Yine gün batımını izliyorum. Gün batımını genellikle kavuşamayanlar, acı çekenler ve yolunu kaybedenler izler. Öyle içten izlerler ki neden gün batımı dendiğine kadar düşünürler. Sabah uyanırken güneşin doğumuna umut bağlayan sevenlerin gün batımında güneşin batışıyla beraber aslında içinde biriktirdiği kırgınlıkların, kıvılcımların ve yarım kalmışlıkların ortaya çıkmasına nihayetinde de gönle elim bir acı vermesine şahit olurlar, oluruz. Dillerine, dillerimize nakış ettiğimiz “oysa” kelimesinden nice hayallerde oluşturulan hayatlar kurmayı deneriz. Gelmeler, gitmeler, ayrılıklar, gurbetler, hasretler derken kelimelerden oluşan birçok hüzün ordusu düşmanımız kesilir bizim. Bakmayın kelimeler deyip küçümsediğime. İnsanı değirmen misali öğütürler. Küllerini göğe savururlar. Bir kez yaşanmaya görsün aşk. Üç harftir lakin kastı canın tam ortasınadır. Aşkın en kötü alışkanlığı gerçekten sevenlere uğramamasıdır. Bu yüzden candan olduk. Bu yüzden sonbaharda değil ilkbaharda solduk. Gün batımı diyordum hani. Gün aslında güneşin gitmesiyle değil sevgilinin gitmesiyle cana batar. Gün aslında uzağa dalıp gidene ok gibi batar. Canı elinden alıp götürür haberin olmadan da satar. Birkez tepetaklak olunca, aşka önünü ilikler hale geliyorsun. Yere inen güvercin misali. Bu nasıl örnek bu nasıl emsal demeyin. Güvercinler genellersek kuşlar en çok kanat çırpınışını inerken ve gökyüzüne kavuşurken yaparlar. Kavuşmaların kadere yazılmadığını görünce yere çapışımız sert olmasın diye çırpındık. Kanadımız olmasa da çırpındık. Çok soru soruyorum kendime bu günlerde. Cevabını bildiğim, bilmediğim ayırt etmeksizin sorular iliştiriyorum. Her cevabımdan “oysa” , “ama” , “fakat” gibi kelimeler payını almadan gitmiyor. Görenler ne kadar da gönlü zenginsin diyorlar. Bütün kederli kelimeler, şiirler,