İnsan yaşadığı olayları, o olaylar ne denli normal ya da sıradan olursa olsun, kendi zihninde kendi anlayışına göre manalandıramayınca, o mana veremediği olayların içine daha çok çekiliyor. Sonra o kadar içinde debelendiği şeylerin normal sıradan şeyler olduğunu da kabul edemiyor. Galiba hayat gördüğümüz ve sandığımızdan daha basit.
...çünkü her bitiş, bir çözülüş olduğu kadar bir birleşmeydi de, her ayrılış bir geri dönüşü barındırırdı içinde, ve ölümün kendisi, yaşamın o en derin katmanına, o unutulmuş kökene doğru yapılan en büyük uyanıştı...
Ne kadar büyürsek büyüyelim, isterse kollarımız akarsular gibi başka dallara ayrılsın, vücutlarımız ülkeler ve okyanuslar üzerinden dünyanın sınırlarına kadar yayılsın, isterse ay saçlarımızın arasına yerleşsin, kendimiz mekâna, kendimiz gecenin yıldızlı kubbesine, bir parıldayıp bir sönen rüya kubbesine dönüşelim, ister sonsuz mu sonsuz tek bir ışık kaynağı olarak kalalım, kendimizin dışında kalırız, dışlanmış olarak kalırız. Hiçbir gece kucaklamaz bizi ve hiçbir sabah bize sarılmayacaktır artık çünkü sımsıkı bağlıyız, kaçışsız ve kaçış hedefi bulunmaksızın, kendi kendimize bile teslim edilmemişiz, çünkü kollarımız hiçbir şeyi tutup yüreğimize bastırmamış...