• Gayri meşru olarak dünyaya gelen ve annesini tımarhanede yitiren Marilyn’nin, mutsuz bir çocukluk geçirdiği ve bakımevlerinde istenmeyen bir eşya gibi görülme duygusuyla yaşadıkça didiştiği bilinir.
    Rabia’yı ise, Diyarbakır’da bir aşiret reisi olan Hacı Hüseyin’in kızı olmasına rağmen, aile çevresi dışında kimseler tanımaz.
    Rabia, Marilyn’e kıyasla, ailesiyle birlikte mutlu bir çocukluk geçirmiş, beş kardeşin en güzeli ve en küçüğü olarak bir dediği iki edilmemiştir.
    Bu iki kadının Hollywood kökenlisi, gençlik yıllarından itibaren ünün doruğuna çıkmış, baş döndürücü bir popülerlik ve servet edinmiş, dilediği erkekle birlikte olup fırtınalı aşklar yaşamıştır.
    Rabia ise, ergenlik dönemine geldiğinde taliplerinden Sefer’e, o yılların törelerine uygun biçimde -başlıkla- gelin edilmiştir.
    Marilyn, üç kez evlenip onlarca erkekle flört ederken, Rabia ise eşi Sefer’e varlığını armağan edip, o günden itibaren yazgısına itaatle boyun eğmiştir.
    Daha sonra Rabia’nın kocası Sefer, bir ömrün yoksullukla geçmeyeceğine karar verip, birkaç yıl içinde Almanya’ dan zengin bir adam olarak döneceğine Rabia’yı ikna etmiş ve Almanya’da otomotiv sektöründe işçi olarak çalışmaya başladığında, Rabia ise kaynanası ve iki çocuğuyla acı dolu günleri, yılları saymaya koyulmuştur.
    Marilyn, geniş salonlarda onlarca erkeğin iltifatlarıyla şuh kahkahalar atarken, Rabia ise şirret bir kaynananın bekçiliğinde her gün ağlamayı yazgı bilmiştir.
    Rabia, evinin perdelerini açamaz, dış kapısının önünü bile -bir başka erkeğe bakmasın diye- süpüremez olmuştur.Kaynanası ve kayınları, Rabia, Sefer’i “namusuyla” (!) beklesin diye onu birkaç günde bir tokatlamayı da huy edinmişlerdir.
    Bütün gazeteler Marilyn’in bir “narsisist” olduğunu yazarken, Rabia’nın ise hiç seçmeden, hiç istemeden Diyarbakır’ın varoşlarında bir “mazoşist” olabildiğini kimseler bilmemiştir…
    Üç yıl sonra Almanya’dan döneceğine söz vererek giden sefer, her yıl sadece on beş ila yirmi gün tatile gelebilmiş ve Rabia’nın bütün sitemlerine rağmen “iki daire ve bir ekmek fırını parası biriktirmeden Diyarbakır’a dönemeyeceğini,” söyleyerek ona sadece “sabır” dilemiştir…
    Marilyn, fırtınalı yaşamından dolayı psikolojik tedavi görmeye başlarken, Rabia ise bir kaynana ve iki çocuğu ile dört duvar arasında silik ve dingin, bunaltıcı yıllar geçirmekten giderek psikolojik bir vaka haline gelmiştir.
    Onu tedavi eden de olmamış, aradan upuzun on yıl geçmiş ve Sefer, iki daire, bir de ekmek fırını parası biriktirip nihayet- Almanya’dan dönmüştür.
    Kaynanası ve kayınbiraderleri görevlerini yapıp (!) tam on yıl boyunca Rabia’nın yanına bir erkek sineği bile yaklaştırmayarak, onun bedenini Sefer adına bir yetkiyle korumuşlardır.Bedenini korumuşlardır ama, Rabia’nın ruhsal durumu yıllarca yaşadığı intihar boğuntularıyla artık paramparçadır…
    Marilyn, çevresinde şöhreti ve parası için dolaşan yüzlerce insandan hangisinin gerçek dost, hangisinin sevgili olduğunu kalabalığın kuşatmasında anlayamadığı için tedavi görürken, Rabia ise on yıl süren upuzun bir yalnızlıkta sadece Sefer’in adını sayıklamaktan bir şizofrendir artık…
    Marilyn, Saint Exupery, Dostoyevski, Miller okurken ve Miller’le flört ederken, ilkokul çıkışlı Rabia ise Sefer’i beklediği günlerdeki yalnızlıkta çocuklarının hikâye kitaplarını okumuş, radyo programları, haberlerden vb yerlerden Napolyon’un, Gorbaçov’un kim olduklarını öğrenmiştir.
    Diyarbakır’a yıllar sonra dönen Sefer, artık Rabia’yı tanıyamamaktadır; çünkü Rabia, her sabah Napolyon Bonapart’ın selamını Gorbaçov’a ulaştırmak üzere evden çıkmakta ve Sefer’in Almanya’dan getirdiği fötr şapkayı giyip, dudaklarının kıyısına bir sigara iliştirip düşsel olarak kurguladığı ordulara kendince komutlar vermektedir.
    Belki de kendini hep arzuladığı bir özgürlüğün kollarına böyle bırakmaktadır; artık şuursuzdur…
    Rabia’yı bir süre gözleyen Sefer, anasına, artık Rabia’nın kendisine kadınlık yapamaya cağını, bu yüzden yeni bir evlilik için genç ve güzel bir kadın bulmasını söyler. Başlık parası fazlasıyla ödenir ve kırk beş yaşındaki Sefer’e on yedi yaşlarında bir kız bulunur civar köylerden; incecik, gencecik bir kız.
    Rabia, artık otuz yedi yaşına gelmiş ve yıllarca evde oturmaktan hayli kilo almış bir delidir (!) Sefer, küçük bir oda tutar Rabia ve çocuklarına; kendisi de genç eşiyle yeni aldığı daireye çekilir. Rabia’yı bağlamak da bir çözüm getirmez ve kaldığı evin duvarları dışında ne varsa her şeyi paramparça ederek dışarı, sokaklara kaçar durur…
    Rabia, artık Diyarbakır’ın muhtelif semtlerinde kâh Napolyon’un askerlerine komutlar verirken, kâh yollarda, kaldırımlarda oturup bir başına ağlarken görülmektedir. Artık kocası Sefer’in hiçbir işine yaramayan Rabia’nın onuru ve delirmiş yalnızlığı ne kaynanasının ne kayınbiraderlerin umurunda değildir…
    Rabia, bir akşam Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde SSK hastanesi bitişiğindeki askeri karargâh civarında yürürken, nasılsa kırmızı şapkalı kızın büyükanne kılığına giren kurt tarafından yenmek üzere olduğunu düşler. Kırmızı şapkalı kızın kulübesi ise, askeri karargâhın içindeki karanlık alandadır.
    Rabia, arkasında yürüdüklerine inandığı Napolyon’un askerlerine komut verir ve kırmızı şapkalı kızı kurtarmak üzere tel örgülerle çevrili yasak alana girer…
    Nöbetçi askere, karargâha parolasız girmeye kalkan olursa ona vurması emredilmiştir. Asker uyarır, bağırır, ama kırmızı şapkalı kızı kurtarmaya giden Rabia, o an hiçbir şey duymaz…
    Nöbetçi askerin önce bir, ardından ik kurşun Rabia’nın bedenine isabet eder.Rabia, vurulup yere düşerken bile hâlâ Napolyon’un askerlerine komutlar vermektedir.
    Namlusundan dumanlar çıkan nöbetçi er, onun mırıldandıklarından hiçbir şey anlamaz.Askerin onun hakkında bildiği tek şey “dur” ihtarına uymadığıdır…
    Nöbetçi er, siyasal gerilimin alabildiğine boyutlandığı o günlerde olağanüstü hal bölgesi kapsamındaki Diyarbakır’daki kışla nöbetinde, aklınca kendisine verilen “emre itaat” etmiştir(!)
    Rabia, sonraki gün sahipsizler mezarlığına gömülür ve o yıl bazı insan hakları dernek ve kurumlarının yıllıklarının Güneydoğu’daki “yargısız infaz”lar listesinde adı geçer.
    Oysa ki ölümü değil, asıl Rabia’nın yaşamı bir yargısız infazdır…
    Bu iki efsane kadın, benim kalbimde yıllar yılı ev sahibi gibi oturup kalmışlardır ve daha kalmaktalardır.Çünkü Marilyn, biricik platonik aşkım, Rabia ise öz teyzemdi benim…
    Sevgili Marilyn, Cemal Süreya’nın dediği gibi, “şimdi cehennemde Nietzsche’nin metresi olmalıdır”; anamın kara gözlü bacısı Rabia ise, belki cennette bile hâlâ Sefer’i sayıklamaktadır…
    Yılmaz Odabaşı
  • Hak bizi yoktan var etti
    Şükür yoktan vara geldim
    Yedi kat arşa asılı
    Kandildeki nura geldim

    Eyyub ile ten erittim
    Lal - ü mercan gevher tuttum
    Vuslat ile taş arıttım
    Ben bu yolu süre geldim

    Yunus'la ummana daldım
    Kırk gün balık içinde kaldım
    Davut'la demirci oldum
    Örse çekiç ura geldim

    Deniz çaldım asa ile
    Göğe ağdım İsa ile
    Tur Dağında Musa ile
    Münacatta dura geldim

    Pir Sultan Abdal coşkuna
    Gel otur gönül köşküne
    On İki İmam aşkına
    Ben bu seri vere geldim
  • Aziz, sıddık kardeşlerim,

    Bu dünyanın hayatı pek çabuk değişmesine ve zevâline ve fenâ ve fâni, âkıbetsiz lezzetlerine ve firak ve iftirak tokatlarına karşı bir ehemmiyetli medar-ı teselli ise, samimi dostlarla görüşmektir. Evet, bazan birtek dostunu bir iki saat görmek için, yirmi gün yol gider ve yüz lirayı sarf eder. Şimdi bu acîp, dostsuz zamanda samimî kırk elli dostunu birden bir iki ay görmek ve Lillâh için muhabbet etmek ve hakikî bir teselli alıp vermek elbette başımıza gelen bu meşakkatler ve zâyiat-ı mâliye, ona karşı pek ucuz düşer, ehemmiyeti kalmaz. Ben kendim, buradaki kardeşlerimden on sene firaktan sonra birtekini görmek için bu meşakkati kabul ederdim. Teşekkî, kaderi tenkit; ve teşekkür, kadere teslimdir.

    Said Nursî
  • Yazar: Hatciş
    Hikaye Adı : Yok
    Link: #31676067
    Müzik Parçası : Yılmaz Peşrev

    Yeni Türkü-Yılmaz Peşrev
    https://youtu.be/gcHZa8zMOhA
    "Uff, kapıyı kilitlemeyi unuttum. Ah sen, aklımı alıyorsun başımdan!.."

    Bir yandan söylene söylene, bir yandan yüreği ağzında koşarak indi merdivenlerden... Ona bir sürprizi olduğu için, ondan on on beş dakika önce buluşacakları parkta olması gerekiyor.

    "Taksii..."
    -Hoşgeldiniz, neresi?
    "Sahildeki park..."

    Yağmur bastırmazsa iyi, şemsiye almayı unuttu yanına, -şimdiden düşüyor bak arabanın camlarına- ben de her şeyi söyleyemem ya kendine, kendi düşünsün, diyeceğim de ondan başka düşündüğü mü var, laf bendeki de!..

    "Teşekkür ederim, buyurun.."
    -Allah bereket versin abla.

    Bugün de maşallah ağzı kulaklarında, taksici bile şaşırdı baksana bu hal-i tavrına. Eh olsun o kadar kaç yıldır ilk kez böyle mutlu, böyle kendinde... Yıllardır o pencereden ayrıldığı mı vardı. Gece gündüz gözlerini ayırmadan baktığı yeter biraz da gezsin dolaşsın...
    Sahi kaç yıl, geçti aradan? Kendinden gittiği günden beri bir gülücük yeşermedi yanağından. Gittiği diyorum da hiç bir zaman inandıramadım onun gittiğine, tek gün ayrılmadı o pencereden;

    "Gitmedi, gelecek birazdan..."

    Kaşla göz arası bak şunun yaptığına sen, parktaki çocuklara balon veriyor, onlarda nasıl mutlu... Birazdan hepsi kocaman şişmiş olacak, acele etmesi gerek vakti az. Ah, bak iki çocuk daha koşarak geliyor yanına, onlara da ver iki balon...
    Yok yok bu çocuklar gibi olmak var hayatta, yağmur yağacak diyorum, korkusuzca kahkaha atıyorlar, tüm benlikleriyle birlikteler...

    "En büyük balon seninki olsun, hadi biraz daha şişir onu."

    PATT...

    "Hahaha patladı..."
    - Hahaha yenisini verir misin abla?..
    "Al bakalım bak bu daha güzel..."

    ...

    Bak geliyor işte, yağmurla birlikte hem de ama neyse ki şemsiyesi var onun. Yüzlerinden okunuyor ikisinin de mutluluğu. Şundaki hınzırlığa bak yerinde duramıyor kendine yaklaştıkça o.
    Ahh gençlik..
    Çocuklar da koşuşmaya başladılar. Islanacaklar, anneleri bi güzel azarlayacak onları zorla banyoya girdirecek.

    "Çocuklarrr çokk teşekkür ederimmm"

    Duyanlar arkasını dönüp el sallıyor... Sonra ha gayret koşmaya devam...

    İnsan özlüyor şu koşan çocukları gördükçe, çocukluğunu, şu aşıkları gördükçe gençliğini...
    Özlenmeyecek gibi de değil hani.
    Bak oğlan da bizimkine sürpriz yapmış, elinde bir koca demet kırmızı gül... Unutmamış, o da az hınzır değil, çok sever gülleri bizimki. Eskiden de, hani gitmeden önce canım, her gün bir tane getirir, koyardı kapının önüne. Bu demette gittiği günler için zahir!..

    "Seni çok özledim, herkes senin gittiğini bir daha geri dönmeyeceğini söyledi ama ben hiç inanmadım onlara biliyordum geri döneceğini... Çok seviyorum seni...
    Bak bulutlar sevinç gözyaşlarını gelişin şerefine döküyor. Açma sakın şemsiyeni, sırılsıklam olmak istiyorum seninle. Saatlerce kollarım boynunda kalsın, kalbinin sesini dinlemek istiyorum... Dizine yatırır mısın beni, saçlarıma papatya taktığın günler hatrıma geldi de yine takar mısın? Gelincikler toplayıp tırnaklarıma yapıştırırdın oje olsun diye, o günden sonra hiçbir şey sürmedim tırnaklarıma bak. Yine yapar mısın? Şu parkı boydan boya koşmaya var mısın?"

    - ...

    Şarkı bitti!..
  • Yazar: inci
    Hikaye Adı : Askıda Hürriyet ...
    Link: #31551113
    Müzik Parçası : Stationary Traveller

    https://youtu.be/TKW9rIQwHCY

    Mutlu bir şekilde güne başladik.Annem her zamanki gibi tatilin de etkisiyle mükellef bir sofra hazırladi.En sevdiğim patates kızartması ve pizza ohh miss masadaki yerlerini almıştı bile, midemi senlendirmeyi bekliyorlardi.
    Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalıydi.En çok da annem ,babam ve ikiz kardeşimin birlikteligiyle donatılan sofranın lezzeti bir başkaydı.Aile değil miydi ki mutluluklarınızı pay edip bölüstügünüz; kırıklıklarınızı,sevinclerinizi tek çatı altında toparlayan,sevgisiyle sarıp sarmalayan,huznuyle huzunlendiginiz ,nesesiyle neselendiginiz,nefesiyle nefes aldığınız sıcacık bir yuva.Erkek kardeşimle afacanlikta üstümüze yok.Annemi çok yoruyorduk.Eeee kolay değildi ikiz erkek annesi olmak.Annem bir yandan etrafı toparlayıp duzenlerken, biz de pesinden kardeşimle gizli ittifak edercesine dağıtıyorduk hunharca.Enerjimizi atamiyorduk bir türlü.Ev tüm genisligine rağmen dar geliyordu sanki bize.Öğleden sonra sinemaya,alışveriş merkezine gitmek için hep beraber yola çıktık.Arabayı henüz yeni öğrenen annem kullanıyordu.Normal seyir halinde trafikte devam ederken, annem birden panikleyip frene basacagi yerde gaza basarak kontrolü elinden bıraktı.Önümüzdeki araca hızla çarptı.O şokun etkisiyle sert bir şekilde sarsildik.Hepimiz çığlık çığlığa,neye uğradığımızin şaşkınlığı icerisindeydik.Annem donmus kalmıştı.Babamın alnında süzülmekte olan kan izleri.Kardeşimle beraber kollarimizda ve bacaklarimizda sancı vardi.
    Ambulans,siren sesleri,basimizda uçuşan kalabalıklar derken hastanede soluğu aldik.Şükürler olsun gerekli tedbirlerle, hepimiz ufak siyriklarla atlatmistik.Ciddi bir durum yoktu.Atlatmistik atlatmasina ama öndeki aracın sahibi olan genç kız ise ağır yaraliydi.Kan kaybediyordu sürekli.Doktorlar hastayı kurtarmak için seferber olmuşlardı adeta.

    Hastanedeki islemlerimiz bittikten sonra kapıda cikisimizi bekleyen iki polis memuru,bizi durdurup demir kelepceleri uzatti annemin bileklerine.Kelepceler takıldı anneme.Neye ugradigimin saskinligiyla gözlerimden akan yaşa mani olamıyordum.Annem,kardesim ve ben sûkutun içli bağrına sığınıp ağlıyorduk.Sanki o kelepceler kalbime takılmıştı da kalbimin boynuna asılmış ip misali boğazını sıkıp, nefesini kesiyordu.Annemin yokluğuyla eksilmistim.Tadı yoktu onsuz bir hayatın.Varlığıyla geçirdiğimiz günlerin kıymetini bilememişim.Meğer sukredecek ne kadar çok şeyim varmış.Canım annem... Üşüyordum.Sarıp sarmalayacak,
    üstümü örtecek sinesiyle ısıtacak yüreğinin şefkatli kordonu sıcaklığını cekmisti yüreğimden.Canı kesilmişti içimin adeta.Hasretiyle kaskatı kesilmiştim.
    Üşüyordum.Hiç olmadığım kadar yorgun,hic olmadığım kadar üzgündüm.Üşüyen gariban yüreğimi ısıtacak o şefkatli el çekmişti ellerini üzerimden.Kalbim inzivaya çekmişti adeta kendisini.Annemsiz hiçbir gönüle değmemeye yeminliydi.Hayatımdaki planlarımı,neşemi,enerjimi annemin geleceği güne, hep ileri bir tarihe ertelemek zorunda kaldım.Saatim annemden uzakligim nispetinde ayak diretiyordu adeta mutluluğa gec kalarak.Aramızdaki en güçlü duranimiz babam.Babam herşeye rağmen metanetli bir şekilde davranarak hem annemi hem de bizleri teselli etmeye çalışıyordu.

    Annem hakkındaki sorgulamalardan sonra haksız görülüp cezaevine yatırılmisti.İşte o kabus dolu günden sonra hiçbir şey tat vermemeye başladı.Erkek kardeşimle, o eski afacan bizi görseniz taniyamazdiniz yani.Tarifsiz bir durgunluk,tarifsiz bir suskunluk cöreklenmisti sanki vucudumuzun her bir zerresine.Enerjimiz sanki elektrik süpürgesiyle çekilip ,torbaya atılmıştı.Kimildayacak takati bulamiyorduk kendimizde.Evin her karesi annemi hatırlatıyordu.Yediğimiz yemek,izlediğimiz film,oynadığımız her oyunda annem vardı.Her gece dualar ediyordum Rabbim'e; annemin bir an önce eve gelebilmesi için.Annemin yokluğu çok ağır geldi yüreğime.Yeri asla doldurulamiyordu.Biz de onsuzlukla sanki ayrı bir zindandaydik.
    Karanliktaydik.Güneş adeta perdelerini toparlayıp eteğini çekmişti hanemizden.Gecenin yalnızlığında inzivaya çekilip ,gökteki asılı yıldızlarla dertlesip onlardan ürkek yuregime ışık topluyordum.Keder, lokmalarimizin önünü tikiyordu.Insan sevdikleriyle beraber olunca gönlü gül gülistan oluyormuş meğersem.Canım annem dinmeyen özlemim,kalp ağrım..Evet kalbim ağrıyordu.Sol yanım evet sol yanım çok acıyordu.Bu nasıl bir acı Rabbim.Ne olur annem bir an önce gelse? Eski günlerdeki gibi yarım bıraktığımız mutluluğa kaldığımız yerden devam edebilsek.Geç kalmisliklarimizin yaralarını gelisiyle beraber sarabilsek.Canım annem hadi gel artik.Dindir şu yüreğimin sancilarini.Sensizliğimin feryatlarini duymuyor musun taa derinden,ciğerimden sağır edecek neredeyse kalbimi.Hadi gel artık lutfeenn...

    Babaannem, dedem ve halam annem gideli bizim evimize yerleşmişlerdi.Kardeşimle beni mutlu etmek için ellerinden geleni yaparak, binbir türlü kılığa giriyorlardi.Maddi ve manevi desteklerini esirgemiyorlardi.Yüzümüzdeki en ufak bir tebessümün hatrına herkes ayrı bir mücadele icerisindeydi.Günler,haftalar,aylar geçmişti.1yıl olmuştu annem halen yoktu.Görüş günlerinde annemle buluştuğumuzda o hissiz camekanlari ve yüreğimize saplanıp kanatircasina dikilen telleri ellerimle duvardan duvara yoklayip aşamayinca; anneme bir türlü dokunamamak ,
    kucaklayamamak sizisiyla tortullasiyordu kalbim.Gürültüler arasında hasretimizle hallesecegimiz tenha bir yer arayisindaydik.Ziyarete gelen herkesin yüzünde buruk bir sevinç vardi,gizlediği binbir surat,vuslatin tutsakligina bedel soğuk bir duruş.Sevdiklerine kavuşmak için herkes aralarina barikat kurulan tellere beraberinde getirdikleri özgürlük dolu yasamlarindan 'askıda hürriyet' birakiyordu gözyaşlarıyla mendillerini ıslatarak.Görüş günlerinde binbir ümitle ziyaretine gidip eve annemle beraber dönmenin hayallerini kurarken ,onu demir kapılar ardında bırakıp her defasında yalnız bırakıp dönmek sarsıyordu adeta yüreğimi.
    Eve dönünce babaannem ,halam,dedem ve
    kardeşim içimizde çığlıklar koparan sûkutun koltuğuna yığılıp,bakışlarımızı birbirimizden kaçırarak öylece oturduğumuz yerde kalakalıyorduk.Bir sure atlatamiyorduk,
    cirpiniyorduk yuvasında annesinin yüreğinden lokma bekleyen kuşlar misali.Babaannem elinde tesbihi dualar cekerek içli içli ağlıyordu.Kardeşim ağlıyor,ben ağlıyordum.Allahım ne ağır günler.Insanın annesi, yavrularindan koparilir miydi ?Sefkatinden,kokusundan mahrum bırakılır miydi?

    Her gün bir ümit bekleyiş icerisindeydik.Her kapı tikirtisinda,her telefon calişinda bir rüzgar esintisiyle bile yüreğimizi ayağa kaldiran umutla,heyecanla bekliyorduk.Annem halen yoktu aramızda.Bugün doğum günümüz kardeşimle.Ama sıradan bir gün.Sevdiklerinden ayrı olunca insan doğduğuna bile sevinemiyordu ki.Evet bugün doğum günümüz.Kardeşimle 11 yaşımıza girdik.Geride bıraktığımız pürüzsüz geçen yılların tüm yükü sanki şu bir yılda omuzlarimiza çökmüş ,belimizi bükmüstü. Annem yoktu.10 yıl annemle,1 yıl annemsiz geçmişti.Ama o bir yıl on yıla bedeldi,günler geçmek bilmiyordu.Halamlar bizleri sevindirmek için doğum günümüzü kutlama hazırlığı içerisindeydi.Birkaç akrabamız daha davet edilmişti evimize senlik getirsin,kalabaliklarda kaybolsun hüznümüz diye.Cehremizdeki gülücükler uğruna halam canhiraş kutlama icin çabalıyordu.Beraberce balonları şişirdik.Süsleri, aksesuarları yerleştirdik.Kardeşimle buruk bir heyecan icerisindeydik.Tüm hazırlıklar tamam.Sadece pasta yoktu.Babami ve dedemi bekliyorduk pastayı getirmesi için.Halam çok sevdiğimiz spider man konseptli pastanin siparişini vermişti bizim için.Babamlar da beraberinde getirecekti.Ahh...Keşke annem de yanımızda olsaydı.Yoktu ama.Onsuz geçen ilk doğum günümüz.Halam pencereden babamın arabasının geldiğini işaret edip kapıya doğru hızla panikle koştu.Mercekten bakip gelip gelmediklerini kontrol ediyordu sürekli.Evdeki herkes kapıya yigildik pastayı karşılamak için büyük heyecanla.Halam pasta gelene kadar kapıyı acmamizi istemiyordu.Kapının önünde dikilip nöbet tutuyordu adeta.Kardeşimle o an'lik bile olsa pastanın heyecanına kapılıp kahkahalar atıyorduk.Çok merak ediyorduk pastayi.
    -Halacığım hadi ama gelmediler mi açalım şu kapıyı ?
    Halam ;
    - Pasta gelmedi henüz ...
    Biz;
    -Hala hadii aç şu kapıyı lütfen,çok bekledik.Çok merak ediyoruz su pastayı.Hadi getirsinler artık.
    Halam mercekten tekrar tekrar kontrol ederek anlamsız bir espiriyle;
    -Çocuklar pastanın yarısı gelmiş ,diğer yarısını bekliyoruz.Yarısı daha gelmemiş.
    deyince kapıya yigilan herkes kahkahalarla ,nasil olur dercesine bakışıp gülücükler sacmaya devam ediyorduk.Kardeşimle hadi ama gelsinler artık deyip sabirsizlanip yerimizde duramiyorduk.En son halam işte pasta geldi deyip kapıyı açınca şok olduk kardeşimle beraber gördüğümüz manzara karsisinda.Gözlerimize inanamadik.Annemdi.Evet annemdi gelen.

    -Anneeeeee,Anneeeeee,Canım anneeemmm çok özledik seni.Nerede kaldın güzel annem ?
    diye haykırarak neye ugradigimizin saskinligiyla sarılıp kucaklastik, hıçkırıklarla ağlaşmaya basladik.Annemdi gelen nasıl ağlıyorduk az evvelki attığımız kahkahalar yerini sevinç gözyaşlarına bırakmıştı.Annem ağlıyordu,kardeşim ağlıyordu.Dakikalarca hiç kopmamacasina durduğumuz yerde oylece kucaklasip sadece ağlıyorduk.Bizimle beraber herkes bu tablo karşısında gözyaşlarına engel olamiyordu.Allahım ne büyük mutluluk.Evimize neşe geldi.Canımıza can kattı.Beraberinde götürdüğü o tarifsiz huzur asıl vatanına kavuştu.Canım annem artık yanımızdaydi.Şükürler olsun.

    Mahkeme genç kızın iyileşmesi vesilesiyle,sikayetini geri almasıyla beraatine karar vermişti annemin.Hayatımın en güzel doğum günü sürpriziydi.Dünyalara bedeldi.
  • Əlif Şəfəqin avtobioqrafik əsəri olan "Qara süd" romanı yazıçının qızının dünyaya gəlişindən sonra düşdüyü postnatal depressiya nəticəsində heç bir şey yaza bilmədiyi on aylıq həyat dövründən bəhs edir.
    Yer üzünün bütün anaları kimi o da övladını bir müddət həyəcan və səbrsizliklə gözləyir. Onun gəlişini, ona toxunmağı, qoxusunu duymağı, oynamağı xəyal edir həmişə. Ancaq indi qucağında bir neçə günlük körpəsi var və ana özünü çarəsiz hiss edir. Daxilində sıxıntı var, dolub, sanki biri toxunsa, yaxud nəsə söyləsə, hönkür-hönkür ağlayacaq. Körpənin ağlamasından narahat olur, onun ehtiyaclarını duya bilmir. Günlərdir yuxusuz qalır, özünü bir qəfəsdə hiss edir. Bəzən hər şeyi atıb getmək keçir içindən, amma sonra böyük bir vicdan əzabı yaşayır.
    Bu, bir çox yeni ana olmuş qadınlarda baş verən vəziyyətdir. Uşaq dünyaya gəldiyi ilk 10 gün içərisində "Analıq hüznü" (bəzi mənbələr zahılıq, lohusallıq) dediyimiz duyğuların yaşanmasıdır. Həmin dövr bəzi analada qısa sürsə də, ağırlaşma hallarında bir ilə qədər davam edə bilir. Narahatlıqlar iki həftədən çox çəkərsə, artıq doğuş sonrası (Postnatal) depressiyadan şübhələnməyə əsas var. Ana müalicə almalıdır.
    "Qara süd" romanı Əlif Şəfəqdən oxuduğum ikinci roman oldu (Birinci "Eşq"i oxumuşdum). Etiraf edim ki, yazıçı bu dəfə də məni təsirləndirməyi bacardı. Əsəri oxuduqca artıq ana olmuş yazıçıların analıq-yaradıcılıq yolunda qarşısına çıxan problemlərin ortaqlığından, tanışlığından təsirlənməyə bilməzdim. Bu mənada Əlif xanım o qədər yaxın, o qədər doğma gəldi ki, bir ara əlaqə qurub söhbətləşmək istəyi keçdi içimdən. Amma söhbətə ehtiyac varmı? Əsərləri danışar yazıçıların yerinə. Oxucular da əsərlər vasitəsilə söhbət edərlər onlarla.
    Əlif Şəfəq çıxışlarından birində qeyd edib ki, 10 aylıq depresiyya müddətindən xilas olduqdan sonra təxminən 2,5 ay müddətində yazıb "Qara süd" romanını. Maraqlı süjet qurub yazıçı, eyni zamanda nağılvari xarakterlər də (6 barmaq qadınlar) yaradıb.
    Əlif xanım romanını yazarkən Virciniya Vulfun "Özünə aid bir otaq" essesinin təsirində qalması nəzərimdən qaçmadı. Əsəri oxuyarkən, hətta üslub oxşarlığının da fərqinə varırsan. Qadın yazıçıların bənzər qayğılarının işıqlandırılması, bir çox sevdiyimiz xanım yazıçıların nümünə kimi adlarının çəkilməsi və həyatlarından fraqmentlər təqdim olunması təbii ki, zövqümü oxşadı.
    Bütövlükdə, əsər çox faydalı əsərdir. Çünki yazıçı öz təcrübəsindən yola çıxaraq depressiya keçirən analara bu vəziyyətin nəinki səbəblərini və gedişatını, eyni zamanda çıxış yollarını, müalicəsini də göstərib.
    Xoş mütaliələr!
    @mumogluceylan