• Hikaye anlayışı konusunda Sait Faik’ten ne kadar etkilendiysem, üslup konusunda da bir o kadar Vüsat O.Bener’den etkilenmişimdir. Vüsat O.BENER (1922-2005) yılları arasında yaşamış 1950 kuşağı öykücülerine öncülük eden öykücüdür. Adını ilk olarak 1950 yılında New York Tribune ve Yeni İstanbul gazetelerinin beraber düzenlediği hikaye yarışmasında duyurmuştur.

    Vüsat O.BENER hikaye yarışmasına katılana kadar daha çok edebiyatla eleştirel olarak ilgilenmektedir. Ankara’ya atandıktan sonra kardeşi Erhan Bener ve arkadaşlarının öykü grubuna girer. Kardeşinin ve arkadaşlarının yazdıkları öyküleri her defasında eleştirir. Bir gün Erhan BENER abi her yazdığımıza bir kulp takıyorsun bir tane de sen yaz da görelim, der. Bunun üzerine Vüsat O. BENER bir odaya 15 gün kapanır ve bir öykü yazar. Bu öyküyü de yarışmaya gönderir.

    Yarışma seçici kurulunda Memduh Şevket ESENDAL, Orhan Veli KANIK, Sabahattin EYÜPOĞLU, Ahmet Hamdi TANPINAR gibi isimler bulunmaktadır. Vüsat O.BENER’in Dost hikayesi Samim KOCAGÖZ’ün Sam Amca , Necdet ÖKMEN’in “Merhametli Bir Kadın”, Orhan KEMAL’in “Baba” hikayelerinden sonra dördüncü olur. Memduh Şevket ESENDAL Dost öyküsünü yazan kişiyle muhakkak tanışmak istediğini söyler. Daha sonra Bener Memduh Şevket’in teşvik ve ısrarlarıyla dönemin edebiyat dergilerine öyküler yazmaya başlar.


    Vüsat O.BENER edebiyat dünyasına bomba gibi düşer. Bu zamana kadar hiç görülmemiş bir üslup. Bazısının öznesi bazısının yüklemi olmayan eksiltili cümleler. İç konuşmalar. Derin ruh analizleri. Özgün karakterler. Edebiyat dünyasında birçok eleştirmen yazarı kıyasıya eleştirir. Kapalılık. Soyutluk. Anlaşılmazlık. Bilge Karasu hariç. Bilge Karasu bir yazısında şu efsane cümleyi kurar, bir edebiyat yapıtının kalitesini kolay anlaşılırlık belirlemez. Eleştirmenlerin aksine Vüsat O.BENER’de eserlerinde gittikçe soyutlaşır, kelimeleri kıstıkça kısar. Dost kitabındaki öyküler daha çok göstermeye dayalı diyaloglardan oluşurken Yaşamasız kitabındakiler içsel konuşmalara dayanır. Yaşamasız daha sonra vereceği yapıtlarında bir nevi habercisidir.

    Daha sonraki yıllarda Bay Muannit Sahtegi’nin Notları, Buzul Çağının Virüsü, Ihlamur Ağacı (tiyatro), İpin Ucu(tiyatro), Siyah-Beyaz, Kapan, Mızıkalı Yürüyüş, Kara Tren eserlerini verir. Yazarın eserleri Buzul Çağının Virüsü kitabının tanıtımın yazısında da bahsedildiği gibi triko okuyucusunun işi değildir. Yazar kitaplarında adeta okuyucu ve eleştirmenlerle oyun oynar. Muannit Sahtegi’nin notlarında bir anlatıcı vardır, bu anlatıcı bir yandan şimdiki zamanda günlük yazarken diğer yandanda geçmişe yönelik günlüklerini düzeltir. Sonradan anlaşılırki Muannit Santegi yazardır ve günlüklerinden bir roman yazmaktadır. Bir de bunların hepsinin dışında bir yazar vardır. Bay Sahtegi, Anlatıcı Bay Sahtegi, Yazar Bay Sahtegi, Gerçek yazar Vüsat O.BENER.

    Buzul Çağının Virüsü’nde farklı zaman dilimlerinde yaşanmış olaylar vardır. Bu olaylar zaman sırası olmaksızın bazen birinci tekilden bazen üçüncü tekilden anlatılır. Anlatılarda tarih verilmez. Okuyucunun anlatıcılardan ve yaşanan olaylardan iz sürerek çıkarımlar yapması beklenir.

    Siyah-Beyaz, Kapan, Mızıkalı Yürüyüş, Kara Tren eserlerinde anlatılara yer verilir. Bu anlatılar genelde birinci tekildir. Yazar bazen kendisiyle sen dilinde konuşur bazen iç konuşmalara başvurur. Bazen hayale yer verir. Olayların çoğu yaşanmıştır ama bazı kişilerin adları değiştirilmiştir, bazen de olaylar kurgulaşmıştır. Ayrıca bu eserlerde yazar tür belirlemesi yapmamıştır. Bunlar özyaşam öyküleri midir kurmaca mıdır yoksa farklı bir tür müdür? Yazar burada da tür sınırlarını zorlamıştır. Eleştirmenler –birçok kitap tanıtımında da görüldüğü gibi- hala bu konuyu tartışmaktadırlar.

    Yaşamasız Yazabilmek isimli eleştiri kitabında da bu konular işlenmektedir. Öncelikle Vüsat O.BENER’in biyografisi kısaca verilir. Daha sonra kitaplarının çözümlemelerine geçilip kitaplar yazarın yaşamı ile beraber çözümlenir. En sonda bir üst paragrafta belirtilen kitap türüne ilişkin tartışmalar yer alır. Kitapta ayrıca Vüsat O.BENER’in yayımlanmış kitaplarının yeni baskılarında yazar tarafından düzeltilen cümlelere yer verilir.

    Kitaptan bir alıntı ile incelemeyi tamamlayalım.

    “Bu herif ne yapmışsa 1962 yılında çarpı işareti koymuştur. Bundan sonra ne yapacaksa yineleyecektir, yinelerken de varyasyonlara girecektir.” (Vüsat O.BENER)

    “Cüneyt Ayral’ın 10 Aralık 1980 tarihinde yaptığı söyleşiden alıntıladığımız sözleri bütün bu yapıtların yazılmadan önce tasarlandığını ortaya koymaktadır. Bener kendi yaşamöyküsünden parçaları, yinelenen olaylarla aktarırken sonuçta bütünlüklü bir yapıt ortaya koymuştur. Bu, yazarın yıllar öncesinden planladığı bir tasarımdır.” (Yaşamasız Yazabilmek/s.144-145)

    Vüsat O.BENER’in tüm yapıtlarındaki ipuçlarını birleştirdiğinizde ortaya Vüsat O.BENER’in kurmaca üzerine kurduğu yapıtı çıkar. Kurmacasız bir yaşam mı Yaşamasız bir kurmaca mı?
  • YAHYA KEMAL BEYATLI 🍀🌹
    SESSİZ GEMİ ŞİİRİ ve HİKAYESİ🍀🌹
    Yahya Kemal, Aşkını kendi ağzından şöyle anlatıyor;
    “1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum…
    Bu kadın yazın adada otururdu…
    Ben de orada idim…
    Deli divane olmuştum…
    Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi…
    1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu…
    Ben müthiş muzdariptim…
    Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…
    O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…
    Gider gitmez benim için boşalıverirdi…

    Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı…
    Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı…
    Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu…
    Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim…
    Gitmeyeceğine yemin etmişti…

    Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor… İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum…
    Müthiş bir acıyla yerimden kalktım…
    İskeleye doğru gittim… Son vapur çoktan kalkmıştı…
    Sert bir lodos esiyordu… Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim…
    Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı…
    Çok para verince biri ikna oldu…
    Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı…
    Denizde çalkalanıp duruyorduk… Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı…
    Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum…
    Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik…

    Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım…
    Yoktu…
    Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim…
    Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım…
    Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim…”
    “Kan ter içinde Bostancı’ya geldim…
    Vakit hayli geçti…
    Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim…
    Aradılar taradılar birini buldular..
    Yine bir sürü para verdim…
    Arabayla yola koyuldum…
    Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?

    Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım…
    Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım…
    Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş… Geldi haber verdi… Sanki dünyalar benim oldu…
    Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim…
    Sabahleyin, doğru eve çıktım… Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı… Sarmaşdolaş olduk…”

    Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir…
    Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi…
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri…
    Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır…
    Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu…
    Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir…


    Artık demir almak günü gelmişse zamandan
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

    Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

    Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
    Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

    Alıntı
  • "1940 yılında, Berlinli bir ev kadını olan Elise Hampel, Alman ordusunda askerlik yapan oğlunun Fransa’da öldürüldüğü haberini alır. O ve kocası Otto, Hitler’e karşı bir şeyler yapmaya karar verirler.

    Elise’nin kardeşinin ölümden sonra çift bir biçimde Nazi rejimine karşı kendi güçleri orantısında direnişe geçerler.
    Otto, Birinci Dünya Savaşı gazisi metal iş kolunda tesisatçı olarak istihdam edilmiş bir metal işçisidir.
    Elise ise evlenmeden önce hizmetçi olarak çalışmıştır.

    Dışarıdan bakıldığında, Hampel çifti rejimin mütevazı kulları gibi görünürler.
    Hitler hükümetini kınayan hepsi de elle yazılmış 200’den fazla kartpostal yazarak bunları posta kutularına, şehrin çevresinde halka açık yerlere bırakırlar.

    Kartpostallar, insanları Naziler ile işbirliği yapmamaya, bağışta bulunmaktan kaçınmaya, askerlik hizmetini reddetmeye ve Hitler’i devirmeye çağırmaktadır
    . Otto, kartpostallara yazdığı hükümet karşıtı mesajlarda şu ifadelere yer verir:
    “Alman halkı uyanıyor!”,

    Hitler’in savaşı işçinin ölümüdür!”,
    “Hitler plutokrasisi için neden acı çekelim ve ölelim?”
    Gestapo ise bir komünist grubun ya da bir ajanın Berlin genelinde bu kartpostalları bıraktığından şüphelenmektedir. Takibe başlamaları uzun sürmez.

    Berlin’deki bu iki kişi, Otto ve Elise Hampel Nazilere iki yıl boyunca meydan okurlar; ta ki Nisan 1943’te tutuklanıp infaz edilene kadar…
    Ekim 1942’de tespit edilir ve tutuklanırlar. Otto Hampel, polise verdiği ifadesinde Hitler’e ve rejimine karşı yürüttüğü direnişten
    “mutluluk duyduğunu” söyler.
    Otto ve Elise Hampel, 22 Ocak 1943’te “Askeri Birliklerin moralini bozulmak” ve “vatan hainliği” gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırılarak 8 Nisan 1943’te idam edilirler....

    Herkes Tek Başına Ölür” Nazilere karşı direniş hakkında yazılan en büyük kitap olarak değerlendirilmiş."

    Alıntı
  • Alıntı yaparken lütfen " kaynak " belirtin bazen çok yanlış alıntılar görüyorum.
  • Ve sonra buz sahraları…
  • 20 sayfa kitap okuyup 50 adet alıntı bulup paylaşmamak :))
  • Kim sana nasıl davranıyorsa sen de öyle davranacaksın. Kopuyorsa da kopsun bağların. Korkma!

    (Alıntı)