Özgürlüğün Edep ile İmtihanı: Ruhun Sonsuz Yolculuğu
İnsan, yaratıldığı andan itibaren iki kutup arasında salınır:
Bir yanda “özgürlük” diye fısıldayan nefsi,
Diğer yanda “ölçü ve sorumluluk” diye çağıran vicdanı.
Modern çağın çoğu bireyi, özgürlüğü sınırsız sanır; oysa bu, nefsin görünmez zincirlerine vurulmuş bir köleliktir.
Çünkü özgürlük, yalnızca yapmak istediklerini yapmak değil; yapmaman gerekeni bilmek ve ona sadık kalmaktır.
Felsefe bize der ki: Özgürlük, iradenin sınırlarla buluştuğu noktada anlam kazanır. Aristoteles’in erdem anlayışı, insanı “altın orta”ya yönlendirir; yani ne aşırılık ne de eksiklik, sadece bilinçli seçimler gerçek özgürlüğü doğurur. Kant ise özgürlüğü, ahlaki yasaya kendi iradesiyle uymak olarak tanımlar; bu, özgürlüğün bir sorumluluk olduğunu açıkça gösterir.
Modern ilericilik ise bireye, özgürlük ve sorumluluğu birlikte taşımasını öğretir; çünkü başkasının özgürlüğünü çiğneyen birey, kendi ruhunu zincire vurmaktadır. Çağımızda zincirlerini altın sanan kölelerin özgür olduklarını düşünmesi, bu yanılgının en büyük örneğidir.
Edep, özgürlüğün gölgesinde parlayan sessiz bir nurdur. Onu kaybeden, toplumsal düzeni değil, en başta kendi ruhunu kaybeder. Edep, sadece toplum için değil, kalbin Yaratan’a karşı duruşudur.
Toplum hayâyı terk ederse, çöküşü kanunlarda değil; kalplerdeki boşlukta başlar.
Laiklik hatırlatır: Özgürlüğün sınırı, başkasının hakkına dokunmamalıdır.
Din öğretir: Gerçek özgürlük, Allah’ın koyduğu hudutları bilmek ve o sınırlar içinde izzet bulmaktır.
Felsefe der ki: Ölçüsüz özgürlük, zulmün başka adıdır.
Modern ilericilik ise bireyin özgürlükle birlikte sorumluluk taşımasını, vicdanını kaybetmeden ilerlemesini öğütler.
Üç ses birleşir: Felsefe, din ve modern ilerici bakış açısı.
Ve insana şöyle seslenir:
“Edepsiz