• 464 syf.
    ·Puan vermedi
    Selamün Aleyküm.Hayırlı günler.

    17 Ekim 2018 tarihinde yaşama veda eden Bahattin Karakoç" Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman" bir daha göremeyecek, ama şiirleri ile her zaman Yanı başımızda olacak...
    Ruhu şâd Mekanı cennet olsun...

    Türk edebiyatının yaşayan efsanelerinden biriydi." Mihriban" şiiri ile hepimizin gönlünde taht kuran Abdurrahim Karakoç'un ağabeyiydi.
    Ihlamurlar artık çiçek açar mı bilmem ama, bu güzel eseri bilmeyenleriniz vardır belki...

    Birlikte bir daha okuyalım...

    Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
    Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
    Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
    Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
    Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
    Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
    Bebekler hayta hayta yürümeden
    Geleceğim diyorum, geleceğim sana
    Ne olur kesin bir takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.Beklesen de olur, beklemesen de
    Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
    Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
    Hangi ses yürekten çağırır beni sana
    Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
    -Ihlamur çiçek açtığı zaman.Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
    Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
    Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
    Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
    Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
    Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
    Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
    Gemileri yaksalar da geleceğim sana
    On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
    -Ihlamur çiçek açtığı zaman.Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
    Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
    Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
    Ne güzellik, ne de tat var baharsız
    Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
    Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
    Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
    Kimseye uğramam ben sana uğramadan
    Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
    Takvim sorup hudut çizdirme bana
    Ben sana çiçeklerle geleceğim
    -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

    Muhteşem bir şiir her satırında, her dizesinde, her cümlesinde beni alıp başka diyarlara götürdü...

    Çok merak ettiğim Ihlamurlar Çiçek Açtı adlı kitabı bana bir masal kahramanı hediye etti... " Masal kahramanı"diyorum ona çünkü: Onun gibi insanların yeryüzünde nesli tükenmek üzere... Böyle güzel bir kitabı okumama vesile olduğu için ona çok teşekkür ederim. Allah razı olsun. Ömrümün sonuna kadar unutmayacağım masal kahramanını. Her duamda olacak...
    Kitabı çok beğendim Gerçekten Herkesin okumasını tavsiye ederim.

    Kaç kez okursan oku sen okumamışa dönersin
    Kapatınca güldesteyi aklında Son Veda kalır...

    Kelimeler kifayetsiz kalır. Bu kitabı anlatmaya, en iyisi okuyun.:))
  • 672 syf.
    ·Beğendi·10/10
    West World dizisini izlediniz mi bilmiyorum. Ama eğer izlemediyseniz bence bir an evvel başlamalısınız. Çünkü dizide bir tarafta insanların yarattığı robotlar, diğer tarafta kendi benliğini bulmaya çalışan insanlar. Ama aslında zaten var olan benliklerini açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmayan insanlar. Kendini insan sanan, insanımsı robotların buna o kadar çok inandığını görüyoruz ki bir zaman sonra gerçeği öğrenmek dahi onları buna inandırmıyor. İşte geçmişte bizim, şu an çocuklarımızın ve gelecekte de torunlarımızın okuyacağı tarih batılı dediğimiz emperyalist düşmanlarımızın yazmış olduğu tarihtir. West World gibi oldu değil mi? İnanamıyorsunuz... Çünkü okuduğunuz şeyin gerçekliğine o kadar çok inanmışsınız ki bu kalıpların dışına çıkmanın sizi -mecazi olarak- cehenneme götüreceğine inanıyorsunuz. Ama ya ben haklıysam? Ya gerçekten onlarca yıldır okuduğumuz tarih tek merkezden yönetilen yalanlar üzerine kuruluysa? O zaman ne yaparsınız? Ben cevabı biliyorum. Çünkü Atatürk’ü okuyorum. Ve Atatürk’ü anlamış bir insanın kitaplarını okuyorum. Şu an okuduğunuz kitap yorumu da o ilk domino taşının devrilmesidir. Atatürk, bunu çok önceden fark etmişti. Herkesten daha önce. Ve mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde gelecek yıllarda mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinin ve tabi ki Müslüman dünyasının karşı karşıya kalacağı acıları görmüştü. Örnek mi istiyorsunuz, ne yapabilirler ki mi diyorsunuz? Amerika’nın İspanyollarca keşfine tanık olan İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas’ın, gördükleri karşısında yazdığı şu satırlar oldukça düşündürücüdür: “Kazıklara geçirmek, ızgaralar üstünde alttan verdikleri ateşle ağır ağır pişirerek öldürmek, vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe vermek, köpekbalıklarına atmak, çeşitli uzuvlarını kestikleri yerlileri ayaklarından dar ağaçlarına asarak sergilemek, etoburlaştırdıkları köpeklerin önünde yerlileri koşturarak av sürmek, annelerinin kucaklarından kopardıkları bebekleri tek hamleyle ikiye ayırmak...” Ne kadar da medeni ve uygar bir Avrupa değil mi! İşte ulu önder birleştirdiği bu noktalarla Batı’nın yazdığı tarihe başkaldırdı. Vicdan ağır bir yüktür. Atatürk, geçmiştekilerin kendi nesline yüklemiş olduğu bu ağır yükün acısını çekmiş ve gelecek nesil olan bizlerin aynı yükü taşımaması için elinden gelen çabayı sarf etmişti. Ama kendisinden sonra gelenlerin o ağır yükü taşıyamayarak gelecek nesillere aktardığı apaçık ortadadır. Bugün mücadele etmek zorunda kaldığımız acımasız gerçekler bir Atatürk’ün daha olmayışından mı kaynaklanmaktadır? Bence hayır. Herhangi birimizin Atatürk gibi düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu kitap size tarihinizi gösteriyor. Atatürk’ün adı öylesine Atatürk değildir. Baştürk olmayı hak ettiği için Atatürk’tür O. Şimdi, tam bu satırda bir karar vermeniz gerekiyor. Atatürk gibi düşünüp, bu ağır vicdani yükü üstlenip ulus devlet karşısındaki emperyalizm ve İslam karşısındaki birleşik müstevlilerle mücadeleye mi başlayacaksınız yoksa siz de bu ağır yükü torunlarınıza bırakıp, Kızılderililerin sonunu yaşamalarını diğer alemden, hak etmediğiniz için Allah’ın, cevapsız bırakacağı dualarınızla gözü yaşlı bir şekilde izleyecek misiniz? Eğer birinci şıkkı seçiyorsanız okumaya devam edin. Ama uğraşamam diyorsanız, sizi anlarım. Kalan hayatınızı size verecekleri kadar mutlu bir şekilde yaşayarak ölebilirsiniz. Bundan sonraki satırlar, mücadele edecek olan Müslüman Türk milleti içindir. Atatürk, sağlam bir geleceğin ancak doğru kavranmış bir geçmiş üzerinde yükselebileceğini düşünmüştür. Elbette ki yeteneklerinin bir kısmını okuduğu kitaplardan elde etmiştir. Ancak yaşadığı yüzyılın toplumsal ve siyasal koşullarına baktığımızda, Atatürk’ün emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ülkede yaşadığını ve sürekli Batı tarafından aşağılanan bir ulusa mensup olduğunu görüyoruz. Doğal olarak Atatürk’ün kendini kitaplara vermesi, sürekli araştırıp kültürel bir devrim yapması tüm bu etkenlerin sonucudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, Atatürk’ün vermek zorunda kaldığı hem bir sıcak savaş hem de bir kültürel savaş vardır. Sıcak savaş Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti tarafından başarıyla sonuçlandırılmıştır. Ancak kültürel savaş, hala devam etmektedir ve korkarım ki Atatürk kararlılığında olmadığımız için her geçen gün kaybediyoruz. Atatürk gibi bir insansanız, -yani üstlenmiş olduğu sorumluluklardan bahsediyorum- o zaman yapmanız gerekenleri çok önceden planlamalı, bu plana göre stratejiler geliştirmelisiniz. Atatürk de aynen bunu yapıyor. Silahlı mücadeleyi başarıyla sonuca ulaştırdıktan sonra kültür savaşına başlıyor. Peki ama nedir bu kültür savaşı dediğimiz şey? İçeriği nelerden oluşmaktadır ve neyi amaçlamaktadır? Çalışma şekli nedir? Cevap şudur; tarih, dil ve antropolji çalışmalarıdır. Batı'ya Batı'nın silahıyla karşılık vermek. Batı dediğimiz kavram emperyalist devletlerdir. -Kabul etmek gerekir ki her ülkenin namuslu insanları vardır. Ama bu insanlar genellikle fakir ve devlette en fazla memuriyet pozisyonunda ya da etkisiz milletvekili statüsünde olabilirler. Namuslu yazar ve bilim insanlarında ise durum biraz daha farklıdır. Ancak orada bile göz yumulamayacak bir başarı elde etmişseniz zoraki bir ödüllendirmeyle onure edilirsiniz.- İş bu devletler, emperyal amaçlarına hizmet edebilecek hemen her argümanı kullanma noktasında doktoralarını tamamlamışlar diyebiliriz. İşte bu Batı, Doğu'yu baskısı ve etkisi altına almak için de hedefindeki coğrafyadaki insanları kültürsüz ve tarihsiz bırakmaya çalışmış, bu toplumları zayıf, güçsüz ve aşağı göstererek bu insanların kendilerine olan güvenlerini kırmıştır. Bakın diyebilirsiniz ki onların silahları, teknolojileri, güçlü istihbarat örgütleri ve en önemlisi çok paraları var. Evet, bu doğru. Ancak size bam başka ama alakalı bir konudan bahsedicem. Hepimiz modern çağa ayak uydurmuş insanlarız değil mi? Cafelere ve alışveriş merkezkerine gitmeyi de seviyoruz. Bu benim için geçerli değil diyebilirsiniz ama büyük bir çoğunluğumuz için geçerli bir durumu anlatıyorum. Üstünüz kirliyse, saçınız akşamdan kalmaysa, güzel kıyafetler giymediğinizi düşünüyorsanız hiç inkar etmeyin ama insan içine çıkmak istemezsiniz. İnsanlar arasına karışsanız bile herkesi gözünün sizin üzerinizde olduğunu zanneder, ikili diyaloglarınızda özgüvenli bir şekilde konuşamasınız. İşte emperyal Batı'nın, Doğu halklarına bir zaman yaptığı şey de buydu. Bugün bunu tam anlamıyla başaramasalar da bizi kapitalizm psiklojisine hapsetmiş durumdalar. Yüzyıllar içinde bu özgüveni sarsılmış toplumlardan biri de biz Türklerdik. Doğu'nun ilk uyananı ve son kahramanı Atatürk, emperyalizme ve sair türevlerine kültürel ve siyasal anlamda başkaldırmıştır. Şimi, Atatürk'ün hangi silahları kullandığına bakalım. Öncelikle Tarih silahı. Türk Tarih Tezi'ne göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya'ya Malazgirt'ten çok çok önce gelip ileri uygarlıklar vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en çok Hititler (Etiler) ve Sümerler üzerinde çalışılmıştır. Hatta zamanın en tanınmış Hititologlarından Prof. Hans Gustav Gütterbock ve en tanınmış Sümerologlarından Beno Landsberger'ı Türkiye'ye davet etmiştir. Bu da yetmemiş Atatürk, sırf bu çalışmaların daha bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerini kurdurmuştur. Bu iki ünlü isim 1935'den itibaren Atatürk'ün yanındadır. Ulu önder tarih çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, bu konuda kitaplar okumuş ve tarihçilerle sert tartışmalara girmiştir. Ki zaten emin olun Atatürk'ü merak eden biriyseniz onun "benim" diyen tarihçiden de daha tarihçi olduğunu görürsünüz. Batı merkezli tarih anlayışının geliştirdiği emperyalist projeye karşı Atatürk ve Türk Tarih Kongresi askerleri de Türk Tarih Tezi'ni geliştirmişlerdir. Atatürk önderliğindeki Türk Tarih Kurumunca 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir kitap ayrıca liseler için 4 ciltlik Tarih serisi hazırlanmıştır. Sinan Meydan'ın deyişiyle; "Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret zannedenlere gerçekler gösterilmiş, Türklerin uygarlığa hiçbir katkıları olmadığını dillendiren Batılı tarihçilere de gereken yanıtlar verilmiştir." Batı merkezli emperyalist tarih anlayışında karşı bilimin ışığıyla aynı şekilde karşılık verilmiştir. Afet İnan Hanımefendinin şu sözleri oldukça manidardır; "Dünden gafil olan insan bugünü bilemez ve yarına intikal eyleyemez. Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat ve eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur." Şimdi geldik başka kültürlerle beslenerek büyüyen bu kültür canavarlarına etki eden bir diğer Türk kültür silahına :"dil". Yaratıcı düşünce dışında bilimsel gözle baktığımızda Güneş'in yaşamın başlangıcında ve deviniminde etkili olduğu apaçık ortadadır. İşte Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin amacı da nasıl ki Güneş, doğudan doğup dünyayı aydınlatıyorsa Türk dili de doğup dünyaya medeniyeti yaymıştır. Bu teorinin temel iddiası, bütün kültür dillerine kaynaklık eden dilin Türk dil kökleri olduğudur. Böyle söylendiği zaman size ne kadar mantıksız geldiğinin farkındayım. Ancak her zaman ne dedik; Atatürk gibi düşünmek... Yani ön yargılı olmamak, karar vermeden evvel konuyu araştırmış, alanında çeşitli kaynakları okumuş, neden ve sonuçlarıya birlikte kafamızda bir tez oluşturabilmiş olmalıyız. Bundan sonra mevcut kaynaklarla ilerleyerek, kendi tezimizi sorgulamalı ve yanlışlanabilirliği ihtimalini araştırmalıyız. Çünkü bilimde ne vardır, bir hipotez sonsuza kadar değil yanlışlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Bugün Güneş Dil Teorisi ile dalga geçen bilge insanların(!) bu teorinin bilimselliği üzerinde kafa yormadıkları açıktır. Çünkü tek başına I.Türk Dil Kurultayındaki sonuç bildirisi bile bu tezin bilimselliğini ispat etmekdetir: "Güneş Dil Teorisi ile ilgilenenlerden ricamız şudur: 1.Tenkit ediniz, 2.Reddediniz, 3.Tahlil ediniz, 4.İkmal ediniz (tamamlayınız), 5.Tavzih ediniz(eleştiriniz). Tavzih edinizden maksadımız, müspet veya menfi tavzihtir. Yani, bu olamaz diyorsanız,niçin? İzah ediniz ve buna karşı teorileriniz varsa onunla mukabele ediniz. Olur diyorsanız,niçin? Bunu izah ediniz." Bunu da mı yeterli görmüyorsunuz. O halde size şunu arz edebilirim ki, Atatürk,bu teoriyi geliştirirken sadece alanında uzman kişilerle değil, aynı zamanda milletiyle paralel bir çalışma yürütmüştür. Bakın, Atatürk dönemi Cumhurbaşkanlığı süreci, Türkiye'de eğitimin, bilimin ve sürekli okuyup araştırmanın tavan yaptığı bir dönemdir. -Her zaman derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye. Evet buna katılıyorum ancak zaman içerisinde iktidar sahiplerinin görev süreleri arttıkça, halkın devletin başındaki isim nasılsa aynen o şekle büründüğünü de düşünüyorum. Çünkü devlet adamı dediğin rol modeldir. Tıpkı sanatçılar gibi. Çocuklarımızmın odalarının duvarlarına asacağı posterlerin sahiplerinin kim olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Devlet adamlığı da böyle bir şeydir. Halk devletin başında kim varsa onu rol model alır.- İşte böyle bir dönemde Atatürk'ün rol modelliği neticesinde Türk milleti de bu rüzgardan etkilenmiş ve ülke de herkes Atatürk'ün dil ve tarih tezleri üzerine kafa yorar olmuştur. Doktor, memur, milletvekili, gazeteciler ve birçok kesimden insan, kökeni bilnmeyen kelimeler üzerine araştırmalar yapıp, kelime türetir olmuşlar. Atatür ve TDK tarafından incelenen kelimeler, kabul edilebilirliği varsa kabul edilmiştir. Ülkede esen rüzgara inanbiliyor musunuz! Yok olmanın ateşinde terlemiş bir milletin bilimin rüzgarında ferahlıyor olması... Böyle bir ortamda bilim insanı ya da hangi alanda olursa olsun uzman insanların yetişmemesi mümkün değildir. Yani soruşturmanın lideri Atatürk de kelime türetiyor, halkın içinden insanlar da. Hani nerede baskıcı ve totaliter rejim anlayışı! Hani nerede halk dil devrimini istemiyordu iftirası. Halkın dahi dil bilim araştırmalarına katıldığı bir devletde hangi halk istemiyordu acaba devrimlerin yapılmasını, burası da ayrı bir drama gerçekten. Bilim yine galip gelmiştir Amerikan merkezli yobaz, liboş ve ikinci cumhuriyetçi ordusuna. Şimdi geldik Emperyal canavarın kullanmış olduğu bir diğer silah olan Antropolojiye. Atatürk, canavarın en etkin silahlarından birinin bu olduğunun farkındaydı. Zira bugün ülkemizde inanılmaz bir deizm patlaması yaşanmaktadır. Deizm'in sonraki aşaması ise Ateizm'dir. Yani önce sizi Allah'ın kuralları koyup, sonra da uyanları cennete uymayanları cehenneme hapsettiği ve bunun haricinde de dünya işlerine karışmadığı bir sisteme inandırırlar. Sonra da uğramış olduğunuz adaletsizliklerin ekonomi de dahil olmak üzere kendi kurmuş oldukları sosyal düzenin etki etmesini beklerler. Yani sizi Tanrı tanımazlığa götürürler. Deizme kadar onlar çalışmışlardır ama deizmden sonra kurdukları sistem gereğini yapmıştır. İşte emperyal canavarın antroplojiyi kullanması da en etkili saikle Charles Darwin ile başlamıştır. En temelden gidelim istiyorum. İnsanlığın ırka dayalı ilk sınıflandırması 1750'de Linnaeus tarafından yapılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre Avrupa beyaz, Asya sarı, Amerika kırmızı, Afrika ise siyahlardan meydana geliyordu. Bundan tam 100 yıldan fazla bir süre sonra Charles Darwin adında bir adam ortaya çıkıyor ve önce 1859'da Türlerin Kökeni ve 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitaplarını yayımlıyor. Emperyalizmin artık iyice hareketlenmeye başladığı bu yıllarda Darwin'in ortaya çıkışı tam da emperyal devletlerin işgallerine dayanak noktası oluşturdu. Darwin'in teorisini bu amaçla ortaya atmadığı düşünülebilir. Ancak yaptığı etki tam da buydu. Darwin'i hep evrim teorisiyle biliriz. Ancak burada bahsettiğimiz temel konu şu ki Darwinizm'e göre dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunmaktadır. Bu savaşta ancak güçlüler ve uygunlar galip çıkabilir. İşte emperyalizmin ari ırk kuramı da bu noktadan itibaren işlemeye başlamıştır. 1853'de Gobineau tarafından geliştirilen ari ırk kuramı Darwin'in doğal seleksiyon kuramıyla birleşince, teknolojik ve ekonomik gelişmişliği geri kalmış ülkeler bir anda alt ırk konumuna düşmüş, yok edilmeleri gerekliliği ortaya çıkmış ve ülkelerinin işgal edilmesi için gerekli olan doğal neden ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere küresel düzenin hegemon sahiplerinin gene herhangi bir çaba sarfetmesine gerek kalmamıştır. Her şey bitmiştir. "Ama durun bir dakika, bu da nesi böyle. Doğudan yoğun bir ışık huzmesi geliyor. Bu nasıl bir parlak ışık böyle. Ne, olamaz! Bu ışık Türkiye'den geliyor. Biz bu adamları karanlığa mahkum etmemiş miydik? Buna cüret eden göstersin kendini, kimsin sen?" Bu kişi Doğunun ilk uyananı ve son kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. Bu emperyal canavara eline aldığı tarih ve dil silahlarıyla ağır darbeler indiren Atatürk, bu sefer de Antropoloji ile nihai bir darbe indirmeyi planlıyordu. Batı, biz Türk ulusunu evrimini tamamlamamış, sarı ırka mensup, geri kalmış ve ikinci sınıf şeklinde nitelemelerle damgalıyordu. Böyle bir ortamda yapacağınız Antropoloji çalışmaları da gayet tabiidir ki Türk ulusunun bu sıfatlardan olmadığını ispat etmeye yönelik olmalıdır. Bu antrolopoloji çalışmalarını tutup da ırkçılık ve bilim dışı temellerine oturtmaya çalışmak oldukça mantıksız bir hareket olur. Zira günümüzün gelmiş olduğu insanlık teknolojisi çağında antropolojik çalışmalar karşısındaki bu tarz bir duruş sizi inanılmaz bir utanca düşürür, teşebbüs etmemeniz sizin yararınıza olur. Peki ama Atatürk ne yaptı da antropolojik bir karşı silah geliştirdi? Birinci olarak ırk incelemeleri yapabilmek için konuya dair verilere ihtiyacınız vardır. Bu amaçla 1925 yılında Türk Antropoloji Kurumu'nu kurdurmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumun elde etmiş olduğu sonuçları yayımlaması amacıyla Türk Antropoloji Mecmuası yayımlanmaya başlanmıştır. İkincil olarak da 64 bin kişi üzerinde yapılan Antropometri anketidir. "Dur biraz, anket mi? Atatürk ırkçıydı işte, al milletin kafatasını ölçtürmüş, yuhhh!" Yok, öyle değil güzel kardeşim. Dur bir dinle. Anlatıyoruz. Batılı emperyal canavar, o tarihlerde Avrupa ülkelerinde antropometrik çalışmalar yaptırır. Avrupa insanının fiziksel özelliklerini çıkarır. Sonra da der ki, bunun dışında kalanların hepsi ari ırk dışındadır, geri kalmıştır, ikinci sınıf insandır. Ari ırk dışındaki insanlar da Allah tarafından Avrupa insanına hizmet amacıyla yaratılmıştır. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elbette sen de bu çalışmaların aynısını kendi ülkende yaptırır, elde ettiğin verileri dünyanın gözüne sokarak sizden bir farkımız yok, belki de sizden daha iyiyizdir, dersin değil mi? "aaa,hmm,eee,şey evet sanırım" Ha şöyle, aferin bak dinleyince nasıl da anlıyorsun. Bu fiziksel ölçümler incelendiği zaman Türk ırkı ile diğer ırklar arasında büyük bir fark göze çarpmamış ve emperyal canavarın ırk farkına dayanarak yaptığı aşağılama silahı da o büyük insan, Atatürk sayesinde etkisiz hale getirilmiş. Tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki Brekisefal (kısa kafa) Avrupai bize bağlıdır. Emperyal canavarla olan savaşımız, Atatürk'ten sonra da devam ediyor. Okyanus ötesindeki sarı kafalı canavar, bizi rahatlıkla tehdit edebiliyor. Sormadan edemiyorum, Türk ülkesi neden bir Almanya gibi ekonomik endüstrisi güçlü, neden bir Hollanda gibi tarımsal güç, neden bir Amerika gibi siyasal kudret sahibi ve neden bir küresel oyun planlayıcısı değil? Allah bize tarihsel süreç içerisinde çok büyük liderler, çokça da fırsat vermiş. Her şeyi bir kenara bırakalım e büyük peygamberi de bize vermiş. Biz bu fırsatları belirli süreler değerlendirmiş, belirli süreler de görmezden gelmişiz. Bugün geriye yani tarihe baktığımızda damarlarımızdaki o asil gücü görebiliyorum. Atatürk önderliğindeki Türkiye'nin Batıya karşı verdiği mücadele aynı zamanda Doğu'nun özgürlük savaşıdır. Ve bu savaş yüksek bir ihtimal kıyamete kadar da sürecektir. Ancak bu mücadelenin şeklini yalnızca Doğu halklarının öldüğü tek taraflı bir kıyımdan çıkararak silahlar yerine kalem ve kitapların kullanıldığı bir kültür savaşına dönüştürmek de bizim elimizdedir. Yakın geçmişe kadar Orta Doğu'daki sorunlar yalnızca sınırlarımız dışında kalıyordu. Ancak bugün öyle bir hal almıştır ki yalnızca güvenlik değil aynı zamanda kültürümüzü bile tehdit eder hale gelmiştir. Toplumsal yapımız hızla değişmektedir. Değişen toplumsal yapının sonucunda değişen yönetimler, değişen kanunlar ve değişen insanlar vardır. Tarih göstermektedir ki terakkiden geriye gidişlerdeki değişimler hiçbir zaman olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Hiçbir zaman umut eksik değildir. İnanmak lazım, değişim lazım. Bir yerden başlamak lazım. Neydi o güzel şiir;
    Koç yiğidim, Bahadırım, Ozanım
    Alp Dadaşım, Yağız Efem, Ozanım
    Bir narada dokuz tümen bozanım,
    Tuğ kaldırıp yürüyecek Bozkurdum!
    Tanrı Türk'ü koruyacak Bozkurdum!
    "İnanmaktan vazgeçmeyin, bir gün başaracağız, sadece çok çalışın."
  • 512 syf.
    ·Beğendi·10/10
    400 çadırla başlayıp 14 milyon kilometre kareye ulaşmış Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Avusturya-Macaristan çöktü, Çarlık Rusya’sı çöktü, daha öncesi İskender İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu, Doğu Roma ve Kutsal Roma Cermen İmparatorlukları çöktü. Bunların hepsi hakkında az ya da çok bilgiye sahibiz. Ancak Mu Kıtası’nın çöküşü farklı nedenlerden kaynaklanıyor. Verilen tarihler yukarıda sayılanlardan çok daha öncesi tarihlere denk geliyor. Acaba bu yüzden mi Mu kıtasının gerçekliği hakkında şüpheye düşülüyor? Ya da acaba dünya tarihinin değişmesi işlerine gelmeyenler mi insanların yazılı tarihe inanmasını istiyor? Doğrudur ya da değildir... Bilemiyoruz, ancak bildiğimiz bir şey var ki Atatürk’ün Mu konusuyla ilgilenme şekli tamamen bilimsel olmaklığıyla emperyalist batı merkezli tarih anlayışına da bir başkaldırıdır. Bir önceki kitapda -Atatürk ve Kayıp Kıta Mu’da- ne görmüştük? Atatürk’ün 1930’larda yaptığı tarih ve dil çalışmalarıyla o zamana kadar ki bilinen tarihi alt üst ettiğini; Türklerin binlerce yıl önce Orta Asya’da ileri bir uygarlık yarattıklarını, zorunlu nedenlerle göç etmek zorunda kalarak ileri uygarlıklarını dünyaya yaydıklarını görmüştük. Bunlar bizim açımızdan sonuçlarıydı. Mu kıtasıyla alakalı olarak da Atatürk açısından, ömrünün son anlarında dahi Türklerin izlerini aradığını öğrenmiştik. Tabi ki her çalışmasında olduğu gibi tarih ve dil çalışmaları da Atatürk sonrası dönemde üzerinde durulmamış, tarihin hengamesi içerisinde unutulacağı düşünülerek raflara konulmuştur. Bugün hep denir ya ülkemiz Atatürk’ten sonra onun gibi bir devlet adamının eksikliğini çekmiştir diye... Aslında ülkemiz bir bilim insanı tarafından yönetilmenin eksikliğini çekmiştir. Görülüyor ki Atatürk bir bilim insanı titizliğiyle çalışan bir devlet adamıdır. Bugün kaç tane devlet görevlisinin ya da politik figürün bu titizlikte çalıştığını söyleyebiliriz ki... Önce okumak sonra sorgulamak ve düşünerek kararlaştırıp sonuca ulaşmak... Başarının sırrı bu kadar basit aslında. Peki... Konumuza giriş yapalım o halde. En başta her şey nasıl başlamıştı? Tahsin Bey, Mayalarla Türkler arasındaki yakınlığa dair çalışmalarına 1926 yılı Yunanistan’ında başlamıştı. 1932 yılında Atatürk’e gönderdiği bir raporunda Kolomb öncesi Amerikan halklarının, özellikle de Mayaların dillerinde Türkçe bir takım sözlere rastladığını iddia ediyordu. Aynı yıl zaten Atatürk de Mu, Mayalar ve Türkler üzerine çalışmalarına başlamış bulunuyordu. 1934 yılında Ankara’ya gelerek Atatürk’e bu konuda ayrıntılı bilgiler sunan Tahsin Bey, Atatürk tarafından Meksika büyükelçiliği görevine atanarak konuyu yerinde inceleme fırsatı bulmuştur (1935). Tahsin Bey yaptığı araştırmalar neticesinde Churchward’ün Hindistan’da bulduğu Naakal Tabletleri ve Arkeolog Niven’ın Meksika’da bulmuş olduğu tablet incelemelerini okuyarak konu hakkında Atatürk’e ayrıntılı raporlar yazmaya başlamıştır. Bu raporlardan bazıları bugün kayıptır. -İlk altı rapor- Geriye kalan raporlardan ise özellikle 7. ve 14.rapor enteresan bilgiler içermektedir ki bu raporların içeriği ve Atatürk ile Tahsin Bey arasındaki neden oldukları gerginliğe bir önceki kitap incelememizde değinmiştik. Atatürk, en başından beri bu kıtanın varlığı ya da ezoterik bir geçmişi taşıdığıyla ilgilenmemiştir. Amacı Türk Tarih ve Türk Dil Tezleri’ne dayanak noktası oluşturabilmektir. Nispeten başarılı da olmuştur. Zira elde edilen sonuçlara bakıldığında bazı Amerikan halkları ve Türk dili arasında şaşılacak derecede benzer kelimeler bulunmaktadır. Kesin bir kanıt olur mu elbette olmaz. Yine de buradaki görülmesi gereken ve tarafımızca alınması gereken ders şudur ki, sorgulamadan inanmak bağnazlıktır. Ayrıca Atatürk’ün bu çalışmalarının bilimsel olmadığını söyleyerek alaya almak da bilimsellikten tamamen uzak yaklaşımlardır. Atatürk’ün bir kitabı okurken altını çizdiği şu söz durumu açıklamaya yetmektedir: “Ortak bir dil, ortak bir kökeni kanıtlamıyorsa en azından ortak bir geçmişi gösterir.” Atatürk’ün yaptığı ve yaptırdığı çalışmalar; Mayalar, İnkalar, Kızılderililer ya da Mulular Türk olmasalar bile aynı ortak geçmişten geldiğimizi gösteren ciddi bulgular ortaya koymuştur. İşte geldik bu bulguların neler olduğuna. Dediğimiz gibi Kızılderililer ya da Kolomb öncesi Amerikan halkları Türk olmasalar bile Türklerle bağları olduğuna dair kesin kanıtlar vardır. Birazdan okuyacağınız bu kesin kanıtlar gerçekten de şaşırtıcı ve bir o kadar da merak uyandırıcıdır. İşte karşınızda Amerika'daki Türk izleri... Bilim insanları Amerika'ya ilk göçlerin MÖ 40000 - 30000 arasında gerçekleştiğini söylerler. Doğal olarak da bu ilk göçlerden sonra da birçok göç hareketi meydana gelmiş olmalıdır. MÖ 5000lerde mongoliytler ve MÖ 3000lerde de Ön Türkler Bering Boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçmişlerdir. Arkeolojik bulgular da bu bilgileri doğrulamaktadır. MÖ 5000 öncesi geçişlerin tamamının da Bering Boğazı yoluyla yapıldığı görülmektedir. Çünkü Amerika kıtasının herhangi bir kara parçasına en çok yaklaştığı bölge burasıdır ve tarihlenen veriler buzul çağının yaşanmış oluğu döneme denk gelmektedir. Bizim özellikle son zamanlarda "Tüfek,Mİkrop ve Çelik" kitabıyla yakından tanıdığımız Jared Diamond; "Sibirya'nın ilk sakinleri Alaska'ya ister yürüyerek ister kürek çekerek gelmiş olsunlar, Alaska'da insanların yaşadığını gösteren ilk sağlam kanıtlar MÖ 12000 yılına aittir." demektedir. Bu noktada çıkan sonuca bakarsak Sibirya'nın en kuzey doğu bölgesinde kendilerine "Saka" diyen Yakut Türkleri yaşamaktadır. Atatürk de Kızılderililerin olduğu gibi Kolomb öncesi Amerikan halklarının Türklüğü tezi üzerinde fazlasıyla kafa yormuştur. Ancak bu tez Atatürk'ten çok çok önce hatta temeli 16.yüzyıla kadar uzanan bizzat batılı bilim insanlarınca ortaya atılmış bilimsel bir iddiadır. Neden bilimseldir? Öncelikle dil benzerliği. Kızılderili dilinde 300'den fazla Türkçe sözcük mevcuttur. Efsanelerin benzerliği. Türklerin Ergenekon Destanı ile Kızılderililerin Kapaktokon Destanı neredeyse birebir aynıdır. Bizdeki Dede Korkut onlarda Er Akkoca'dır. Türk ve Kızılderili yaradılış efsanesi oldukça benzerdir. İnançları eski Türk inancıyla örtüşmektedir. Giyimlerimiz ve el sanatlarımız arasında hiçbir fark yoktur. Yönetim anlayışı ve daha birçok benzerlik... Sizce bunların hepsi birer tesadüf mü? Sizce bunları iki kültürün karşılaşması sonucu birbirinden etkilenmelerinin bir sonucu mu? Eğer bakış açınız buysa sizi daha fazla kitap okumaya ve paragraf sorusu çözmeye davet ediyorum; çünkü anlam ve sonuç çıkarmadan yoksunsunuzdur. Yine de bu bulguları yeterli bulmuyorsanız buyrunuz 2008 yılında yapılan DNA testleri sonucu, Doğu Asya Yenisey ve Altaylardaki Türklerin nesiller boyu değişmeden aktarılan Y kromozomlarının, Kızılderililerde de olduğu kanıtlanmıştır. Peki ya diğer Kolomb öncesi uygarlıklar... Bugün artık Kolomb öncesi Amerikan uygarlıklarının Asya'dan Amerika'ya geçenlerce kurulduğu kesindir. Ve bu göçerler içerisinde Türkler de bulunmaktadır. Örneğin Mayalarda bulunan tek Tanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğü düşüncesi, ahiret kavramı, cennet ve cehennem, Tanrı'nın daireyle sembolize edilmesi eski Türklerde de vardır. Mayalarda Gök ve Yer Tanrıları vardır. Benzer bir anlayış Sümerler ve Türklerde de vardır. Mitolojide dağlar gibi kutsal sayılan ağaçlar da vardır. İslamiyet'de nar, zeytin, hurma ve incir ağaçlarının yanı sıra Adem ve Havva'nın yasak meyve yedikleri yaşam ağacı da bunlardan biridir. Palmet motifi de hayat ağacı ile doğarak İslam-Türk sanatına hurma ağacı şeklinde geçmiştir. Mayalarda her 52 yılda bir felaket beklenir, Türklerde her 59 yılda bir. Mayalar ve Türklerde ok ve yay gibi hafif silahlara dayanan savaşılık ve laik devlet yapısı vardır. Mayalarda 300'den fazla Türkçe kelime vardır. Her ikisi de sondan eklemeli bir dildir. Bunun gibi daha birçok örnekle artırılabilir. Ancak bu işe bir de karşı çıkanlar vardır ki onlar Mayaların Türk olamayacağı tezini Mayaların insan kurban etmesine bağlamaktadırlar. Çünkü eski türklerde insan kurban etme ayinleri yoktur. Burada bizim de kendimize yönelik sormamız gereken soru şudur: "Biz Mayaları nereden biliyoruz?" Hiç öyle yukarı aşağı bakmayın, cevap basit; "SİNEMA" sektöründen. Bize izletilen Mayalar, insan kurban eden ve kanlı ayinler düzenleyen vahşi bir topluluktur. Peki gerçekten de öyle midir? Mayalar tarihlerinin yalnızca küçük bir döneminde insan kurban etmişlerdir. Ancak bu ritüel Maya uygarlığının klasik sonrası döneminin sonlarında ortaya çıkmıştır. Yani bugün dahi medeni insanlığı şaşırtacak bir hal alan görkemli Maya uygarlığının çöküş döneminde. Bunun nedeni her ne kadar tam olarak bilinemese de genel olarak bilim insanları bu kanlı ayinlerde Tanrı Kukulkan'ın rolü olduğunu düşünmektedir. Yani efsaneye göre halka "barış, refah ve büyük bilgelik getiren sakallı beyaz adam Kukulkan" (Azteklerde Quetzalcoatl), Maya kenti Chichen Itza'yı terke zorlanmıştır. Ayrılmadan önce de bir gün geri dönüp dünyayı kötülükten kurtaracağına söz vermiştir. Bu adamın gidişinden sonra da ülkeyi şeytani bir dalga kaplamıştır. İşte Mayalar'ın bu çöküş dönemi insanları da -ki Aztekler de- insan kurban etmeye başlamışlardır. Efsane böyle. 15.yüzyılda Yeni Dünyayı yağmalayıp, sömüren emperyalist Batı, kanlı işgalini bu şekilde haklı göstermeye çalışmaktadır. Her zaman olduğu gibi Hollywood üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmektedir. Artık finali yapmanın zamanı geldi sanırım. Bakın, hepimiz için gerçek şudur ki bilinmeyene dair insanlarda her zaman bir merak ve korku vardır. Ve bilinmeyenin üzerine gitmek, onu sorgulamak yıkılması oldukça zor –ki bizim gibi toplumlarda imkansız- bir durumdur. Böyle bir durumun dünya geneline hakim olduğu bir zaman dilimidir Atatürk’ün yaşadığı yıllar. Bir anlamda dünyaya karşı yeniden bir ayaklanma hareketidir bu. Yazılı tarihi sorgulamaktır. Kadim tarihi her zaman merak etmişimdir. Uzak geçmişte ama çok uzak geçmişte neler oldu? Komplo teorisi adı altındaki hikayeler gerçekten yaşandı mı? Yaratıcımız, bizim bildiğimiz şekliyle olandan çok çok önce insanlıkla iletişime geçti mi? Ve daha bir sürü şey... Merak uyandırıcı ve konu itibariyle de biz insanların geçmişine ışık tutucu şeklinde olunca bu konuların peşine düşmemek elde değil. Kabul etmek gerekir ki hem benim açımdan ki bence hepimiz açısından bu konuların detayına girildiğinde anlantılanların gerçekliğine dair bir ipucu çıkmasını çok istiyoruz. Böylece hani o, bilim adamlarındaki merak ve heyecanı biz de kendi ilgi alanımızda yaşayabilir ve ilgi çekici olmayan hayatımıza biraz da olsa heyecan katabiliriz. Yaşamı pozitif kılan da biraz bu merak unsuru sanırım. Merak ettiğimiz konuların karanlıktan aydınlağa çıkışında eğer ki beklediğimiz sonucu almışsak duyduğumuz heyacan müthiş bir hazza dönüşür. Mu kıtası benim oldukça ilgimi çeken ve içinde barındırdğı bilgilerle her okuduğum sayfada daha fazla heyacan duymama sebebiyet veren bir konu. Ancak elbette ki eldeki bilgilerle bu heyecanın da bir sonu var. Ama bilimin aydınlatıcı gelişimi devam ediyor ve belki de MU'ya dair varlığını kanıtlayıcı bilgiler elde edilebilir. Böyle bir olayın insanlıkta uyandıracağı merak ve heyecanın tarifi imkansızdır. Bu bildiğimiz anlamda tarihi tamamiyle değiştirecektir. Ben açıkcası tarihin emperyalist batı kültürüne göre şekillendiğine inanıyorum. Ancak bilim dünyasında her ülkenin namussuz insanları olduğu kadar namuslu insanları da vardır. Bu ülkenin namuslu yazarlarından biri olan Sinan Meydan kendi üzerine düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirmiştir ve getirmektedir. Biz bize düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyuz asıl sormamız gerekn soru budur işte. Atatürk’e ya da Cumhuriyet tarihine atılan her iftirada Sinan Meydan yetiş mi diyeceğiz yani! Her iftiracıyı Sinan Meydan’a ya da Cumhuriyetimizin diğer namuslu yazar ve insanlarına mı şikayet edeceğiz? Yoksa artık, işgal İstanbul’unda Mustafa Kemal’in yaptığı gibi herkesin olmaz bu iş bitti” dediği yerde “geldikleri gibi giderler” mi diyeceğiz? Karar da sonuçlarına katlanmak da bizim seçimimiz. Sevmediğiniz bir partiye ya da lidere oy veren insanları ötekileştiremeyiz. Sevmediğiz o partiye oy verenlerin de hatta o partinin sevmediğiniz liderinin de bu ülkenin bu milletin bir ferdi olduğunu unutmamalıyız. Bugüne kadar ötekileştirdik de ne oldu? Hangi taraf kazandı? Kazananın olmadığı gibi hepimiz kaybettik. Kaybetmeye de devam ediyoruz. Öyle kuşatılmış bir haldeyiz ki karar vermemiz gereken asıl soru şu; Tek dünya devletinin bir ferdi olarak tüm inançlarımızdan arınmış bir şekilde köle olarak mı yaşayacağız yoksa üniter bir Türk Devleti olarak Türk’ün ve İslam’ın bayrağını kıyamete kadar dalgalandırmaya devam mı edeceğiz? Anlıyorum, zaman ve dünya hep aynı kalmaz. Değişim, hayatın kanunudur. Geçmişe ya da geleceğe bakarsak geleceği kaçıracağımız kesindir. Geçmişten ders alarak bugün çalışıp geleceği planlamak... İşte benim sayfamın girizgahındaki cümlenin özü budur: “Atatürk gibi düşünmek...”
  • La Fontaine’nin “Çalışkan Karınca ve Tembel Ağustos Böceği” hikayesini dinleyerek büyüdük hepimiz.

    Hikayeye göre Karınca tüm yaz çalışıp yiyecek biriktirirken, Ağustos Böceği saz çalıp şarkı söylemiş, karıncayla dalga geçmiştir. Kışın da karıncaya muhtaç olmuştur.

    Hikayedeki Ağustos Böceği bizlere için tembel, haylaz ve yüzsüz bir hayvan olarak anlatılırdı.

    Maalesef bu kocaman bir yalan! Ağustos Böceğinin tembel ve haylaz olmadığı, La Fontaine’nin yanıldığı gerçeği ise bilimsel bir doğru.



    Gelelim işin doğrusuna. Aslına bakarsınız Ağustos böceğinin yaşamı başlı başına bir hikaye.

    Anne Ağustos Böceği, yumurtasını ağacın taze dalı içine bırakır. Ağaç dalı içinde bir kurtçuk olarak dünyaya gelen Ağustos Böceği, dört hafta boyunca ağaç dalının özsuyunu içerek beslenir.

    Çok kuvvetli bir çift ön ayağa sahip olan ve gagaya benzer güçlü ağzını kullanan Ağustos Böceği, dalda bir yarık açarak ağaçtan dışarı çıkar ve toprağa düşer. Bu attığı ilk adım, zorlu hayatın başlangıcıdır.



    Sonrasında toprağı kazan Ağustos Böceği, dibine düştüğü ağacın köklerine ulaşır ve köklerin özsularını içerek beslenir.

    Bıkmadan ve yorulmadan açtığı tünellerle bir kökten diğerine ulaşmakla geçer ömrünün uzunca bir kısmı.



    Kökler arasında tünel kazma macerası tamı tamına 17 yıl sürer. Yanlış okumadınız, tam 17 koca yıl! Karanlıkta geçen tam 17 yıl…

    Bıkmadan usanmadan, azimle, sabırla geçen 17 yıllık bir yaşam kesitinin sonunda olgunlaşıp büyüyen Ağustos Böceği için yeryüzüne çıkma zamanı gelmiştir.

    Güneşe duyduğu özlemi onu yeryüzüne çeker. Kabuğu kalınlaşmıştır artık, uçmayı bilmese de bir çift hazır kanatla Ağustos ayında toprağın üstüne çıkar.

    Bir kaç gün güneşin altında sabırla bekler ve üzerindeki sert kabuk yırtılır.

    Solunum yolu üstündeki sert iki kabuk ve kabuk üzerindeki ince bir zar, bu zara bağlı kaslar onun sesi soluğu olur. Vücudundaki bu kasları saniyede 500 kez hareket ettirerek 17 yıllık sessizliğini bozarak sesini bütün dünyaya duyurur…



    Ama onun yeryüzünde 4 haftalık ömrü kalmıştır. Bu zorlu ve mücadele dolu hayatın 17 yılı toprak altında geçerken yeryüzünde sadece 4 hafta yaşayabilen erkek Ağustos Böceğinin, ömrünün son deminde kendisine bir eş bulması gerekmektedir.

    Bunu da sesiyle ve şarkısıyla başarır. Bu kısa süren aile hayatından sonra dişi Ağustos Böceğine, neslinin devamı için tohumlarını bırakır. Eylül ayı gelince de hayata veda eder.

    Yani Ağustos böceği hiçbir zaman kışı göremeyecektir. 17 yıl boyunca verdiği mücadele kısacık bir 4 hafta içindir.

    17 yıllık bir sabrın ve çilenin sonunda yeryüzünde geçirdiği 4 haftayı da çalışmakla mı geçirsin yani?

    Biz insanoğlu, hayvanlara nankör, çalışkan, tembel, bencil, kinci gibi aslında bizlere ait olan sıfatlar yüklüyoruz.

    Oysaki onlar sadece doğaları gereği, içgüdüleri neyi söylüyorsa ona göre hareket ediyorlar. Bırakalım hayvan dostlarımız, bizim onlara yüklediğimiz sıfatlar olmadan doğalarında özgürce yaşasın.,,
  • Son örneğimiz Cezzar Ahmed Paşa’dır ki, Bosna’dan İstanbul’a getirilmiş bir ‘devşirme’dir.

    Önce İstanbul’da bir berberin yanına çırak girmiş, zekâsı sayesinde zanaatı çabucak öğrenmiş, berberlikte âdeta devrim yaparak zaman zaman kendisine tıraş olmaya gelen Hekimoğlu Ali Paşa’nın dikkatini çekmeyi başarmıştır.

    O devirde, Osmanlı Devleti’nin her mensubu, yitik zekâ ve kabiliyetleri ortaya çıkarmaya memur bir ‘yetenek avcısı’dır. Ali Paşa, genç berber çırağını saraya önermiş, bunun sonucu olarak da Enderun’a girmiş, yetiştirilmiş ve seksen yaşında Akka’yı Napolyon Bonapart’a karşı savunmuştur.

    Fransızların ‘yenilmez’ dediği mağrur general Bonapart’a ilk mağlubiyetini tattıran ve “Bir ihtiyara maskara olduk... Akka’da durdurulmasaydım, belki Şark İmparatoru olurdum” dedirten Osmanlı Veziri, işte bu eski berber çırağıdır.

    O tarihte on beş yaşlarında bir genç olan Sultan IV. Mehmed (Sultan I. Mustafa ile Hatice Turhan Sultan’ın oğlu Avcı Mehmed) çaresizlik içinde kıvranıyordu. Dirayetli bir sadrazam bulma ümidiyle bazen günde iki sadrazam değiştirdiği bile olmuştu. Devlete müthiş bir istikrarsızlık hâkimdi. Yedi yılda on beş sadrazam değişmesi, bu istikrarsızlığın boyutlarını gösteriyordu. Köprülü Mehmed Paşa bu şartlar altında sadrazam oldu (1657).

    Onu kıskananlar, “Böyle zamanda devlete genç biri sadrazam lazımdır, oysa Köprülü Paşa’mız yerinden kalkamayacak kadar ihtiyardır; yarın öbür gün emr-i hak (ölüm) beklediği için de işleri aceleye getirmekte, bu yüzden eline yüzüne bulaştırmaktadır.”

    Hâlbuki o sadrazam olmasaydı, Osmanlı çözülüp çökebilirdi. Devleti âdeta yeniden kurdu.

    Derler ki, “Sultan IV. Mehmed’in en iyi icraatı Köprülü Mehmed Paşa’yı sadrazamlığa getirmesi ve onu orada tutmasıdır.”
  • Yıllar evvel terk etmek zorunda kaldığı şehre geri dönen Oğuz, ıssız bir kahve köşesinde olan biteni anlamaya çalışıyordu. Zihnindeki tüm karmaşa huzurunu bozarken, yapması gerekenleri düşündü. İçindeki insanın geçtiği bu sokaklar artık onun için soğuk birer betondan ötesi değildi. Kabullenmesi zor olsa da, ölen sadece anıları değil, anılarının ona hissettirdiği çocukluğuydu da. Her şeyi baştan hatırlamaya ihtiyacı vardı. Geçmişin hayaletlerinden kurtulmak için, önce o hayaletleri kucaklaması gerektiğinin farkındaydı. Kendine bir kahve daha söyledi ve azalan paketinden bir sigara daha yakarak gözlerini boşluğa dikti. Ruhundaki solucan deliğine giren bilinci, geçmiş kara deliğinin içinde bulmuştu kendini. Her şeye yeniden başlıyordu…

    Oğuz minik gözleriyle babasının annesine bağırmasını izliyordu. Babası içinde biriktiği tüm nefreti kusup birden susmuştu. Bu derin sessizlik yıkımın boyutunu ölçmek için gibiydi. Sessizliği babasının hışımla evden çıkıp kapıyı arkasından çarpması bozmuştu. Bu, babasını gördüğü son andı. Oğuz'sa bunu anlamayacak kadar ufaktı. Annesine sarıldı ve o da ağlamaya başladı. Hayat, ona gözlerden yaşın neden aktığını kalbini yakarak öğretiyordu…

    Aradan birkaç sene geçmiş, annesi de ailesini terk ederek kayıplara karışmıştı. Oğuz ergenliğe yetimhanenin soğuk duvarları arasında girmişti. Olan biten her şey başta canını yaksa da, zamanla suskun bir kabulleniş tüm anlarını ele geçirmişti. Hayatta tutunabileceği hiç kimsesi olmadığı gibi, sevdiği hiç kimse de yoktu. Yaşıtları kendine benzemiyordu. Onlar sürekli ağlıyor, yetimhaneden kaçma planları yapıyorlardı. " Buradan neden kaçılır ki ? " diye düşündü Oğuz. " Evde huzursuzdum, burada da mutsuzum. Ama en azından biri için gözyaşı döküp acı çekmiyorum. " diyordu. O gün ruhunun taşlaştığını hissetmişti. Büyümenin sevincini yaşayabilecek bir kalbi olmasa da, artık acı çekmeyeceğinin farkında olan açık bir bilinci vardı. Kararını o gün verdi : Kalan ömrünü bilincine tutunarak geçirecekti. İçindeki insanı bir gece ansızın boğazladı…

    Okul hayatıyla hiçbir zaman arası iyi olmamıştı. Dağların ne tarafa doğru uzandığı veya karelerin iç açılarının toplamı zerre ilgisini çekmiyordu. Onun gözlerinde merak uyandırabilecek tek güç, izlemekti. Hayatı, insanları, doğayı… Bu istenci de para getirmediği için, on sekiz yaşında yetimhane Oğuz'a yol vermiş, kendini soğuk sokaklarda bulmuştu. Açlıktan uyuyamadığı gecelerdeyse, sokakta tanıştığı ve hemen benimsediği köpeği Yağız'a sarılarak geçiriyordu. Bazen diğer evsizler kendine selam verip diğer sokaklara doğru yol alıyordu. Kendisi kadar sefil durumda olan insanları bu sokaklarda bulmak kolaydı. Hepsinin hikayesi az çok aynıydı. Ne paylaşabilirdi ki onlarla ? Hepsi birbirinden daha fazla trajedi yaşadığını iddia ediyor, acılarını yarıştırıyorlardı. Kimin en acınası olduğunun ne önemi vardı ? Oğuz'un tahminiyse : bu insanların amacı " Ben bu acıları yaşadım ama hâla hayattayım, güçlüyüm. " diyebilmek, kendini az da olsa insan hissedebilmekti. Övünecek tek özelliği hayatta kalabilmek olan bu insanların monoton sohbetleri onu boğuyordu. Bu anlamsız oyuna girmek istemediği için de sokakta yaşayan insanlarla kaynaşmıyordu. İnsan, bir şekilde insanlığını duvarların ardında da, sokaklarda da gösteriyordu. Yağız'sa tüm bu insanlardan daha samimiydi. Sokakta doğmuş, sokakta öleceğini kabullenmişti. Hayatta kaldığı için övünmüyor, her an bir arabanın altında ezilebileceğinin farkındalığıyla yaşıyordu. Bu yüzden Oğuz ile dost olmuşlar, kısa sürede yedikleri içtikleri ayrı gitmez olmuştu. Oğuz, Yağız ile aralarında bir fark görmüyordu. İkisi de derin bir kabulleniş içindeydiler. Özel olduklarını düşünmüyor, hayata sövmüyorlar veya övmüyorlardı. İnandıkları değerleri, gelecek hayalleri yoktu. Bir gün açlıktan veya soğuktan ölüp gideceklerdi. Bu, Oğuz'un benimsediği nadir anlamlardan biriydi.

    Seneler hızla geçmeye devam ediyordu. Soğuğun kemikleri titrettiği bir gecede biricik dostu Yağız, Oğuz'un kollarında titreyerek ölmüştü. Oğuz tam sebebini bilmese de, dostunun hastalıktan öldüğünü tahmin ediyordu. Yağız'ın neden öldüğünün veya nasıl öldüğünün de bir önemi yoktu. Oğuz daima bu günün bir gün gerçekleşeceğini bilerek Yağız'ı sevmişti. Dostunu ona layık bir biçimde gömmüş, birlikte yaşadıkları sokağa bir daha adım atmamıştı. Sokakları yuvası yapan şey dostunun varlığıydı. Şimdiyse onun kaskatı bedeninin soğuğu tüm sokağı sarmış, artık yaşanılmaz olmuştu. Oğuz hayatı boyunca son kez o gün ağladı. Kendini ne kadar buna hazırlasa da, tabiatına söz geçiremiyordu. Onu hâla insanlığa dahil eden son hislerini de Yağız'la birlikte gömerek uzaklara doğru yol aldı. Nereye gideceğine dair hiçbir fikri yoktu. İlerleyen aylarda bir iş bulacak, küçük de olsa bir evde yaşamaya başlayacaktı. Düşündüğü gibi de olmuştu. Bir balıkçının yanında çıraklık yapıyordu. Tüm gününü ya balık temizleyerek, ya da boş kasaları taşırıyarak geçiriyordu. Ustası Cemal, onu kısa sürede benimsemiş ; güvenini ona emanet etmişti. Cemal sohbet aralarında arkadaşlarına Oğuz'u göstererek " Hayatım boyunca böyle bir insan daha görmedim doğrusu. Soru sormadıkça konuşmaz, kendisi de soru sormaz. Yüzünde ne hissettiğine dair en ufak bir mimik dahi oluşmuyor. Verdiğim her işi tam yapıyor. Bu da bana yetiyor. " diyordu.

    Bir gün Oğuz yaşını unutmuştu. Yirmi üç yaşında mıydı, yoksa yirmi dört mü ? Emin olmak için kimliğine baktı, yirmi beş yaşındaydı. Önündeki kasalar dolusu balığa bakarak acı acı gülümsedi. Bazen kendini de ölü bir balık sayıyordu. " Şu önümdeki kasalarca ölü balığın içine ben de karışsam, ne degişir ki hayatta ? " diye kendine sorular sorup cevaplayamadığı zamanlar da oluyordu. Ona hayatta hiç kimse bir rol biçmemiş, yaşamak için bir amaç sunmamıştı. Oğuz'sa bunun eksikliğini hiçbir zaman çekmemişti. Çalışıp para kazanıyor, arada fırsat bulup bu parayı harcıyordu. Hatta bir keresinde bir kitapçıya girmiş, renkli kapaklı bir kitabı satın alıp okumaya başlamıştı. Birkaç sayfa okur okumaz kitabı nefretle duvara fırlattı. Kitap ona kendisini sevmesini, tüm insanların özel olduğunu söylüyordu. Böyle saçma bir kitap olur muydu ? İnsan neydi, Oğuz bunu bilmezdi. Bazen bu konu merakını çekse de, bunu gerçekten bilmek istemiyordu. Çünkü insanı anladığı gün değişeceğinden ve kendisinin de tekrar insan olacağından emindi. Bu değişim geri döndürülemez olacaktı. Bunu demirden kalbi kaldıramazdı. İlla ki insan hakkında bir fikir yürütecekse : İnsan hakkında verilen keskin hükümlerin hepsi yanlıştı. Bu dahil…

    Düzenli olarak pazara gelip Oğuz'u seyreden kadın yine aynı yerdeydi. Gözlerini film izler gibi Oğuz'a dikiyor, hiç ayırmadan onu izliyordu. Oğuz başta anlam veremese de, bunu anlamaktan da çekindiği için bu kadını umursamıyordu. Bir gün kadın aynı cesur edasıyla Oğuz'a yaklaşıp selam verdi. Oğuz başıyla selama karşılık verdi. Gözlerini bir kez olsun kadına çevirmeden balıkları izlemeye devam etti. Kadın " Ne aymaz bir adam bu. Bir kez olsun dönüp bakmadı. " diyerek içten içe sinirlenmişti. İronik gerçeği kendisi de biliyordu. Oğuz bir kez olsun gözlerini gözlerine dikip baksa, kadının tüm heyecanı yok olacak, bir daha buraya gelmeyecekti. Ezilen gurununu yerde bırakamazdı. Yüzündeki öfkeli ifadeyi hemen değiştirerek tatlı bir edayla " Ben İrem. " dedi. Oğuz da başını çevirmeden " Ben de Oğuz. " diyerek yanıtladı. İrem biraz daha burada kalırsa boş sandıklardan birini Oğuz'un başına geçireceğinden emin olduğu için sessizce uzaklaşıp gitti. İlerleyen günlerde İrem gelip sorular sormaya ve cevaplar almaya devam etti. Oğuz tam bir buz küpüydü. Soru sormuyordu. İrem başlarda bu huyundan nefret etse de, zamanla sevmeye başlamıştı. Yavaş yavaş onu çözüyordu. Oğuz, ona göre özünde yabani biri değildi. İçindeki cevheri ortaya çıkaracak kimsesi olmamış, Oğuz da bunun eksikliğini hissetmemişti. İrem'se kararlıydı. Bu harabeden bir saray inşa edecekti. Bu sadece zaman meselesiydi...

    Oğuz ve İrem birlikte yaşamaya başlamışlardı. Oğuz daha önce hissetmediği hisleri hissediyor, gülümsüyor, kızıyor ve üzülüyordu. Bu durum başlarda anormal gelse de, zamanla buna da ayak uydurmayı başarmıştı. Bazense aynada gördüğü adamı tanıyamıyordu. Kendine ait ne varsa sevgi uğruna hepsi ipin ucuna asmıştı. İrem'in bir gün kalbinden gideceğinden çok korkmasına rağmen onu sevmekten de geri durmuyordu. Kendine ihanet ettiğini düşünmek onu darmadağan ediyordu. Bir anlam vardı artık hayatında, daha önce binlerce kez reddettiği anlamların şefkatli kollarında geçiriyordu günlerini. Her an o ellerin boğazına sarılacağından korkarak kapıyordu gözlerini. İrem de başlarda durumdan oldukça memnundu. Bu buz küpünü eritmekle kalmamış, istediği şekli aldırabilecek güce erişmişti. Oğuz'u sevdiğini hissediyordu. Yine de sık sık eski günlerdeki heyecanı ve mücadeleyi özlüyordu. Onun sevdiği ulaşılmazlıktı. Kendine bunu itiraf etmekte zorlansa da, Oğuz artık bir insandı. Milyarlarca ölü balıktan biriydi. Bu insanı kendi yaratmış, hayallerini birer birer gerçekleştirmişti. Verdiği değerden kat be kat fazlasını görüyor, Oğuz istediği hiçbir şeyi iki etmiyordu. Şimdiyse canı sıkılıyordu. Yaptıkları her şey aynı, soluk ve anlamsız tekrarlardan ibaretti. Buna daha fazla devam edemeyeceğini düşündü. Oğuz'la konuşacaktı. İş çıkışı bir kahve köşesinde buluşma ayarladı ve ilk günkü bakışlarıyla Oğuz'u izlemeye koyuldu. Oğuz'sa gözlerini İrem'in gözlerinden ayırmıyordu. Oğuz İrem'in söylediklerini önceden dinlemişçesine soğukkanlılıkla bekliyordu. İrem her şeyi anlatmaya başladı. Konuşması bittiğinde gözyaşları masaya akıyor, derin bir sessizlik ikisini de boğuyordu. İrem, Oğuz'un paramparça olduğunu hissediyordu. Ona verdiği her şeyi geri almış, geri döndürülemez bir yıkım yaratmıştı. " Keşke ilk günden çekip gitseydim, bir daha da dönmeseydim. " diye düşünüyordu. Oğuz'sa tek kelime dahi etmiyordu. Gözleri artık İrem'i değil, kendi içindeki canlanan insanın açlığını görüyordu. Bir insanı severek kendine, bir insan olarak da bilincine ihanet etmişti. Hayatın ona henüz çocukluğunda verdiği en büyük dersi unutmuştu. Şimdiyse kalbindeki doyumsuz açlık onu korkutuyordu. İrem, hızla çantasını alarak gitmişti. Oğuz onun gittiğini ancak bir süre sonra fark edebildi. Bilincinde inşa ettiği tüm gerçeklik alt üst olmuştu. Bundan böyle içindeki aç gözlü, sevgi dolu ve hüzünlü insan olan Oğuz'la mücadele etmek zorundaydı. Her şeyi baştan hatırlamaya ihtiyacı vardı. Geçmişin hayaletlerinden kurtulmak için, önce o hayaletleri kucaklaması gerektiğinin farkındaydı. Kendine bir kahve daha söyledi ve azalan paketinden bir sigara daha yakarak gözlerini boşluğa dikti...
  • Elcevab:
    Dokuz-on sene evveldeki Eski Said, bir mikdar siyasete girdi. Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude yoruldu.. ve gördü ki; o yol meşkuk ve müşkilâtlı ve bana nisbeten fuzuliyane, hem en lüzumlu hizmete mani ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebi parmağına âlet olmak ihtimali var. Hem siyasete giren, ya muvafık olur veya muhalif olur. Eğer muvafık olsa; madem memur ve meb'us değilim, o halde siyasetçilik bana fuzulî ve malayani bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhude karışayım. Eğer muhalif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünki mesail tavazzuh etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhude çene çalmak manasızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhalefet etsem, husulü meşkuk bir maksad için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belaya düşer. Hem on ihtimalden bir-iki ihtimale binaen günahlara girmek, masumları günaha atmak; vicdanım kabul etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi terketti. Buna kat'î şahid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Halbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu. Hem beş senedir bütün dikkat ile benim halime nezaret ediliyor. Siyasetvari bir tereşşuh gören söylesin. Halbuki benim gibi asabî ve düsturuyla, en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervasız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihası ve arzusu olsaydı; tedkikata, taharriyata lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti.