• Hüseyin Nihal Atsız öğretmen olarak atandığında gençliği fikir ve dava yolunda geçmiştir, bu yüzden hiçbir kadınla duygusal bağ kurmaya vakit ayıramamıştır. Atandığı okulda ise meslektaşı bir kadın dikkatini çeker, yeşil gözleri vardır. Atsız o zamana kadar hiçbir kadına ilgi duymamışken, gün geçtikçe bu kadına kendini kaptırır ve en sonunda kendiyle uzun mücadeleler sonucunda açılmaya karar verir. Bir şiir yazar ve sevdiği hanımın dolabına koyar. Sevdiği hanım ise zarfı bulduğunda Nihal Atsız’dan olduğunu anlayarak, zarfı açmadan, mektupta ne olduğunu merak etmeden, olduğu gibi Nihal Atsız’a geri verir.
    Atsız sonraları çıkardığı şiir kitabında, bu şiire “Geri Gelen Mektup” ismini koyarak yayınlar. O yeşil gözlü hanım ise Atsız ile mezara bir sır olarak gider.

    Şiirin seslendirilmiş hali; https://www.youtube.com/watch?v=ZPYweCo6h_E

    Şiir ise şöyledir;
    Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
    Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
    Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden?
    Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.

    Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;
    Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;
    He rşey silinip kayboluyorken nazarımdan,
    Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...

    Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
    Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!
    Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
    Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince
    Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım;
    Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
    Gözler ki birer parçasıdır sende İlahın,
    Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,
    Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;
    Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin!

    Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
    Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden...
    Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
    Vaslınla da dinmez yine bağrıdaki ağrı.
    Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
    Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!
    Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
    Görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı.

    Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,
    Tek bendeki volkanları söndürse denizler!
    Hala yaşıyor gizlenerek ruhuma 'Kaabil'
    İmkanı bulunsaydı bütün ömre mukabil
    Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
    Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.

    Mehtaplı yüzün Tanrı'yı kıskandırıyordur.
    En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
    Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur;
    Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik...
  • Ben
    senden önce ölmek isterim.
    Gidenin arkasından gelen
    gideni bulacak mı zannediyorsun?
    Ben zannetmiyorum bunu.
    İyisi mi, beni yaktırırsın,
    odanda ocağın üstüne korsun
    içinde bir kavanozun.
    Kavanoz camdan olsun,
    şeffaf, beyaz camdan olsun
    ki içinde beni görebilesin...
    Fedakârlığımı anlıyorsun :
    vazgeçtim toprak olmaktan,
    vazgeçtim çiçek olmaktan
    senin yanında kalabilmek için.
    Ve toz oluyorum
    yaşıyorum yanında senin.
    Sonra, sen de ölünce
    kavanozuma gelirsin.
    Ve orda beraber yaşarız
    külümün içinde külün,
    ta ki bir savruk gelin
    yahut vefasız bir torun
    bizi ordan atana kadar...
    Ama biz
    o zamana kadar
    o kadar
    karışacağız
    ki birbirimize,
    atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
    yan yana düşecek.
    Toprağa beraber dalacağız.
    Ve bir gün yabani bir çiçek
    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
    sapında muhakkak
    iki çiçek açacak :
    biri sen
    biri de ben.
    Ben
    daha ölümü düşünmüyorum.
    Ben daha bir çocuk doğuracağım.
    Hayat taşıyor içimden.
    Kaynıyor kanım.
    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
    ama sen de beraber.
    Ama ölüm de korkutmuyor beni.
    Yalnız pek sevimsiz buluyorum
    bizim cenaze şeklini.
    Ben ölünceye kadar da
    bu düzelir herhalde.
    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
    İçimden bir şey :
    belki diyor.
    Nazım Hikmet Ran
    Sayfa 870 - Yapı Kredi Yayınları
  • KADIN…
    Dünyaya gelmiş ikinci sınıf insan, Ademin günah işlemesine sebep, tehlikeli, kurnaz, şeytan!

    Daha birçok tanım yazabilirim bunun gibi. Bunların benim düşüncelerim olmadığı aşikar. Peki bunlar kimin düşünceleri?

    Ben İnci Küpeli. Evet bir KADINIM. Bu kitapta tanıştığım kadınlar beni hem tüm dünyaya meydan okuyabilecek güçte bir güçlü hissettirdi hem de inanılmaz bir acziyetle boğdu…
    Bu kitapta kimlerle mi tanıştım? Durun size anlatayım…

    *Dünyanın en ünlü hemşiresi Florance’ı görmediğim yüzüyle, doksan yıllık ömrünün büyük bölümünü Hindistan’ın özgürlüğü için mücadelesiyle gördüm.

    *Tamamen erkek kılığına bürünen ve yirmi yıl Mısır’a hükmedip bolluk ve bereket getiren kadınla, Hatçepsut’la tanıştım.

    *Savaştan savaşa koşan, Fransa Krallığını kurtarmak için fedakarlıkta bulunan ancak Fransa’nın ve Tanrı’nın memurları tarafından yakılmak üzere odunlara götürülen; bugün hem Fransa’nın hem de Hristiyanlığın sembolü olan Jeanne d’Arc’ın mücadelesine şahit oldum.

    *Birçok dil konuşup ekonomiden bahseden, Roma’ya meydan okuyan Kleopatra ile,

    *Bizans İmparatorluğu’nu kürtaj hakkını, kadınlara miras hakkını, dulların ve gayrimeşru çocukların korunduğu ilk yer haline getiren Jüstinyen’in karısı İmparatoriçe Theodora’yı,

    *On dokuz yaşındayken tramvay kazası geçiren, birçok ameliyat geçirmesine ve acılarına rağmen dimdik durup onlarca resim yapan ve inadına kahkahalarıyla Coyoacan’ı inleten kadın Frida ile,

    *Lezbiyenliğin teriminin geldiği yer olan Lesbos’ta yaşamış olan ve bir kadını tercih ettiği için kilise tarafından yazdığı kitapların yakılması emredilmiş olan, günümüze sadece birkaç şiiri ulaşmış şair Sappho ile,

    *Kırsalda sıkılmamak için yazılar, romanlar yazan Brontë kardeşlerle,

    *Hayatını evinde tam bir kadın gibi(!) sessizce yaşamış ve öldüğünde odasında bin sekiz yüz tane şiiri bulunmuş, şiirlerini ve mektuplarını kendine gizli tapınak yapmış olan Emily Dickinson ile,

    Kadınların şarkı söylemesi yasakken şarkı söyleyenlere, dans edenlere, resim yapanlara kadar birçok kadın..
    Hepsi bu bilinen kadınlar güçlü kadınlar değildi maalesef… Güçsüz, zayıf ezilen bir bu kadar daha kadının öyküsü de vardı bu kitapta.
    Erkek egemenliğine karşı yapacak hiçbir şeyi olmamış yüzlerce binlerce milyonlarca kadın…

    Kızlığına zarar gelmesin diye bisiklete bindirilmeyen kızlar, Adem’i günaha soktuğundan yüzünü, gözünü erkeği baştan çıkarmasın diye kapatılmış kadınlar, evinden sadece düğünü olduğu için ve öldüğü için çıkabilen kadınlar, zevki, seksi sadece erkeklere özgü bir hale getirip kadın sünneti yaparak- yasal yoldan veya değil- kadınların klitorisini kesen insanlar( ve bunu yapanlar, kabul edenler sadece erkekler değil emin olun. Ayrıca dünyada tam 29 ülkede yapılıyor bu uygulama!), regl olduğu için kirli sayılan yanına yaklaşılmayıp, dokunduğu şeylere dokununca kirliliğin bulaşacağına inanan kadınlarla da tanıştım ve tüm bunlara ömrü hayatınca katlanan kadınlarla...

    Yaşadığım gezegeni bir kez daha bir kez daha sorguladım. Ve tiksindim!!!

    Erkektir yapar, zihniyeti kadınların da kabul ettiği bir zihniyet.Çoğu kadının çocukluğundan itibaren dünyaya erkeklerin himayesinde yaşamak zorunda olduğu, dünyaya bolca çocuk getirip onlara bakmak ve evinin hanımı olmak zorunda olduğu öğretilerek kodlanıyor.Sorgulamadan, kabul ediyor: sorgulamaya başladığında dayak yiyip boyun eğiyor… Ve hayatını bu şekilde yaşayan, konuşmak için dahi izin alan kadınlar olarak ölüyorlar aslında hiç doğmamış olarak...

    Tüm bunları ne düzeltebilir? Eğitim… Eğitim bir ilaç gibi doğru enjekte edildiğinde bizi iyileştirecek en büyük, en şifalı deva…

    Ben bu dünyaya neden geldim? Evlenip kocamın dediklerini yapmak, ona sorgulamadan itaat etmek, susmak, yemek yapmak, ev işlerini kusursuz yerine getirmek, çocuk büyütmek(erkek olursa tadından yenmez) kimseyle konuşmamak ve kimseye yük olmadan sessizce ölmek için mi?

    Önce bir kadın olarak ve erkek olarak herkes nasıl bir hayat yaşayacağını sorgulasın. Sonra cinsiyeti bir kenara koyup insan olarak sorgulayalım.
    Dünyaya iki cinsiyet gönderilmişse eşit bir şekilde yaşanması için … Ne erkeğin kadına ne kadının erkeğe zulmetmeye hakkı yok.. Beraber adilce, insanca yaşayınca tüm bu dünya daha güzel… Gücümüz birlikte anlamlı, erkek kadını ezince ya da kadın erkeği ezince değil...

    Bu incelemeyi güçlü olan, meydan okuyan yada içindeki güç sayesinde her şeye katlanan ve bir sabır taşına dönüşen ölü, yaşayan ya da hiç doğmamış kadınlara …
    Mücadelemde ve her anımda yanında olup elimi tutan Yıldızıma… (özlem)
    Kitabı beraber okumaya başlayıp bana dost olan biricik Ferda’ya(Ferda Çalışır)
    Hayatımda tanıdığım en çetrefilli ama dayanıklı hemşire olan Sema’ya(Esther. Sema)
    Gücüne hayran olduğum Vaveyla’ya(°° Vaveyla °°)
    Gücü yüreğinin derinlerinde olan ablama,
    ve… anneme ithaf ediyorum…

    Varlığınız nice insana güç veriyor bunu unutmayın… Işığınız daim olsun…
    Okuduğunuz ve okumaya değer gördüğünüz için teşekkür ederim…
    Sevgiyle, barışla, adaletle...

    https://soundcloud.com/hf112233/h56uibuq2jtt
  • "Siz hiç ölmek isteyecek kadar acı çektiniz mi?"
  • Yin ile Yang,
    Varolşun felsefesinin ve dinamiğinin zıtlıklar üzerinden anlatımıdır kısaca.
    Zıtlıkların birbiriyle etkileşimi ve her şeyinoluşumuna olan katkısı, etkisidir Yin ile Yang.
    İnsanoğlunun “değer yargılarını” en iyi şekilde özetleyen temel felsefelerden biri olduğuna inanmışımdır.
    Bu inancım, Yin ile Yang’in milattan önce 2.800’lere kadar uzanan kadim tarihinden dolayı değil, hepimizin ruhunda, doğasında, hayallerinde, kişiyi kendi yapan özünde ve değer yardılarına olduğunu düşündüğüm “eksik olanı”, “eksik parçayı” en iyi şekilde betimlemesinden gelmektedir.
    Bu “eksik parçamız”, belki bir lütuf, belki bir lanet, bilinmez ya da duruma göre değişebilir fakat bizi, içinde bulunduğumuz habitatımızda farklı kılan, öne çıkaran bir faktör olmuş çoğu zaman.
    Daha, az sayıdaki gruplar halinde mağaralarda yaşarken bile merak edip bizde olmayanın peşine düşmüşüz. Bulduğumuzu düşündüğümüzde, bir başkası ortaya çıkmış. Sonra bir diğeri ve diğerleri…
    Bu döngü hiç bitmemiş. Bitecek gibi de görünmüyor.
    Esasında ilk insandan günümüzearadığımız, belli ki ölümsüzlükmüş. Çünkü kavramışız ki ölümsüz olmak üstünlüklerin en büyüğüymüş.
    Farkına varmasak da bu uğurda her şeyi yapmışız ve yapmaya devam ediyoruz. Hatta inanışa göre (Eski Ahit) bunun peşine düştüğümüz için cennetten kovulmuşuz.
    Varlığın anlamını hep olmayanda, olduğu umut edilende, yoklukta aramışız ve pek çoğumuzun değer yargısı varolandan çok olmayanın kıymetine odaklanmış durumda.
    Mesela?
    700.000 saat. Çok uzunmuş gibi geliyor okurken ya da düşünürken eminim. Siz hesaplamadan söyleyeyim, 700.000 saat yaklaşık 80 yıl eder.
    Bu süre, günümüzde gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların ortalama ömrü.
    İlk anımızdan son nefesimize her anı, emeklemeyi, yürümeyi, koşmayı, sevmeyi, ağlamayı, gülmeyi, nefret etmeyi, kazanmayı, kaybetmeyi, kısacası herşeyi, koca bir ömrü sığdırmaya çalışıyoruz bu süreye ki, çok insanın 80 yıl yaşayacak kadar şanslı olmadığı bir dünyada.
    Böyle bakınca, o kadar da uzun değilmiş gibi geliyor insana, bir de her gün 24 saatini harcadığımızı düşününce. İşte tam burada, bu noktada kendimize şu soruyu sormak gerek diye düşünüyorum.
    Bu 700.000 saati, yani yaşamı,pek çoğumuz için değerli kılan nedir diye?
    Hayatın kendisi mi? İçinde bulunduğumuz şu an mı? Hafıza denen muammada biriktirdiğimiz onca anı, tecrübe ya da birikim mi? Yoksa bir gün son bulacak olması mı?
    Sonsuz bir hayatın sahibi olsak mesela, bugün onca değer addettiğimiz kişiler, olgular, varlıklar, aynı görünür müydü bize? Anlamı kalır mıydı onca şeyin?
    Ya da ölümse hayatı değerli kılan, ne yaşayacaksak, yaşıyorsak, bir sınırının, belli bir süresinin, sayının kalmasıysa her şeye anlam katan, sonuca gidene kadar ki sürecin, yaşamın, yaşamanın hiç değeri, anlamı olmaz mıydı?
    Belli ki varolanın kıymetini yoklukta aramak bize genetik bir miras.
    İki yüzlü bir miras.
    Öyle ki, bize kapılar açtığı kadar bir o kadarını da kapatmış.
    Bilinir ki en mutlu insanların, en başarılı kişilerin, hatta en unutulmaz olanların, tarihe geçenlerin, liderlerin ortak yönü, anın kıymetini, değerini biliyor olmalarıdır. Derler ki Amerikan Başkanını lider yapan doğru zamanda doğru yerde olmasıdır. Bu özellikler sizi dünyanın tepesine taşıyabilir.
    Tabi bu, bize plansız yaşamanın, geçmişi ve geleceği umursamamanın bizi daha mutlu edeceği anlamına gelmez. Bu fazla hayalperestlik olur ya da güncel bir tabirle “Black Mirror” dizisini akla getirir insana.
    Önemli olan önce içinde bulunduğumuz bu anın, bu günün, bu saatin, elimizdekinin, varolanın kıymetini bilmektir. Tüm bunlara anlam katanın yoklukları değil bizzat kendileri olduğunu anlamaktır.
    Meselalarla devam edelim.
    Yaşama anlam katan ölümse, düz bir mantıkla bile önce yaşamak gerekir.
    Hem de, Can Yücel’in dediği gibi “Tam Zamanında Yaşamak”.
    Şöyle katkıda bulunuyor bu konuda bize şair “Tam Zamanında Yaşamak” adlı şiirinde;
    “Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
    Tam zamanında söylemelisin sevdiğini, gözlerinin içine baka baka.
    Tam zamanında okşamalısın başını O üzüm gözlü çocuğun,
    Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına, tam ağlamak üzereyken.
    Tam zamanında açmalısın kapını, Hayatına girmek isteyenlere.
    Ve Tam zamanında çıkarmalısın, Sevginden şımarmaya başlayanları.
    Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
    Ve Tam zamanında ölmelisin, Iskalamak istemiyorsan hayatı.”
    Ben küçükken, dedemin evinin duvarında, bir çerçeve içinde bir yazı asılı dururdu.
    Konusu:“Evlatlar babaları hakkında ne düşünür”;
    Şöyle yazılıydı:
    6 YAŞINDA :Babamherşeyi biliyor.
    10 YAŞINDA :Babam çok şey biliyor.
    15 YAŞINDA :Ben de babam kadar biliyorum.
    20 YAŞINDA :Babamın da pek fazla birşey bildiği söylenemez.
    30 YAŞINDA :Bir kere de babamın fikrini sorsam fena olmayacak.
    40 YAŞINDA :Ne de olsa babam bazı şeyleri biliyor.
    50 YAŞINDA :Babamherşeyi biliyor.
    60 YAŞINDA :Keşke babam hayatta olsaydı da kendisine danışabilseydim…
    Sormak gerek mesela; sevdiklerimizin kıymetini onlar yokken mi anlayacağız hep? Onları özlemek, onlarla vakit geçirmekten daha mı ehven?
    Niye mesela kaçan hep kovalanır? Yanında olmasından çok kaçması mıdır onu cazip kılan?
    Sigara mesela, neden hep bir yerlere yetişmeye çalışırken nefes nefese kalındığında bırakmaya karar veririz?
    Ayağımızı gaz pedalından çekmemiz için neden bir kaza haberi olmamız ya da kaza yapmış bir arabanın yanından geçmemiz gerekir?
    Yokluk mudur varlığa anlam katan?
    Şer midirhayırı hayır yapan?
    Yeniden doğmak için, illa ölmek ve küllerinden doğmak mı gerek,anka kuşu misali?
    Kendi cennetine kavuşmak için, Dante gibi, önce cehenneminden mi geçmeli insan…
    Genetik mirasımız bu kadar mı etkili değer yargılarımız üzerinde?
    Cevabı sizdedir.
    Ölümden, yokluktan, olumsuzluklardan çok bahsettik.
    Can Yücel’le bitirelim:
    “At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
    Vakit zannettiğinden daha az
    Haydi kalk bakalım,
    Şimdi YAŞAMAK ZAMANI…”

    Yiğit Özar
  • Çanak çömlek kırıkları, paslı bıçak,
    demir kalıntıları; at, insan kemikleri
    Geçtikleri yollarda iz sürülebilir.
    Bir köylü pulluğuna takılan toprak
    dolu bir kafatasını alır Hamlet gibi
    Sorar: Yaşamak mı ölmek mi?
    Necati Cumalı
    Sayfa 124 - Yazko/ epub
  • “İyileştim mi?”
    “Hayır. Siz farklı bir insansınız, ama herkes gibi olmak istiyorsunuz. Bu da, bana kalırsa, ciddi bir hastalıktır.”