir. Böyle olmayanlar ise hayırsız kimselerdir.
    Öyleleri vardır ki, dışarıda herkese karşı hoşgörülü, nazik ve yumuşaktır. Fakat eve gelince sanki maskeleri düşer de dünyanın en kaba, en asık suratlı ve en müsâmahasız insanı olup çıkarlar. İşte bu hal hayırsız lığın tipik örneğidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in evindeki halini dikkate alan İmam Mâlik çok güzel bir prensip ortaya koymuştur. Der ki: "Bir kimse kendisini aile fertlerine, dünyanın en sevimli insanı olarak kabul ettirmelidir."
    İmam Nesai
    Sayfa 183 - Tahlil Yayınları, 2. Cilt