• Ben bir Ayten’dir tutturmuşum oh ne iyi
    Ayten’li içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel
    Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
    Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
    Şarkılar söylüyorum
    Şiirler yazıyorum Ayten üstüne
    Saatim her zaman Ayten’e beş var
    Ya da Ayten’i beş geçiyor
    Ne yana baksam gördüğüm o
    Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor

    Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
    Günlerden Aytenertesidir
    Odur gün gün beni yaşatan
    Onun kokusu sarmıştır sokakları
    Onun gözleridir şafakta gördüğüm
    Akşam kızıllığında onun dudakları

    Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
    Ayten’i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
    Bir kadeh de sizinle içeriz
    Ayten’li İki laf ederiz
    Onu siz de seversiniz benim gibi
    Ama yağma yok Ayten’i size bırakmam
    Alın tek kat elbisemi size vereyim
    Cebimde bir on liram var
    Onu da alın gerekirse
    Ben Ayten’i düşünürüm, üşümem
    Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
    Parasızlık da bir şey mi
    Ölüm bile kötü değil
    Aytensizlik kadar

    Ona uğramayan gemiler batsın
    Ondan geçmeyen trenler devrilsin
    Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
    Kapansın onu görmeyen gözler
    Onu övmeyen diller kurusun
    İki kere iki dört elde var Ayten
    Bundan böyle dünyada
    Aşkın adı Ayten olsun
  • "Eğer bir gün bir kitap yazsaydım böyle bir kitap yazardım."
    Her Mustafa Kutlu okumamdan sonra bu cümleyi kurarım içimden, bu sefer daha sesli kurdum. Oysa ben çok değil bir sene önce hiç Kutlu okumamış bir insandım. Yine geçen sene bu zamanlar yeni bir kitabı çıkmıştı Tarla Kuşunun Sesi onunla başladım okumaya ve geçen bir senede bu okuduğum 13. kitabı. Artık Mustafa Kutlu'yu tanıyorum hatta bir hayranıyım diyebilirim. Yukardaki cümleyi kurma sebebimse her kitabında kapıldığım sanki bu kitabı ben yazmışım duygusu, olay örgüsünden, karakterlere, olay arasında çaktırmadan ifade ettiği düşünceler tamamen benim düşündüklerim. Bu açıdan hiç bir yazarı kendime bu kadar yakın hissetmedim. Mustafa Kutlu kitaplarından aldığım zevkte bundandır. Aynı şeyi düşünüyoruz ama o yazıyor ve çok güzel yazıyor. Oysa ki ben yazamam. Bakın ben, bir çok tuhaf marifetimin yanı sıra, elime bir kalem verseniz ve deseniz ki edebi bir şey yaz şuraya, adımı soyadımı bile yazamam. Yazmakta bir sanatçının bir müzik bir beste yapması gibi büyük bir yetenek. Yeteneği olmayan yazamaz. Çok okuyan, edebiyatı seven böyle biri olsa da yazamaz yetenek yoksa. Zaten edebiyatta bir sanat. Mesela sitemizde bazı arkadaşlarımız öykü yazımı yapıyorlar. Taktir ediyorum güzel öyküler çıkıyor. Çokça imrensem de ben hiç cesaret edip denemedim. Gerekte yok zaten herkes becerebildiği işi yapmalı. Evet var edebiyatla yakından uzaktan alakası olmayıpta kitap yazmaya kalkan. Ama bazen öyle kitaplara denk geliyorum ki, kitabın sayfası isyan ediyor bu kitabın kağıdı olacağıma tuvalet kağıdı olsaydım diye. Neyse kendimden çok bahsedip konuyu da çok dağıttım. Bu güzel kitaptan bahsedelim artık ama bu sefer spoiler fazla olacak kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız incelemeye burdan sonra devam etmemenizi tavsiye ediyorum.
    Yine kalabalık bir hikayeyle karşımızda Mustafa Kutlu, olaylar, karakterler, fikirler kalabalık. Kitap bittiğinde 300 sayfa değilde 1000 sayfa okumuş gibi oluyorum. Olay örgüsünden başlarsak Suna ve Elifle başlayıp ikisinin de özellikle Suna'nın geçmişini hatta uzak geçmişini -ki hepsinden ayrı bir hikaye kitabı çıkar- anlatıyor. Bu kısmı çok sevdim çünkü klasik Kutlu fikirleri burada bol bol var, her kitapta bahsettiği, modernleşme, şehirleşme, köyden göç, toprağı terk etme, tüketim bireyi olma ve buna hapsolma... Mustafa Kutlu bu konuları neredeyse bir sosyolog edasıyla çok güzel işliyor. Burada da Suna'nın aile geçmişinde sık sık bunlarla karşılaşıyoruz. Mekan tabi ki Üsküdar. Mustafa Kutlu kitaplarına kendinden çok şey katıyor. Zaten karakterlerden biri her kitap ya Erzincanlı ya oraya yolu düşer. Bu seferde Suna'nın annesinin dedesi Erzincan olmasa da oraya yakın Arapgirli. Anneannesi de öğretmenliğini Erzincanda yapıyor. Şaşırmadım tabi, memleketine sahip çıkması hoşuma gidiyor hele ki bu gece Akhisar'ın Galatasaray'ı 3-0 yenmesini düşününce. Neyse dağıttım yine. Başkarakterimiz Suna ve Elif hatta Suna daha ön planda. Bu kitabı okuyan çoğu kişi Suna'yı kendisine çok daha yakın görecek ve benzetecek. Hatta ben bile bir erkek olarak öyle gördüm. Kaşını gözünü değil tabi zira hanfendi Isabelle Adjani'ye tıpatıp benziyor. Suna'nın fikirleri, arayışı, düşünüp isteyip yapamayışı ve nihayetinde çoğumuzun geldiği yer olan "Ya Tahammül Ya Sefer" noktasına gelişi. Elif hanım ise biraz daha marjinal bir karakter, kavgacı, mücadeleci. Ama ikisininde en ortak noktası bizle de ortak diye biliriz deliler gibi kitap okumaları.
    Ahmet Hamdi Tanpınar takdimine, göz önüne koymasına da özellikle bir paragraf açmak lazım. Mustafa Kutlu'nın Tanpınar sevdası malumdur kitaplarını da kendi yayınevi basıyor zaten. Çoğu kitabında ufak ufak değinir Tanpınar'dan ama bu sefer Edebiyat Doçentimiz Suna üzerinden kitabı okuyanların kitap biter bitmez Tanpınar okumaya başlamasına neden olacak kadar bir Tanpınarla çıkıyor karşımıza, öyle ki Suna'nın Ali ile tanışması bile Tanpınar sayesinde olacak kadar bağlayıcı yapmış hikayeye. Suna'nın edebiyatçı olması da onun üzerinden Tanpınar hakkındaki görüşlerini okuyucuya aktarmak için bir fırsat tabi. Bu anlamda Suna'nın yazar hakkında söylediği çoğu şeyin Kutlu'nun düşüncesi olduğunu düşünüyorum.
    Bir konu daha var ki bu biraz Kutlu Amcaya sitem. Serdar eşini aldatır, Tarık eşini aldatır, Ali eşini aldatır. Üstad bir tane iyi erkek karakter olmaz mı şu hikayede? Şimdi 3'te 3 olunca insanlar genelleme yapmaya başlar. Şaka bir yana burda beni en fazla üzen ama şaşırtmayan tabiki Serdar oldu. Tamam Serdar'a kızmayayım hadi artık Serdar'lar çok var Kutlu da bunun farkında bu Serdar gibilerini biz Ya Tahammül Ya Sefer de öğrendik zaten. Geçmişin siyasi cenderesinden geçen dava adamları, zalimin zulmüne feryat edenler, şimdi devran dönünce parayı bulunca o geçmiş günleri, bütün o koşuşturmaları, o eylem planlarını, Beyazıttaki gösterileri, polisle, karşıt görüşle kavgalarını, uğradıkları zulmü, davayı unuttular. 28 Şubatta başörtülü arkadaşları savunan Serdar'lar devran dönünce güç kendilerine geçince, parayı bulunca.. neyse şimdi küfretmek istemiyorum velhasıl para adam olmayanı bozar. Elif bir yerde bunu söylemişti tam hatırlamıyorum hatırlayan arkadaşlar varsa yazsın lütfen. Serdar'ın belki de hiç imtihana girmediğini, imtihana girmeden sınavın kazanılamayacağını. Sevincini bulma koymuşsun kitabın ismini sayın Kutlu, kim sevincini buldu peki bu kitapta. İki tane yüreği güzel iki kadın, yüreğindeki bütün yüzlerin O'na dönüşeceği bir "O" hayal etmişlerdi ta küçükken büyüdüler birer "O" da buldular ama Onlar sevinci değilmiş.
    Suna ile başladık onla bitirelim. Suna inzivasını ve kendini bulmak için Ya Sefer demesini Yunus'un şu sözleriyle desteklemişti: "Beni bir dağda buldular kolum kanadım kırdılar." Benimde aklıma Ahmet Kaya'nın "Biz dağlarda keklik idik şimdi bu çöplükte karga olduk." sözleri geldi. Ahir Kelam büyükdedesinin Arapgir'in bir köyünde başlayan hikayesi, Fıstıkağacı, Çamlıca, Üniversite derken yaklaşık bir asır sonra yine bir köyde bitti. Kutlu yapacağını yaptı her hikayesinde kente göçürürdü köylüyü yine yaptı ama bu sefer finalde hikaye tersine döndü. Ve hikaye bitti. Bu tuhaf insanların hikayesi artık bizim içimizde sürecek çünkü yazar öyle istedi. Ama kimseye iltimas geçmek yok çünkü herkes payına düşeni yaşar. Suna ve Suna gibiler için de dua etmeyi unutmayın. Ne demişti Mustafa Amca "Dua müşterek, çünkü dert müşterek."
  • 1) Çünkü dikiş tutturamamış aristokrat rolünü benimsemişti.
    2) Çünkü hiçbir zaman Heidegger gibi “Heil Hitler” yazmamış, Sartre’ın yaptığı gibi Komünist Partisi’nin kuyruğuna yapışmamıştı.
    3) Çünkü dostluğa inanıyordu. Bir dost, diyordu, anlamsızlık alanında birlikte kilometrelerce yol alabileceğiniz biridir.
    4) Çünkü, kendinden nefret etmenin sıkıntılı ve başarısızlığa yargılı peygamberi Otto Weininger’in hayaleti, yaşamının sonuna kadar ona eşlik etti.
    5) Çünkü onu Avrupa’nın en zengin insanlarından biri yapan aile mirasını geri çevirdi.
    6) Çünkü yaşamının son yıllarında öğrencilerine pek ender olarak verdiği ahlak derslerinden biri şuydu: “İnsan, kafasının içini boş şeylerle doldurmamalı.”
    7) Çünkü birinin çıkıp, entelektüel dünyanın Augias ahırlarını temizlemesi gerekiyordu. Wittgenstein, bu işi yapmak için kendisinin seçilmiş olmasına her zaman şaşırmıştı.
    8) Çünkü Bertrand Russell ona, bir Dünya Barış ve Özgürlük Örgütü kuracağını haber verdiğinde, Wittgenstein bıyık altında gülmüştü. “Öyle sanıyorum ki, demişti bunun üzerine Russel, siz kendi adınıza bir Dünya Savaş ve Kölelik Örgütü kurmayı yeğlerdiniz.” Wittgenstein bu düşünceye ateşli bir biçimde katılmıştı: “Evet, ben daha çok böyle bir örgütü yeğlerdim!”
    9) Çünkü felsefenin hiçbir düşünce toplumunun yurttaşı olmadığını ileri sürüyordu. Hatta Wittgenstein’ı filozof yapan, bu köktenci tuhaflığıydı.
    10) Çünkü Tractatus logico-philosophicus’u yayımlayan editöre, okuduklarından hiçbir şey anlamayacak olan okurun kinini kusabilmesi için, kitabın sonuna on-on iki boş sayfa eklemesini önermişti. Ayrıca yıldız falına inananların, yıldızların kendisi hakkında ne söylediğini öğrenmelerini sağlamak için, kitabın kapağına doğum tarihinin ve saatinin konmasını da istemişti…
    11) Çünkü onun ülküsü, bir dilbilgisi damlasının içinde bir felsefe bulutu yoğunlaştırmaktı.
    12) Çünkü kendi kendine sürekli şu soruyu soruyordu: Yalnızca belli bir yeteneği varsa ve bu yetenek de yok olmaya başlamışsa, insan ne yapabilir? En iyisi, bu yetenekle birlikte yok olmak değil mi?
    13) Çünkü prostat kanserine yakalandığını öğrendiğinde, üzüldüğü şeyin bu tanı değil de, doktorunun ona, bu hastalığın kesin olarak tedavi edilebileceğini söylemiş olmasıydı. “Yaşamayı sürdürmeye hiç de hevesli değilim,” cevabını yapıştırmıştı ona.
    14) Çünkü şöyle diyordu: “Benim düşüncelerim, İngiliz garlarında bilet gişelerinin üzerine yapıştırılan şu afişe benzer: “Bu yolculuğu ille de yapmanız gerekiyor mu?” Bunu okuyan birinden şöyle bir cevap beklenebilir: “İkinci kez düşünecek olursam, hayır.”
    15) Çünkü yaşamı boyunca hiç kravat takmamıştı.
    16) Çünkü atom bombasını acı fakat sağaltıcı bir ilaç olarak görüyordu.
    17) Çünkü Schopenhauer’a sadık kalarak, çocuk yapmanın suç olduğunu düşünüyordu ve kendisine tutkun bir genç kıza bir gün, bunun gerçekte bu sefil dünyaya yalnızca bir varlık daha bırakmaktan başka bir işe yaramayacağını söylemişti. Ayrıca, insanların bu dünyada çok uzun süre yaşadıklarını düşünüyordu.
    18) Çok günah işlediğinin ve bu günahların hiçbir şekilde bağışlanmayacağının bilincindeydi. Onun gözünde Tanrı acımasız bir yargıçtı; Tanrı’yı başka türlü düşünemiyordu.
    19) Çünkü her türlü felsefi kanıt getirmenin sıradan bir edim olduğunu düşünüyordu. Russell’a itirafta bulunarak, bir çiçeği çamurlu elleriyle kirletmek istemediğini söylemişti.
    20) Çünkü kendine şu soruyu soruyordu: “Şimdi, geçmiş olduğu zaman nereye gidiyor ve geçmiş nerede?” İşte, diyordu, felsefede insanın başına en çok dert açan sorulardan biri.
    21) Çünkü Wittgenstein ile Thelonious Monk arasında tuhaf yakınlıklar var. Ona da, Monk’a da öykünmeye olanak yok – ikisi de çok karmaşık, çok kendine özgü. İkisi de sessizliğin müzikçisi.
    22) Çünkü Ingeborg Bachmann, doktora tezini onun üzerine hazırladı.
    23) Çünkü Isabelle Huppert, Werner Schroeter’in Malina başlıklı filminde, Wittgenstein’ı konu alan bir ders veriyor.
    24) Çünkü Michael Haneke’nin Bir Rastlantının Zamandiziminden 71 Parça başlıklı filmi, doğrudan onun felsefesinden, İngiliz Derek Jarman’ın Wittgenstein filmi de onun özyaşamöyküsünden esinleniyor.
    25) Çünkü Freud’u yalnızca bakış açımızı değiştiren biri olarak değil, yeni bir bakış açısı yaratan, modernliğin en büyük estetik tanrılarından biri olarak görüyordu.
    26) Çünkü felsefe alanında yarışı kazanan, diyordu, en yavaş koşmasını becerebilen kişidir. Ya da: Varış noktasına en son ulaşan kişidir. “Filozofların,” diye yazıyordu, “birbirlerini şöyle selamlamaları gerekir: ‘Ağırdan al!’ ”
    27) Çünkü, neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmanın hiçbir işe yaramadığını, ayrıca, bunu yapmakla insanın kendisinden başka kimseye zarar vermediğini, söylüyordu.
    28) Çünkü Vazgeçiş Okulu’nun bir başka Schopenhauerci yandaşı olan ve gelip geçenlere cehennemin yolunu soran, ayrıca kendi kendini aldatmaktan korktuğu için itiraflarını yakan Louise Brooks’la aynı ailedendi.
    30) Çünkü kötü haberleri her zaman iyi haberlere yeğ tutuyordu –karanlık önsezileri böylelikle doğrulanmış oluyordu– ve Gottfried Keller’in şu cümlesi, en sevdiği alıntılar arasındaydı: “Her şey yolunda gidiyorsa, bunun böyle olması için hiçbir neden olmadığını unutma.”
    31) Çünkü verdiği unutulmaz konferanslardan birinde, Karl Popper’ı uzun bir maşayla tehdit etmişti.
    32) Çünkü o olmasaydı, Wittgenstein’ın Yeğeni’ni, Thomas Bernhard’ın o başyapıtını tanımamış olacaktık.
    33) Çünkü ünlü Mind dergisinde çıkan felsefe yazılarını okumanın saçma olacağını, Street and Smith’in yayımladığı polis romanlarının bu konuda çok daha doyurucu olduğunu ileri sürüyordu.
    34) Çünkü en beğendiği deyişlerden biri şuydu: “O lânet olası şeyi rahat bırak!”; bu deyişi fiyakalı bir abartıyla söylüyordu ve bu sözler yaklaşık olarak, şeylerin olduğu biçimiyle iyi oldukları, bir şeyleri değiştirmeye özellikle kalkışılmaması gerektiği anlamına geliyordu.
    35) Çünkü, üniversitede dersini bitirir bitirmez, en yakındaki sinemaya koşup bir western ya da müzikli komedi izliyordu. Her zaman da en ön sıraya oturuyordu.
    36) Çünkü felsefe üzerinde çalışmanın, insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğinin bilincindeydi. İnsan hangi noktaya erişmişse, ancak o düzeyde yazabilir.
    37) Çünkü çevresine şunu salık veriyordu: “Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!”
    38) Çünkü şöyle diyordu: “Avaz avaz saçmalamak seni özellikle utandırmasın! Dikkat edeceğin tek şey, kendi ağzından çıkan saçmalıklar olmalı!”
    39) Çünkü üniversitede yapılan felsefe eğitimini hor görüyor ve orada “dürüst bir çalışma yapılabilmesinin mucize olduğunu” söylüyordu.
    40) Çünkü söylemlerindeki göz boyama oyununa direnmekte uzmandı. Diogenes, soytarıların dilini kullanarak filozofların dilini çürütmüştü; Wittgenstein da bizim felsefi şişinmelerimizin altına yerleştirdiği odunları tutuşturdu.
    41) Çünkü insanın anlamasına olanak bulunmayan şeyleri anladığını sanmasına yol açan felsefi basitleştirmelerden iğreniyordu.
    42) Çünkü elli yaşını geçtiği halde, gençlerle korkunç karmaşık aşk ilişkileri yaşayabiliyordu.
    43) Çünkü kendi yaşamını düşünmenin ya da düşünmeye çalışmanın, mantık problemlerini çözmekten hem daha zor, hem daha dürüst bir davranış olduğu kanısındaydı. “Bir insan bile olamadıktan sonra, mantıkçı olmak neye yarar?” diyordu kendi kendine.
    44) Çünkü başarısız bir keşişti – bu özelliği, yaşamöyküsünü en iyi yazan kişinin gözünden de kaçmamıştı … Monk’un adına yazgılı bir keşiş.
    45) Çünkü Gilles Deleuze’ün öfkelenip başkalaşmasına, savcıya dönüşerek onu felsefeyi katletmekle suçlamasına yol açmıştı.
    46) Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında en tehlikeli görevlere gönüllü olarak katılmıştı. Korkunun, dünya üzerindeki varlığımız hakkında yanlış düşünmemizden kaynaklandığı inancındaydı. Siperlerde Tolstoy’u, Schopenhauer’ı ve Nietzsche’yi okuyordu.
    47) Çünkü filozofların sorunlarını, onların düşündüğünden daha çılgın şeyler düşünerek çözebileceğimizi söylüyordu.
    48) Çünkü, pozitivizmin en köktenci yuvası olan Viyana Çevresi’ne bir konferans vermek üzere çağrıldığında, dinleyicilere Rabindranath Tagore’dan mistik şiirler okumayı yeğlemişti.
    49) Çünkü ün peşinde koşma özleminin, düşüncenin ölümü olduğu kanısındaydı.
    50) Çünkü Norveç’te tek başına iki yıl yaşama kararından sonra onu caydırmaya çalışan Russell’a, akıllı insanlarla konuşarak akıl fuhuşu yaptığı karşılığını vermişti. “Orada karanlıklar içinde kalacağını söyledim,” diye anlatıyor Russell, “O da bana ışıktan nefret ettiğini söyledi. Bunun üzerine, ona deli olduğunu söyledim, o da bana: ‘Tanrı beni zihin sağlığından korusun!’ diyerek karşılık verdi.” Wittgenstein, bütünüyle işte bu sözlerdedir.

    Roland Jaccard

    Fransızcadan çeviren: Aykut Derman (Bu yazı ilk kez Cogito 33. sayıda yayımlanmıştır.)
  • Uzun Hikaye
    Ben o zamanlar on altı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan. Saçlarım kirpi gibi dik duruyor; ne yana, ne geriye taranmıyor, beni deli ediyordu.
    Babam "İnatsın inat... İnatçı adamın saçı yatmaz. Dedene çekmişsin besbelli. Keşke annene benzeseydin" diyordu. Keşke...Uzun hikaye okuduğum ilk Mustafa Kutlu kitabıdır. Yeri ayrıdır bu nedenle. İçinde tren geçen hikayeleri, şiirleri hep sevmişimdir.Dahası Mustafa Kutlu, tren demez hiç. Tiren diyerek o soğuk kelimeyi daha çok bizden Anadolu'dan kılar.
    Kelimeler kifayetsiz kaldığında susar ya insan, "Uzun Hikaye"de onun gibi birşey işte. Ciltlere sığacak bir hikayeyi 114 sayfada anlatıp, adına da "Uzun Hikaye" demek her yazarın harcı olmasa gerek. Yine sonunda kavuşmak olmayan, kitap sayfaları arasında başlayıp ahirete kalan yarım bir sevda...Acılar, aşklar, yolculuklarla yoğrulan göçebe bir hayat, bir yere ait olmadan geçen bir ömür...Kısacık uzun bir hikaye..
    İnsanın bütün ümitlerinin bittiği yerde Mustafa Kutlu “Ya Tahammül Ya Sefer” diyerek yola çıkarmış. İnsan değil mi ki imtihana düşecek ve tek çaresi var: Ya sefere çıkacak ya da imtihana tahammül edecek, üçüncü yol doğru değil.
    Yazar hakkında,iki şairin görüşleri çok hoşuma gitti ve sizinle paylaşmak istedim;
    İBRAHİM TENEKECİ (ŞAİR):Edebiyat, biraz da yerini bulma meselesidir. Mustafa Kutlu, erken denilebilecek bir yaşta yerini bulmuştur. Eserlerindeki fikri derinlik, büyük ölçüde bu “yer” ile ilgilidir.Mustafa Kutlu Külliyatı, birbirinden bağımsız yapıtlardan değil, birbirini tamamlayan eserlerden oluşur. Dolayısıyla, onun külliyatını hangi kitaptan okumaya başlarsak başlayalım, sonuç değişmez, hep aynı yere çıkarız. Farklı yollardan da olsa, varacağımız yer, insan olmanın basit ve ince kurallarıdır. Yani hakkaniyettir, samimiyettir, merhamettir, mesuliyettir.
    Türkçemizin dört muhteşem kelimesi öyle değil mi?Bu kelimeleri özümsemeyip hayatımıza geçirmeyi başarmak nasip olur inşallah...
    Nurullah Genç(Şair) şu sözleri söylemiş yazar için: ‘Kelâm toprağını kazıyan adam / Hikâyelerinde uzayan adam / Ya tahammül deyip sabrı kuşanan / Seferi umutla bezeyen adam’dır Mustafa Ağbi’m.
    Yazar hakkında bir kaç bilgi paylaşmak istiyorum:
    1947 doğumlu Mustafa Kutlu’nun çocukluğu Erzincan’da geçer. Yüksek öğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nde tamamlar. (1968). Tunceli ve İstanbul’da edebiyat öğretmenliği yapar. 1974’de görevinden ayrılarak Dergah Yayınları’nda çalışmaya başlar. Ve o gün bugündür “Dergah”tan hiç ayrılmaz.
    Yazarı araştırırken çok güzel cümlelerine rastladım;Türkçe’nin en güzel kelimesi “merhamet” diyen bir yazar “Allah varsa, trajedi yoktur” sözü de ona ait.Hayati özetleyen iki güzel cümle aslında... Ben kitabı da yazarı da pek sevdim.Keyifli okumalar...
    UZUN HİKAYE
    Mustafa Kutlu
    Dergâh Yayınları
  • Sabah sekizden iki ya da iki buçuğa kadar ofisteyim, ardından üç, üç buçuğa kadar öğle yemeğine çıkıyorum, daha sonra akşam yedi buçuğa kadar uyumak üzere yatağa geçiyorum. (genellikle sadece uyumaya çabalıyorum; çünkü bütün hafta rüyamda Karadağlıları gördüm, hem de başımı ağrıtacak kadar net bir biçimde; karmakarışık giyimlerinin her bir detayı açık seçik görülüyordu); ardından, henüz çıplakken pencereyi açıp on dakika egzersiz yapıyorum, sonra bir saat yürüyorum, bazen Max’la veya başka bir arkadaşla. Sonra ailemle akşam yemeği yiyorum (üç kız kardeşim var, biri evli, diğeri nişanlı, diğerlerine duyduğum sevginin az olduğunu sanma, ama en sevdiğim bekar olanı); ardından akşam on buçukta (ama çoğu kez on bir buçuktan önce olmuyor) yazmaya oturuyorum ve gücüme, niyetime ve şansıma bağlı olarak, gece bir, iki ya da üçe kadar çalışıyorum, hatta bir defasında sabah altıya kadar sürmüştü. Daha sonra yine yukarıda bahsettiğim gibi egzersiz yapıyorum, ama elbette kendimi fazla yormadan; yıkanıyorum ve sonra da genelde kalbimde hafif bir ağrı ve mide kaslarımda seğirmelerle yatağa gidiyorum. Sonra uyuyabilmek için akla hayale gelebilecek her türlü çabayı gösteriyorum. Aslında imkansızı başarmaya çalışıyorum, çünkü insan aynı zamanda hem işini düşünüp hem de uyuyamaz. Hele ki bir yandan da kesinlikle cevabı olmayan tek soruyu, yani ertesi gün senden bir mektup gelip gelmeyeceğini ve gelirse ne zaman geleceğini tam olarak çözmeye çalışırsa.
    Felice'ye Mektuplar,Franz KAFKA
  • Ben bir Ayten'dir tutturmuşum oh ne iyi
    Ayten'li içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel
    Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
    Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
    Şarkılar söylüyorum
    Şiirler yazıyorum Ayten üstüne
    Saatim her zaman Ayten'e beş var
    Ya da Ayten'i beş geçiyor
    Ne yana baksam gördüğüm o
    Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor

    Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
    Günlerden Aytenertesidir
    Odur gün gün beni yaşatan
    Onun kokusu sarmıştır sokakları
    Onun gözleridir şafakta gördüğüm
    Akşam kızıllığında onun dudakları

    Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
    Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
    Bir kadeh de sizinle içeriz Ayten'li
    İki laf ederiz
    Onu siz de seversiniz benim gibi
    Ama yağma yok Ayten'i size bırakmam
    Alın tek kat elbisemi size vereyim
    Cebimde bir on liram var
    Onu da alın gerekirse
    Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem
    Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
    Parasızlık da bir şey mi
    Ölüm bile kötü değil
    Aytensizlik kadar

    Ona uğramayan gemiler batsın
    Ondan geçmeyen trenler devrilsin
    Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
    Kapansın onu görmeyen gözler
    Onu övmeyen diller kurusun
    İki kere iki dört elde var Ayten
    Bundan böyle dünyada
    Aşkın adı Ayten olsun
  •  

    SULTAN SELAHADDİN EYYUBİ (1138-1193)                  

        Selahaddin Eyyub bin Yusuf  (el-Melik el-Nasır Ebu'l Mu?affer Selahaddin Yusuf bin Necmeddin Eyyub)
      1138 yılında Tikrit’de dünyaya gelmiştir . ( Bugün ki Irak da  Dicle Nehri kenarında kurulmuş bir kasaba ). Selahaddin’in hangi etnik unsura ait olduğuna dair bir kaç tez : İbni Haldun Selahaddin’den neredeyse 200 yıl sonra   1375 yılında yazdığı Mukaddime adlı eserinde belirttiği üzere Selahaddin Eyyubi'nin atalarının, Yemen'in Himyeri vilayeti eşrafından Hezbâniyye Kürtlerinin Ravvadi aşretine mensup Araplardan olması  ve bu aşiretin Himyeri bölgesini yüzyıllarca yönetmiş olan Devs hanedanına akraba olmasıdır. Tarihçi Yakubî'nin bir kaydına göre de Revadi Kürtleri, Revvad b. El-Musanna el-Ezdî'den gelir ve bu şahıs da 758 yılında Basra'dan Azerbaycan'a yerleştirilen Yemen Araplarındandır. Zeki Velidi Togan da Eyyubilerin önce Kürtleşmiş sonra da Türkleşmiş bir cenubî Arap sülâlesinden olduğunu desteklemiştir.  Bir başka  Arap Tarihçisi Ebu Farac  Selahadin’in ailsesini  bugün ki Azerbaycan sınırılarında bulunan Davin’den gelen  bir Kürt ailesi olarak belirtir. (Ebul Farac Tarihi (Türk Tarih Kurumu Basımevi Cilt II, Sayfa 401 – 1950) Avrupalı tarihçilerin birleştiği nokta ise Selahaddin’in Kürtlüğü konusudur


     
    Ait olduğu Revadi Kürt Aşireti,  Şeddadi  Kürt Devletine tabi olarak Güney Kafkasya’da varlığını sürdürmekteydi.  ( Bugün ki Ermenistan ile Azerbaycan’ın kesiştiği bölgeler ).   1071 Malazgirt Savaşı’nda Müslüman olmalarından dolayı Selçuklular ile beraber savaşa girdikleri konusunda çoğu tarihçi birleşir. Keza bu savaşın ardından Anadolu’ya ve  daha güney kesimlere yapılan göç dalgasına Selahaddin’in ataları da katılır.
    Dedesi Şadi,  Revadi Kürt Aşireti’nin reisi konumundaydı ve Büyük Selçuklu komutanları ile arası oldukça iyi durumdaydı. Hatta  Minosrky’e göre Necmeddin Eyyub’in Tikrit Bölge komutanlığına getirilmesinde Şadi’nin yakın arkadaşı olan Bağdat Valisi Bihruz’dan ricasının etkisi vardır. Bu sırada Selahaddin’in  amcası Şirkuh’da Suriye hüküm süren Selçuklu Atabeylerinden  İmameddin Zengi ve daha sonra yerine geçen Nureddin  Zengi’nin ordusunda  üst  düzey bir askeri rütbeye sahip idi . ( Şirkuh : Farsça dağ aslanı demektir ) . Necmeddin Eyyub biraz daha dini ve siyasi kişiliği ile ön plandayken Şirkuh ise  askeri açıdan gösterdiği yiğitlik ile ön plandaydı. İleride görüleceği üzere Selahaddin’in   hem dini hem de askeri yapısını kimlerden aldığı daha kolay anlaşılır.
    Ebu Farac,  Necmeddin ve Şirkuh’un  İmameddin Zengi’nin komutasına geçmelerini farklı bir biçimde açıklar. Farac’a göre : Şirkuh Bağdat Valisi Bihruz’un  çok sevdiği bir Hristysan’ı öldürmesi sonucu iki kardeş şehri terketmek zorunda kalmışlardır.  Gibb’ göre ‘’ İmadeddin Zengi'nin ordusu 1131'de Karaca el-Saki tarafından mağlup edildi ve Zengi, Tikrit'e sığındı. Selahaddin'in babası Necmeddin Eyyub ve amcası Esedüddin Şirkuh  Zengi'ye yardım etmiş ve Tikrit'te hapsedilen Aziduddin el-Mustevfi'nin kaçmasını sağlamışlardır.[ Bunun üzerine Bihruz ile araları açılmış, buna mukabil Musul ve Halep Atabeyi Zengilere yaklaşmışlardır. Şirkuh'un bir Selçuklu yüksek memuru öldürme olayından sonra iki kardeş Zengi'ye başvurmuş ve 1138'de görevinden alınan Necmeddin Eyyub ve ailesi İmadeddin Zengi'nin hizmetine girmiştir.’’(Sir Hamilton Gibb, "The Life of Saladin from the Works of İmad ad-Din and Baha ad-Din," Oxford, Clarendon Press, 1973.)
    Annesi  Selçukluların Harim emiri Şihabeddin Mahmud ibn Tokuş el-Harim'un kızkardeşidir.  Ailesi  Selahaddin oğduktan birkaç gün sonra malum durumlardan dolayı Tikrit’ten ayrılmak zorunda kalmışlardır.  Babasına İmameddin Zengi tarafından idaresi verilen Baalbek ve Şam’da çocukluğu geçmiştir. Askeri alanlardan çok dini eğitimine  önem vermiştir. Daha önce bahsettiğimiz gibi askeri yönleri daha çok yirmili yaşlarında ortalarında  amcası Şirkuh’un etkisi ile gelişecektir.
    Büyük Selahaddin’in doğuşu , İmameddin Zengi’den sonra Zengi  Hanedanlığı’nın başına geçen Nureddin’in Mısır’daki iç karışıklıklar ve Haçlı tehlikesi sonrası kendisinden yardım isteyen Mısır Halifesini yardım cevabına karşılık Şirkuh’u Mısır’a göndermesi ile başlar. 1163 yılında Şirkuh Mısır’a hareket eder ve bu sırada 25 yaşında olan Selahaddin’de amcasının yanında bu göreve katılır. Burada ilk  parlak zaferi İskenderiye’ye yapılan bir Haçlı Seferi’nde  amcası Şirkuh’ın savunduğu kanadın yenilmesine rağmen ordunun sol kanadında Kürt Süvari birliklerini yöneten Selahaddin’in zafer kazanmasıydı .
    1169 yılında Fatımi Halifesi veziri Şavar’ın saltanatını devam ettirmek için Haçlılarla iş birliğine girdi. Şirkuh hem  Haçlılar ile hem de Fatımiler ile mücadele etmek zorunda kaldı. Daha sonra Şavar’ı ihanetinin cezası olarak öldürttü. Olaydan iki ay sonra ise kendisi vefat etmiştir. Bu siyasi konjoktür’de  31 yaşındaki Selahaddin Mısır vezirliğine  getirildi.
    1171 yılına gelindiğin de Mısır Şii Halifeliği’ne son verek Abbasilere  bağlılığını ilan etti. Fakat  1174 yılında Nureddin’in vefatına kadar Zengi’lere tabi kalmıştır.  1177 yılında  Kudüs’ü alma girişiminde bulundu fakat yapılan savaşta IV.Boudin’e yenildi. Bu mağlubiyet sonrası öncelikle bölgesinde  hakimiyetini tesis etme faaliyetlerine girişti. Özellikle  Müslümanların hac yolarını güvence altına alması, tüm İslam camiası içinde Selahaddin’in popülaritesini üst seviyeye getirmişti . Endülüs’ten hac görevini yapmak için yola çıkan ünlü seyyah İbn Cubeyr geçtiği yollardaki sükûnet dolayı Selahaddin’i övmekten geri durmaz ve onun İslam dünyasının kurtuluşu olarak görür.( İbn Cubeyr , Sıhle )

     

     HİTTİN SAVAŞI  1187
     Selahaddin, Kudüs’ü almaya daha önce de kalkışmış idi, fakat aldığı mağlubiyetten iyi ders çıkardığından bu fethi aşamalar ile  gerçekleştirme yoluna gitti. Öyle ki Kudüs yakınlarında ki su kuyularını kapatarak şehri susuz bırakmak gibi önemli planlar ile kuşatmanın kırılmasını  sağladı. Aylar süren kuşatma 2 Ekim 1187 yılında sonra erdi ve şehir 88 yıl sonra Müslümanların eline geçmişti. Bu durum İslam dünyasında Selahaddin’i en yüksek siyasi figür haline getirmişti.  Bundan sonraki hayatında da özellikle Haçlılar ile savaşlar ile geçmiştir.
    III. Haçlı Seferinde , İngiliz Kralı Richard ( Aslan Yürekli Richard ) ile mücadelesi uzun ve  iki tarafı da tüketen bir savaşlar silsilesi oldu. Bu iki hükümdarın savaşı Avrupa’da en çok  anlatılan halk hikayeleri arasında gösterilmiştir. Yaşamının son yıllarında Selahaddin, Şam’a çekildi. 1193 yılında burada vefat etti Türbesi bu şehirdedir. Öldükten sonra  oğulları toprakları aralarında paylaştı ve bu büyük hükümdarın mirasını kısa zamanda yok etmeyi başardı.
    Ordusunda Türklerin hayli fazla olması, Annesi’nin  Türk olması ve  erkek kardeşinin adının Türk ismi olan Tuğtekin olması  bazı  Türk tarihçilerini Selahaddin’in hemen Türk olduğuna  dair ucuz bir kanaate itmesi bilimsel açıdan kolaya kaçmaktan öte değildir. Nitekim  o mantalite ile gidersek 36 Osmanlı Padişah’ından kaç tanesinin isminin Türkçe  ve annesinin Türk olduğu sorusunu sormak da fayda vardır.
     

    Salih ÇAKIR