• Çoğu insan özel mülkiyetin kaldırılması durumunda kendi kişisel mülkiyetinin- kıyafetlerinin, kitaplarının, mobilyalarının ve hatta eşinin- elinden alınıp “kamulaştırılacağını”düşünür. Nitekim günümüzde eş değiştiren çiftler siyasi açıdan muhafazakar görüşleri paylaşanlar da karılarını “paylaşıma açmaya” başladılar.
    Marx ve diğer sosyalistler kişisel mülkiyetin veya kişinin kullandığı şeylerin kamulaştırılması gibi aptalca bir şeyi hiç bir zaman önermemişlerdir; onlar sermayenin mülkiyetine, yani sermaye sahibine toplumun istemediği metaları üretme ve kendisi işçiye işini “verdiği” için şartlarını ona dayatma imkanı sunan üretim araçlarına işaret etmişlerdir.
  • Hayat günden güne daha telaşlı ve süratli
    akmaya başlıyor, onlar çiçekten çiçeğe uçuşan arılar gibi hızla kitaptan kitaba atlıyorlardı.
  • 316 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    John Steinbeck bizleri yine 1930’lu yılların Amerika’sına götürüyor. Ekonomik bunalımların had safhada olduğu, işçi sınıfının ezildikçe ezildiği, öte yandan sermaye sahibi birkaç yüz kişinin zenginleştikçe zenginleştiği bir garip dönemdir bu. Geniş perspektiften bakıldığı zaman yazarın bir başka kitabı olan ‘Gazap Üzümleri’ ile birçok ortak noktası olduğu görülebilir.
    Olayın kahramanları o dönemlerde ‘kızıllar’ diye nitelendirilen komünist iki arkadaştır. Mac yıllardır komünist parti üyesi olarak işin kurdu iken, Jim partiye yeni katılan bir çaylaktır. Bir süre hapiste kalan Jim hayatını anlamlı kılacak bir dava aramaktadır. Neden katıldığını da şu şekilde açıklamaktadır.
    “…O hücredeki beş kişi de aynı koşullarda yetişmişti. Bazılarının hali daha bile kötü. Hepsi de öfkeliydi ama bu başka tür bir öfkeydi. Bir patrona ya da bir kasaba yönelik değildi öfkeleri. Patronlar sisteminin bütününden nefret ediyorlardı. Bu farklı bir şeydi. Aynı türden bir öfke değildi. Burada başka bir şey vardı Mac. Bir kere umutsuz değillerdi. Sakindiler ve bir faaliyet içindeydiler; kafalarının gerisinde, nefret ettikleri sistemden önünde sonunda kurtulacakları inancı vardı. Bu adamlarda bir tür huzur vardı diyorum sana.”
    Yazar, olay örgüsü etrafında Jim karakterinin nasıl adım adım gelişerek bir dava adamına dönüştüğünü başarılı bir şekilde okuyucuya gösterir.
    Torgas Vadisi elma bahçeleriyle dolup taşan bir bölgedir. Elmalar olgunlaştığı zaman mevsimlik işçiler getirilir ve elmalar toplatılır. Ancak işçiler çok zor şartlar altında çalışmaktadırlar. Kampları pislikten geçilmemektedir, günlük kazançları karınlarını dahi doyurmamaktadır. Tüm bunların üstüne toprak sahipleri işçi ücretlerinde indirim kararı alınca işçiler çılgına dönerler. Bu durumu halkın kitlesel uyanışı için fırsat bilen Mac ve Jim büyük bir grev başlatmak için Torgas’a giderler. Halkı örgütlemek ve bir arada tutmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Özellikle Mac işçilerin birliğini sağlamak adına etik kaygıları dahi göz ardı etmektedir. Onun için birkaç grevcinin ölmesi işlerine gelir. Çünkü bu halkın kenetlenmesini sağlar. Bu noktada kitaptan çok güzel bir anekdotu eklemeliyim.
    Mac ve Jim işçi liderinin hamile kızına doğum için yardım etmektedirler. Mac orada bulunan bütün işçilerden bez parçası ve sıcak su ister. Herkes elindeki bezi ya da elbisesinin bir parçasını kesip verir. Uzun uğraşlar sonucunda doğum gerçekleşir. Mac doğum sonrası temiz veya kirli bütün bezlerin yakılmasını ister ve Jim ile aralarında şu diyalog yaşanır;
    “-Bütün bezleri kullanmadığın halde…” diye sordu Jim. “London’a neden hepsini yakmasını söyledin?” “-Anlamadın mı? Bir parça bez veren herkes bu işte bir payı olduğunu düşündü. Hepsi bebek için bir sorumluluk duydu. Bebek onlara da aitti artık, çünkü doğumuna katkıları olmuştu. Bezleri geri vermek bu bağı kesmek olurdu. Birisini hareketin parçası yapmanın en iyi yolu ondan bir şeyler almaktır. Bahse girerim, hepsi şu anda kendini çok iyi hissediyordur.“
    Mac ve Jim’in gayretleriyle grev gerçekleştirilir ve devam etmesi için türlü engelleri aşmaları gerekir. Vadide tekel konumundaki toprak sahipleri grevcileri yıldırmak için ellerinden geleni yaparlar. Yeni işçiler getirtirler, sahibi oldukları gazetelerde grevciler aleyhine propaganda yaparlar, polis gücünü kullanırlar. Hatta ağır şiddet olaylarına başvururlar. Bunlar işe yaramayınca büyük toprak sahiplerinden biri grevcilerle anlaşmaya gelir;
    “Bir evim ve çocuklarım var,” dedi. “Çok çalıştım. Benim sizlerden bir farkım olduğunu sanıyorsunuz. Beni de bir işçi olarak görmenizi isterim. Her türlü işte çalıştım ve kazandım. Aranızda radikallerin çalışma yaptığını duyduk. Buna inanmıyorum. Amerikan ideallerine sahip bir Amerikalının radikallere kulak vereceğine inanmıyorum. Hepimiz aynı gemideyiz. Zor zamanlardan geçiyoruz. Hepimiz geçim derdi peşindeyiz ve birbirimize yardımcı olmak zorundayız.”
    Ülkemizdeki zengin sermaye sahiplerinin de dilinden düşmeyen bu argümanlarla işçi sınıfını grevlerinden vazgeçirmeye çalışırlar. Ancak işçiler pes etmez. İşçilerin mücadelesini okurken İsmet Özel’in şu mısraları canlanır gözümde;
    “Ben merd-i meydan
    Yani toprağın ve kanın gürzü
    Güllerin bin yıllık mezarı bendedir
    Yukardan bakarım efendilerin pusatlarına
    İnsanların bütün sabahlarını merak ederim
    Gök hırpalanmaktadır merakımdan
    Itır kokan benim yumruklarımdır
    Benim kavgamdır o, aşk diye tanınan
    Alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara
    Vurulsun kösleri şu gavur sevdamızın
    Vursun isyanın bacısı olan karanlığa
    Zülküf de vursun
    Yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim”
    Mac ve Jim kurtarmak istedikleri halkın kendilerine düşmanca yaklaşacaklarının farkındadır. Çünkü halka ‘kızıl’ nefreti aşılanmıştır. Mac “siz nesiniz?” gibi bir soru ile karşılaşınca şöyle cevap verir;
    “Nasıl baktığına bağlı. Eğer otuz bin dönüm toprağa ve bir milyon dolara sahipsen kızılların alayı orospu çocuğudur. Ama London için, bir işçi için onlar, domuz gibi değil, insan gibi yaşamanız uğruna size yardımcı olmaya çalışan insanlardır, anlıyor musun? Elbette siz haberleri gazetelerden okuyorsunuz, gazetelerin patronları toprak ve para sahipleridir, bu yüzden bizler onlara göre orospu çocuğu oluyoruz, anlıyor musun? Bizi tanıdın ve öyle olmadığımızı gördün. Kararını kendin vermelisin.”
    Kitapta komünizm güzellemesi gözümüze çarpıyor. Elbette bir sempati duymamak elde değil. Ancak ihtiyatı elden bırakmadan okunmalı. George Orwell’ın Hayvan Çiftliği kitabını hatırlamalı ve gücü elinde bulunduran komünistlerin, en azılı kapitalistlerden bile beter olabileceklerini unutmamalıyız. Global bir hareketlenme amaçlayan sosyalistler iyi niyetli ve şirin gösterilseler de Steinbeck kapitalizm ya da komünizm taraftarı değildir. O olayları felsefi bir şekilde yorumlayan ve nereye varacağını merak eden bir gözlemcidir.
    Bitmeyen Kavga; işçilerin, toprak ve sermaye sahipleri karşısında birey olarak zayıf iken, birleştiklerinde herkesten güçlü bir dev oluşunu resmediyor. ‘On kişinin, bir kişinin kaldırabileceği yükün on iki mislini kaldırabileceğini’ söyleyen Mac durumu özetliyor aslında.
    Bitmeyen Kavga; işçilerin penceresinden dünyayı seyretmemizi sağlıyor.
    Bitmeyen Kavga; tüm bu hırgürün içinde ‘kendisi için bir şey istemeyen’, ulusunun ve ülkesinin refahı için hayatlarını ortaya koyan insanların davasını açıkça görmemizi sağlıyor. Bu fikirleri taşıyan insanların öcü olmadıklarını gösteriyor bizlere.
  • 384 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    “Siyasal bağımsızlık, adlî, ekonomik ve malî hayatımızı yok etmeye ve sonucunda yaşama hakkımızı ortadan kaldırmaya yönelmiş <Sevr Antlaşması> bizce YOKTUR!”

    Mustafa Kemal Atatürk (1921 - Atatürk’ün S.D.I1I, s. 16-17)

    *
    Uyarı: *Spoiler olma ihtimali olduğu iddia edilen bilgiler olabilir. Bunu kabul ederek incelemeyi okumaya devam edebilirsiniz...
    *
    ~Mustafa Kemal Atatürk~'ün adının olduğu yerde;
    "spoiler" değil
    olsa olsa "HAKİKAT" vardır! ~
    .
    Murat Ç
    *

    Mustafa Kemal bu konuşmayı yaptığında;
    Sakarya Meydan Muharebeleri ve Büyük Taarruz Başkomutanlık Meydan Muharebeleri kazanılmamış,
    Kocatepe’den meydanlara eğilip bakmamış,
    Sath-ı müdafaa ile düşmanı şaşırtmamış,
    Ordulara “İlk Hedefiniz AKDENİZ, İleri!” taarruz emrini vermemiş,
    İzmir düşman işgalinden kurtulmamış,
    Lozan imzalanmamış,
    Sevr masadan kalkmamış,
    İstanbul emperyalistlerden geri alınmamış,
    Bağımsızlık henüz timsal olunmamış,
    İngilizler ve Yunanlar limanları terk etmemiş,
    Ülke yabancı sömürgesinden kurtulmamış,
    Devrim başarılmamış,
    Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmamış,
    Hilafet ve Saltanat birbirinden ayrılarak Saltanat kaldırılmamış,
    Gümrü antlaşması imzalanmamış,
    Ankara Antlaşması imzalanmamış…


    Var olan durumdan istifade edip konuşmamış, işgal altında ki ülkede; yokluk içindeyken dayatılan sömürgeyi ve köleliği en başından reddetmiştir!

    Sarayın/sultanın yalakası olmamış, TAM BAĞIMSIZ bir ülkenin planını cephede yapmış, Milletin KENDİ kendisini yönetmesini, çalışan KÖYLÜNÜN üretmesini, Bilimin yolunda yeni nesillerin yetişmesini, KADINLARIN özgürlüğe kavuşmasını Anafartalar’da, Conkbayırın’da, Kocatepe’de, Katma’da, Trablusgarb’da aklına koymuştu!

    Sömürge değil, kendi ayakları üzerinde durabilen bir “TÜRKIYA” ifadesini kullandığında, Yunanlılar, Ankara yolundaydı…

    *

    Atatürk Etkisi;

    İFLASA ve İŞGALE karşı DİRENİŞİ ve KURTULUŞU yaratan etkidir!

    Atatürk Etkisini anlayabilmek için Cumhuriyet öncesi dönemi, Cumhuriyet mücadelesini, Cumhuriyet’in kurulduktan sonraki evresini iyi bilmek gerekir.

    Dünü anlamadan, bugünü anlamanın bir yolu yoktur. Cumhuriyet tarihini yalanlarla karalamak isteyenlere karşı, belgeli tarih okuyup, iftiralara cevap verebilmek, asla geri adım atmamak "Boynumuzun" borcudur!

    *

    Sürekli bir kıyas yapma eğilimi içinde olan her bireye sormakta fayda vardır;

    Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını vermek için toprağı kendi kanıyla sulamaya hazırken diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, savaştığı cephelerde, ulaşabildiği tüm kurumları telgraf yağmuruna tutarken ve uyarırken diğerleri ne yapıyordu?
    Peki Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’u ülkenin bağımsızlık planı olarak görürken, diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, ordu idaresinin Alman komutanlardan acilen alınması için telgraf üstüne telgraf yazarken, üst makamların rütbelileri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, tüm olumsuzluklara rağmen oradan oraya sürülürken, onu kendi hırsları uğruna harcamayı seçenler ne yapıyordu?

    Kimse kusura bakmasın, aynı dönem içinden Mustafa Kemal tüm özellikleriyle bütün kurmaylardan, devlet yetkililerinden, tüm düşünce ve fikirlerden ayrılıyor ve sıyrılıyorsa, bu onun karakterinden, ileri görüşlülüğünden kaynaklanıyordur. Diğerlerinin de ileriyi göremeyen, dönemin içinde yabancılara bel bağlamasından kaynaklanıyordur.

    Bir Yarbay düşünün Çanakkale’yi ilk başta kıyıdan savunmak gerektiğini söylüyor ve düşmanın çıkarma yapacağı yeri harita da çiziyor. Bir General düşünün ki bu savunma hattını gereksiz görüp, geriye çekiyor.

    Bu Yarbay; Mustafa Kemal iken, General ise; Alman Liman von Sanders’tir.

    Yarbay Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te Albaylığa terfi ettirilirken, 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grubu Komutanlığına getiriliyor.

    Bu durum neden önemlidir? Mustafa Kemal’in savunma hattı ilk başta uygulansaydı, düşmanın kıyıya çıkması engellenecek ve binlerce verilen kayıp önlenecekti. Bu plan uygulanmadığı için, binlerce şehit kanı toprağı sulamıştır. Bunun sorumlusu orduyu Alman Generallere teslim edenlerdedir. Almanların tek amacı, İngilizleri Çanakkale de daha fazla tutmak, kendi çarpıştıkları cephelerde savaşı kazanmaktır. Bizim erlerimiz, bir yabancının elinde oyuncak olmuştur. Kendi menfaatleri için kullanılmıştır… Bunu hala anlayamadınız mı? Bunu anlamamakta hala zorlanıyor ve tarihe yumuşak bir bakış atmak niyetinde misiniz? Bir karar, binlerce insanın boşuna ölmesine sebebiyet vermiştir, o yüzden geri dönüp baktığımızda, hata yapmıştır diyerek geçiştiremeyeceğimiz konularla doludur tarih!

    Bu çarpık düzenin biraz öncesine gidelim… Değinmeden olmaz, kısaca II. Abdülhamit Han’ı ziyaret edelim.

    *

    II. ABDÜLHAMİT

    Zor bir dönemde tahta geçti,
    Operadan hoşlanırdı,
    Polisiye kitapları severdi,
    Fransızca bilirdi,
    Döneminde imzalanan 1878 Berlin Antlaşması ile;
    Batum, Ardahan, Kars, Oltu, Kağızman Ruslara,
    Kotur Kazası ve civarı İran’a,
    Bosna Hersek, Avusturya’ya bırakıldı,
    Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız oldu,
    Kıbrıs ve Mısır kaybedildi,
    Ondan önce 1854’te ilk dış borç alındı,
    1881’de Duyunu Umumiye idaresi kuruldu,
    İflas eden ekonomi için milyonlarca borç alındı,
    Yüksek faizle geri ödemeler yapılmaya çalışıldı,
    Köylü vergiye bağlandı,
    Döneminde 13 dış borç anlaşması yapıldı,
    Borçlar millete için değil,
    Yeni saray yapımında zevk için kullanıldı,
    Galata bankerlerine borçlanıldı,
    Saray yabancı elçiler tarafından kontrol altındaydı,
    Ordu Haliç’te çürütüldü,
    Suikast korkusuna herkesten şüpheleniyordu,
    Hatalı kararlar ile topraklar kaybedildi,
    Bazı topraklar masa başında kaybedildi,
    Baskı rejimi kurdu,
    Basın susturuldu,
    Sansür uygulandı,
    Devrimler, suikast, grev, cumhuriyet, vatan, millet gibi (…) sözcükler basında yasaklandı,
    TRT dizilerinde ki gibi değil,
    Gerçekte milyonlarca metrekare Osmanlı toprağı, onun döneminde kaybedildi,
    1908’de tahttan indirildi,
    II. Abdülhamit dönemi sona erdi…

    1905’te kendisine suikast düzenlendi,
    Belçikalı Edward Jorris yakalandı,
    İdama mahkum edildi,
    Yabancı baskısına dayanamayan II.Abdülhamit,
    Günümüzde PAPAZ’ı salanlar gibi dik duramayıp,
    Jorris’i güle oynaya gönderdi.

    Ne demiştik, dünü bilmeden, bugünü anlayamazsınız!

    Hafiyeler zamanıydı,
    II. Abdülhamit baskıyı artırmıştı,
    Her yerde sarayın/sultanın hafiyeleri vardı,
    Kitaplar yasaklıydı,
    Yayın yapmak suçtu,
    Mustafa Kemal öğrenciyken suçlamalarla karşı karşıya kaldı,
    Hapse atıldı,
    Suçlamalar kanıtlanamadı,
    Birkaç ay tutuklu kaldı,
    Dışarı çıktığında ise sürülecekti,
    Görev Yeri: Suriye olacaktı…

    Sürgün onun kaderi olacak,
    Vatan savunmasından ve Bağımsızlıktan geri adım atmayacaktı!

    *

    *** KUT’ÜL AMARE ve KATMA ZAFERİ ***

    Şimdi Kut’ül Amare Zaferine bir göz atacağız, KATMA zaferi ile karşılaştırıp, milli bayramlarımızı kutlamamak için, alternatif kutlamalar çıkaranların, neyi kutladığını anlayacağız.

    Halil (Kut) Paşa İngilizlere karşı parlak bir zafer kazandı.
    Üç tarafı Dicle Nehri ile çevrili olan Kut’ül Amare doğru hamleler ve sabır soncunda İngilizlerin eline bırakılmadı. Irak topraklarında kazanılan bu zafer, günlerce kutlandı ve dillerden düşmedi. İngilizler, teslim oldu olmasına da bunu unuttu mu?

    Enver Paşamızın(!) hamleleri sayesinde, Halil Paşa’nın himayesinde ki ordunun yarısını, İran’a gönderdi. Türk gücü bu hamleden sonra zayıfladı. İngilizler bu durumu değerlendirmek için tüm imkanlarını seferber ederken, yanlış hamlenin bedelini ödeyeceğinden habersiz olarak Enver Paşa zafer sarhoşuydu. Bütünü görememek sorunu yaşıyordu.

    11 ay sonra İngilizler 22 Şubat 1917’de Kut’ül Amare’yi ele geçirdi. 11 Mart 1917’de de Bağdat’ı aldılar.

    Bu kaybın en baş sorumlusu Enver Paşa'dır.

    Şimdi bu konuyu neden anlattım? Kut’ül Amare ile ilgili bir çok yayın yapılıyor ve kitap basılıyor. Zafer güzel bir şeydir, kutlanır, hatırlanır, kahramanlıklar anılır, hep birlikte analım. Yalnız; 11 Ay sonra kaybedildiği neden hatırlatılmaz?

    Eğer bu gerçekten zaferse, neden bu bölge sınırımızda değil? Devamlılığı olmayan bir zafer, zafer midir?

    Gazi Paşa şöyle der;

    “Hiçbir zafer gaye değildir, zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için en belli başlı vasıtadır.”

    Peki Kut zaferi, ne işe yaramıştır? 11 Ay sonra kaybedilmiştir. Anlık olarak kazanılan, daha sonra kaybedilen yeri, milli bayramlara alternatif diye ortaya çıkartmak neyin göz boyamasıdır? Zaferi anlatanlar, Halil Kut Paşamızın ve şehitlerin ve gazilerin haklarına tecavüz etmiyorlar mı? Onları kullanmıyorlar mı? Durum ortadadır ve menfaat uğruna kullanılmaktadır. Siyasete alet edilmiştir.

    *** Mustafa Kemal ve KATMA Zaferi ***

    Atatürk, Katma Zaferini anlatırken “Türk süngüleriyle sınır çizdim” diyor ve bunu Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Türkiye’nin milli sınırlarını belirlemek için ben Türk süngülerinin çizdiği bu hattı ileri sürdüm” diyecekti.

    Katma Zaferi ile ilgili Fahrettin Altay Paşa;
    Yıldırım Orduları dağıldı. Ordu Komutanı Liman Von Sanders kaçtı. Cevat ve Mersinli Cemal Paşalar da ordu komutanlığını Mustafa Kemal'e bırakıp gittiler. Mustafa Kemal'in bu koşullarda “istila ordusunu” Halep civarında durdurması “hayrete şayan bir olaydır.” diyecekti.

    30 Ekim 1918’de Osmanlı Mondros ile teslim olurken, Mustafa Kemal teslim olmayacaktı, o hiçbir zaman teslim olmadı. I. Dünya Savaşı’nın son muharebesini o kazandı. Son milli sınırları SÜNGÜLER ile çizdi.

    “Türk Ordusu'nun geri çekildiğini düşünen İngiliz-Arap kuvvetleri, 26 Ekim 1918'de saldırdılar. Ancak hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar, yenilip geri çekildiler. Atatürk, çok güçlü bir İngiliz atlı tümenini geri püskürterek I. Dünya Savaşı'nın son muharebesini kazandı. Böylece 19 Eylül 1918'de Yafa'nın kuzeyinde başlayan İngiliz saldırısını, 500 km'yi aşan bir ilerlemeden sonra, 26 Ekim 1918'de Katma bölgesinde; İskenderun, Beylan, Dir Cemal, Telrifat çizgisinde durdurdu. İki gün sonra Antakya'yı da kontrol etti.”
    (ATASE, Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, Sina-Filistin Cephesi, C.4, Kısım 2, s. 728 vd)

    Şimdi Kut ile Katma Zaferini neden anlattığımı anlamışsınızdır. Tarihimizi karşılaştırıp küçültmek ya da büyütmek gayesi değildir, tarihi yanlış anlatıp, insanları kutuplaştıranlara karşı bir cevaptır. Kronik kitap bu konularda çok başarılı, gündemi kaçırmıyor hemen kitap basıyor. Maşallah diyelim onlara…

    *

    *** YIKILIŞ VE KURTULUŞ ***

    Muazzez İlmiye Çığ , Atatürk Ve Sumerliler kitabında der ki;

    Türkiye'de Atatürk Devrimi'yle birlikte tam üç devrim birden yaptık.
    1- Rönesans,
    2- Sanayi Devrimi,
    3- Fransız Devrimi. #37051398

    Mustafa Kemal, bağımsız bir ülke kurma uğraşına girişirken, aynı dönemlerde Faşizm ve Bolşevizm dalgaları yayılıyordu. Hepsine set çekti ve bu topraklara özgü modernleşme atılımları ile, tam bağımsız, üreten bir Cumhuriyet kurdu.

    Mustafa Kemal’i anlamak, az zamanda yaptığı ÇOK ve BÜYÜK işleri bilmekten geçer.
    Mustafa Kemal’i anlamak, bir kitapla olmaz, Cumhuriyet döneminin öncesini ve sonrasını da anlamak gerekir,
    Mustafa Kemal’i anlamak, İZİNDEYİZ demekle de olmaz; hem de hiç olmaz, Fikirlerinin etrafında beyin fırtınası yaparak daha da büyütmek gerekir,

    Mustafa Kemal’i anlamak, sadece onu anlamakla da olmaz, en az bu kadroyu da anlamakla olur;
    *Dr. Reşit Galip,
    *Mahmut Esat Bozkurt,
    *Şükrü Saracoğlu,
    *Salih Bozok,
    *Albay Nazım,
    *Yarbay Mahmut,
    *Ali Kemal Efendi,
    *Rifat Börekçi,
    *Mazhar Müfit Kansu,
    *İbrahim Ethem Akıncı,
    *Asker Saime,
    *Eribe,
    *Türkan Baştuğ,
    *Mustafa Necati,
    *Vasıf Çınar,
    *Hasan Ali Yücel,
    *Ruşen Eşref Ünaydın,
    *Yunus Nadi,
    *Falih Rıfkı Atay ve niceleri…

    Mustafa Kemal fikir adamı idi, tek başına hiçbir şey yapmamıştır. Arkasında dev bir kadro vardır. Onu yalnızlaştıran aslında, bu isimleri saklayanlardır. Bilmenizi istemiyorlar, neler yapıldığını anlamanızı istemiyorlar, Cumhuriyet’in nasıl yokluk içinde kurulduğunu bilmenizi istemiyorlar, kısaca anlatarak bir günde kurulmuş hissi veriyorlar…

    Atatürk'ün kendisinin kurduğu ve özerk kurumlar olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu ne yapmaktadır? Neden Cumhuriyet dönemine ait kitapları tekrar basmamaktadır? Nedeni şu, kendi ayakları üzerinde dursun diye devletten bağımsız kurulan bu kurumlar, 1980'lerden sonra devlet himayesine alındı. Yani iktidara göre yayınlar çıkarmaya, Cumhuriyet döneminin yayınlarını tekrar basmamaya başladı. Türk Tarih Tezi sahaflarda ateş pahası ama TTK bu kitabı inatla tekrar basmıyor, basmak istemiyor!

    Mustafa Kemal’i anlamak için, Cumhuriyet’i anlamak gerekir.

    Ne haldeydik, ne hale geldik sorunu sorduğumuzda, Turgut Özakman şöyle diyor;

    "Kısacası ölüyorduk, dirildik; kulduk, vatandaş olduk; yarı sömürgeydik, tam bağımsızlığa kavuştuk; çağdışıydık, çağı yakaladık; dünyaya kapalı bir toplumduk, dünyaya açıldık; ikinci sınıf bir devlet muamelesi görürken, milletler ailesinin eşit bir üyesi olduk; her yerde ve her düzeyde saygı gördük; uygar dünyanın kamuoyu karşımızdaydı, yanımızda yer aldı; milli ekonomi ve planlı kalkınma dönemini açtık; Batı on yıl tek kuruş kredi vermediği halde, dürüst ve bilinçli bir yönetim sayesinde sanayi dönemini başlattık; birçok fabrika kuruldu; Osmanlı Devleti borca batıktı, bütün borçlarını son kuruşuna kadar ödedik; kıt kanaat geçindik ama tüm yabancı kurumları ve demiryollarını millileştirdik; yeni demiryolları yaparak yurdun batısıyla doğusunu, kuzeyiyle güneyini birleştirdik; sanata, kültüre, spora büyük önem verdik; onurlu, bağımsız bir dış politika izledik; bütün komşularımızla dostça ilişkiler kurduk." #29696994

    Yetmez ama kısa bir özet bile nefeslerimizi kesmeye yetiyor haliyle…

    *

    "Çözümleri, yaşadığımız hayatın içinden çıkardık. Hiçbiri sebepsiz değildir, hepsi hayat kadar güçlü gerekçelere dayanmaktadır."

    Bu söz o kadar büyük anlamlar içeriyor ki, etrafımıza baktığımızda her şeyde bu sözü görebilmemiz mümkün.

    Kahvesine atacak şeker bulamayan Atatürk, 1926 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nı kuracaktı.
    İstikbali Göklerde arayan Atatürk, 1936’da Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’nı kuracaktı,
    Savaşta silah bulamayan Atatürk, 1926’da Kırıkkale Mühimmat Fabrikası’nı kuracaktı,
    Kurtuluş Savaşını veren askerlerin halini bilen Atatürk, 1927’de Bünyan Dokuma Fabrikası’nı kuracaktı,

    Eskişehir Kiremit Fabrikası 1927’de,
    Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası 1928’de,
    İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası 1929’da,
    Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası 1930’da,
    Konya Ereğli ve Bakırköy Bez Fabrikaları 1934’te
    İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası 1934’te,
    Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası 1934’te,
    İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası 1934’te,
    Bursa Merinos Fabrikası 1935’de
    Ankara Çubuk Barajı 1936’da,
    Malatya Sigara Fabrikası 1936’da,
    Karabük Demir Çelik Fabrikası 1937’de,
    Divriği Demir Ocakları 1938’de,
    Sivas Çimento Fabrikası 1938’de kurulmuştur.

    Bu fabrikalar neyi ifade etmektedir?

    Batı tarafından sömürülen Osmanlı üretmemiş, tüketmiş, borçlanmış ve sömürge edilmiş, en sonunda fişi çekilmiştir.

    Genç Cumhuriyet ise, kısa vadede borçları kapatmış, yabancı sermayeli şirketleri millileştirmiş, üretmiş ve kalkınmaya başlamıştır.

    Bu fabrikalar, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ifade etmektedir!
    Şehit kanlarının boşa gitmediğini göstermektedir!
    Köylünün, çalışıp millete efendilik etmesini ifade etmektedir!
    Bu fabrikalar DİRENEN bir ülkenin Kaleleridir.

    Atatürk “Her Fabrika Bir Kaledir.” demiştir. Bu sözün haklılık payı o kadar yüksektir ki, bu sözü kavrayamamış olanlar değer bilememiştir.

    Batı 300 yıldır atılım yaparak gelişmiş ve modernleşmiş bir toplum olmasına karşın, Osmanlı bu durumdan çok uzaktı. Genç cumhuriyet 15 yılda yapılan atılımlarla arayı kapatmış, ekonomik alanda yükselme yaşanmış, üniversite reformları ile eğitim çağ atlamış, okuma yazma oranı harf inkılabı ile yükseltilmiş, yetişen öğrencilerimiz yurt dışına eğitimine “KIVILCIM” olarak gönderilmiş, “ALEV” olarak dönmüşlerdir.

    Cumhuriyeti anlamak için, her bir kıvrımı, her bir dokunuşu bilmek gerekir. Hissetmek, ait olmak, paylaşmak ve minnet duymak gerekmektedir.

    Yanında arkadaşları vardı, evet. Nutuk’ta çok önemli bir gerçeği söyler Atatürk;

    “Millî Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî yaşamın bugünkü cumhuriyet ve cumhuriyet yasalarına kadar gelen gelişmelerinde, kendi fikrî ve ruhî yeteneklerinin kavrayış sınırı bittikçe, bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir. Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş, bütün toplumumuza uygulatmak zorunluğunda idim.”
    1927 (Nutuk I, s. 15-16)

    Yavaş yavaş yaptı, Cumhuriyet’i içinde sakladı, soranlara cevap vermedi, ta ki ilan edeceği evreye kadar.

    Üst paragrafta Nutuk’tan yaptığım alıntı çok önemlidir. Yanındaki arkadaşlarının KAVRAYIŞ SINIRINDAN bahsediyor Atatürk. Nasıl ki, bugün "nasıl anlamıyorlar" diyorsak, o gün de anlaşılmıyordu.

    Mustafa Kemal Cumhuriyet derken, Saltanat diyorlardı,
    Mustafa Kemal Özgür Kadın derken, onlar perdeler arasında kadın istiyordu,
    Mustafa Kemal Üretelim derken, onlar borç alalım diyordu,
    Mustafa Kemal Geldikleri Gibi Giderler derken, onlar Amerikan ve İngiliz Mandası diyordu,
    Mustafa Kemal Tam Bağımsızlık derken, onlar yapma etme İzmir’i de mi alacağız diyordu,
    Mustafa Kemal Eğitim derken, onlar medrese diyordu,
    Mustafa Kemal Bilim derken, onlar halife diyordu,
    Mustafa Kemal Modern Türkiye derken, onlar hilafet istiyordu,

    Yanında olan insanlar kısım kısım, fikir fikir ona karşı çıkmıştı. Onları idare etti, dereyi geçmesi gerekiyordu.

    Yaptığı birçok şeyi tabi ki onunla yola çıkanlarla yaptı, ama;
    Birçok yeniliği ve gelişimi de ONLARA RAĞMEN yaptı!

    *

    *** LOZAN ***

    Özellikle LOZAN’ın hala anlaşılamadığını görüyoruz. Bu kitap özelinde bilerek konu etmedim, çünkü LOZAN’a yakışır bir inceleme, LOZAN ile ilgili bir kitapta olmalı.

    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Kuyruk acısının farkındasınız değil mi? Lozan işte böyle bir anlaşmadır. Lozandan önce kaybedilen toprakları ve ada ve adacıkları bilmeyenler ilk önce onları öğrenmeliler. Torun tombalak lafları ağızlarından düşmüyor ama soru sorduğunuzda “sen benim ceddime” diye başlıyorlar. Neyse…

    Mondros, Sevr ve Lozan ile ilgili başka planlarım var, şimdilik affınızı istiyorum.

    *

    Mustafa Kemal Atatürk
    Kuldan birey,
    Ümmetten millet,
    Saltanattan Cumhuriyet yaratmıştır.
    Bugün yapılmak istenen şey,
    Bireyden Kul olması, Milletten ümmet olması, Cumhuriyet Rejiminin Saltanat vari bir rejim halini almasıdır.
    FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR bireyler yetişmesi için bize en büyük eserim dediği Cumhuriyet’i bırakan Atatürk’e karşı, onu anlayan ve fikirlerini kendisine rehber edinen Türkiye Halkı, gerçek anlamda bu saçmalığı yer mi?
    Yiyenlere afiyet olsun, CUMHURİYET evlatları buna izin VERMEZ!
    İçiniz müstereh olsun!

    *

    Kitap içeriğinde olan ama değinmediğim, Hitler ve Mussolini konusunu başka incelemelerde detaylıca anlatıyorum, o yüzden incelemeyi uzatmak istemedim. Hitler ve Mussoli’nin kadınlar hakkında ki görüşlerinden iki alıntı paylaşıp, Özdemir İncenin Cumhuriyet kadınlarımıza sorduğu soruyu, ben de okurlarımıza sormak istiyorum.

    Mussolini;
    "Çalışan kadın, erkeğin işsiz kalmasına neden olmaktadır." #40425413

    Hitler;
    "Nasyonel Sosyalistler, kadınların politik hayatta konumlanmasına yıllarca karşı çıktık, çünkü bize göre bu değersiz olurdu." #30664054

    Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini Etkisi Batılı kadına adeta “cehennem” hayatı yaşatırken aynı dönemde Türkiye’de ATATÜRK Etkisi, Türk kadınını bin yıllık zincirlerden kurtarıp ÖZGÜRLEŞTİRİYORDU.

    O zaman şu soruyu soralım;

    "Ruh ve Kafa sağlığı yerinde bir kadın kendisini esaretten kurtaran bir yasa yapan Cumhuriyet'e nasıl karşı olur?" #36123811

    *

    Sinan Meydan ‘ın belgelerle yazdığı kitaplar, birçok kıyıda köşe kalmış konuyu gün yüzüne çıkartıyor. Kendisine yazdığı bütün eserleri için teşekkür ediyorum. Cumhuriyet’in ilk döneminde Falih Rıfkı Atay vardı, ben ona Atatürk’ün kalemşörü diyorum, bizim dönemimizde ise Sinan Meydan var!

    *

    Ve Unutmadan;

    "Bu toprakların kötü kaderini değiştiren etki;
    Mustafa Kemal Atatürk Etkisidir." #40428206

    Ve son olarak, diyeceğim o ki;

    "Bu topraklarda yaşayan aklı başında birinin
    -eğer cahil veya hain değilse-
    Atatürk'e düşman olması mümkün müdür Allah aşkına?" #28672371

    Sinan Meydan

    *

    İncelemeyi okuduğunuz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Bu kitabı okumadan önce Yüzyılın Kitabı-Yüzyılın Lideri nı okuyunuz. Atatürk Etkisi, bu kitabın devamıdır.

    10/10

    *

    Kitap içerisinde bulunan kaynakça kitapların bir çoğuna sahibim. Bu kitapların bir kaçını sizler içinde ekliyorum;

    Mustafa Kemal Atatürk - Nutuk ve Atatürk'ün Bütün Eserleri

    Falih Rıfkı Atay - Çankaya

    Cahit Kayra - 1923 - 1950 Devletçilik Altın Yıllar

    İsmail Yavuz - Mustafa Kemal'in Uçakları

    Lord Kinross - Atatürk

    Afet İnan - Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler

    Şerafettin Turan - Mustafa Kemal Atatürk-Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik ve Türk Devrim Tarihi (1. Kitap)

    Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)

    İlave olarak;

    Cengiz Özakıncı - Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    Kansu Şarman - Türk Promethe'ler

    Arnold Reisman - Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk'ün Vizyonu

    Murat Bardakçı - Yıkılış ve Kuruluş, Clt

    Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu

    Erol Mütercimler - Fikrimizin Rehberi

    (...)
  • Batı'daki sosyalistler, arasıra, toplumun büyük öneminden,
    sanki onlar da aynı fikirdelermiş gibi söz ederler; ancak nadiren
    öyledirler. Örneğ'in, uzak bir yere göç eden bir adamın karısını
    ve çocuklarını birlikte götürmek istemesini doğal bulurlar. Çok
    daha katı olan Doğu komünistleri ise bunu sadece bir duygusallık
    olarak algılar. Çocuklarına devletin bakacağını, gideceği yerde
    eskisini aratmayacak yeni bir eş bulabileceğini söylerler.
  • İslam-demokrasi tartışmalarında demokrasiye yapılan itirazların ana eksenini “hakimiyet” kavramı oluşturmaktadır. Geleneksel İslam siyaset doktrinine göre, hakimiyet Allah’ındır ve kanun koyucu da O dur. Bu anlayışın bize tarif ettiği siyaset teorisi, teokrasidir. Dolayısıyla yöneticiler Tanrı adına O’ndan alınan güçle devleti yönetirler. Oysa Tanrı adına değil, ümmetten alınan yetkiyle ümmetin yönetimi esas olmalıdır. İdeal İslam toplumunda egemenliğin halka ait olması esastır.

    Hakimiyet kavramının daha sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi için meseleye  Prof. Dr. Ali Bardakoğlu Hoca’nın şu tespitiyle başlamakta yarar var: “Literatürde sıkça tekrarlanan ve naslardan atıfları da bulunan ‘hakimiyetin Allan’a ait olması’ esası, itikadi bir ilkeyi ve bunun uzantısı kozmolojik bir vakıayı ifade ettiği gibi, ‘hakiki kanun koyucunun (şari) Allah olduğu’ fikri de siyasal iktidarın mutlak otoritesini hukukun temel ilkeleriyle sınırlandırmayı ve yasamaya normatif bir güvence, yönetime ahlaki bir sorumluluk getirmeyi hedefler.”

    ***

    İslam’da bir ruhban yapısının olmadığı dikkate alındığında, Allah’la insan arasında bir otoritenin varlığından söz edilemez. Yani hiçbir kişi ya da kurum, siyasal alanda Allah’ın egemenliğinin temsilcisi olduğunu iddia ederek ümmet üzerinde keyfi bir otorite tesis edemez.

    İslam toplumlarının yaşadığı tarihsel tecrübelere bakarak söylemek gerekirse, yüzyıllar içinde farklı yönetim modelleri ortaya çıkmıştır ancak bunların hiçbirisini din referanslı bir devlet olarak tanımlamak doğru değildir. Çünkü gerek Kur’an’da, gerekse Hz. Peygamberin sünnetinde devletin doğasına ilişkin bir tanım bulunmamaktadır. Dolayısıyla oluşan devlet yapıları, doğal olarak her dönemin toplumsal, siyasi ve ekonomik şartlarına uygun hükümet biçimleri olarak ortaya çıkmıştır.

    Maalesef İslam toplumlarında din-siyaset ilişkisi Kur’an’ın evrensel mesajı çerçevesinde değil, geleneksel İslam kültürünün telkin ettiği bir çizgide geliştiği için ‘hakimiyet’kavramı üzerinden teokratik devlet modelleri üretilmiştir.

    Müslüman dünyada demokrasiye karşı gelişen reddiyeci tavrın temelinde de bu anlayış yatmaktadır. Çünkü Kur’an’ın mesajı geleneksel İslam kültürü esas alınarak yorumlanmıştır, bu yüzden de Müslüman gelenek halk egemenliğine yabancıdır.

    Siyasi hakimiyetin insana/halka ait olamayacağını ileri sürenler genellikle, “Kim Allah’ın indirdiği hükümlere göre hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.(Maide:45) ayetini delil olarak göstermektedirler. Oysa Kur’an’da zikredilen pek çok ayetten anlıyoruz ki, Allah’ın yöneticilerden istediği adalet ve hakkaniyetli yönetimdir. Hükmetme gücü olmayanlardan ‘adaletli davranma’istenmeyeceğine göre, Allah siyasi egemenlik hakkını insanlara vermiştir ve onlardan adaletli davranmalarını istemektedir.

    ***

    “Kur’an’a Yabancılaşma Süreci”kitabında Kur’an’da geçen ‘mülk’ kelimesine ‘hakimiyet’ ve ‘hüküm’ anlamı vererek, egemenliğin yalnızca Allah’a ait olduğunu düşünenlerin bulunduğunu belirten Prof. Dr. Ali Akbulut şöyle diyor: “Söz konusu kavramı Mutlak egemenlik anlamında değil de siyasi egemenliğe tahsis edersek, bu durumda insanları idare eden ve yöneten Allah olur ki Kur’an’ın diğer ayetleriyle, hatta bizzat geliş gerekçesiyle çelişir. Hiçbir insanın, Kur’an’ın bir ayetini diğer ayetine aykırı olacak şekilde anlama, yorumlama hakkı ve yetkisi yoktur.”

    İslam toplumlarındaki bir başka sorunlu yaklaşım da halk egemenliğine dayalı bir sistemin, insanı insana kul edeceği gibi yanlış bir kanaatin oluşmasıdır. Oysa tam aksine bireyin özgür iradesine dayalı olan demokratik sistem, insanı yöneticinin kulu olarak değil, özgür ve sorumlu bir varlık olarak tanımlar. Şu bir gerçek ki Müslüman dünyadaki radikaller de, laikler de, sosyalistler de esas itibariyle demokrasiye karşıdırlar, çünkü hepsinin içine doğduğu ve beslendiği kaynak, geleneksel İslam kültürüdür.
    Mehmet Ocaktan
  • Bir kabulle başlıyorum: İnsan soyu içinde yer alan çeşitli gruplar arasındaki temel ayrımları inceleyen bütün politik ve ekonomik teorilere rağmen, sınıf ve ırk ayrımlarına rağmen, kadın hakları ve erkek hakları arasına çekilen bütün suni sınır çizgilerine rağmen, bu farklılıkların buluşabileceği ve uyumlu bir bütünlük oluşturabileceği bir nokta olduğuna inanıyorum.

    Bununla bir barış anlaşması önermek istemiyorum. Birbirine zıt, çelişen çıkarların etkisiyle oluşan ve bugün kamu hayatımızın bütününe hakim olan genel toplumsal düşmanlık, ekonomik eşitlik temellerinde yükselen yeni bir toplumsal örgütlenmenin gerçekleşmesiyle yokolacaktır.

    Cinsler ve kişiler arasında barışın ya da uyumun gerçekleşmesi ille de insanların yüzeysel bir şekilde eşitlenmesine bağlı değil; ne de bireysel özelliklerin ve özgünlüklerin yok edilmesini gerektiriyor. Bugün önümüzde duran ve yakın gelecekte çözüm bekleyen sorun, nasıl hem kendimiz olup hem de başkalarıyla bir olmayı, bütün insanlarla yoğun bir duygu birliğini yaşayıp bir yandan da kendimize özgü kişisel özellikleri korumayı becereceğimizdir.
    Bu bana birçok şeyin temeli gibi görünüyor: kitle ve bireyin, gerçek demokratla gerçek bireyin, erkek ve kadının düşmanlık ve zıtlaşma olmaksızın birarada varolabilmesinin temeli. Bu yüzden şiarımız, “Birbirini Affet” değil “Birbirini Anla” olmalı. Madame de Stael’in sık sık tekrarlanan, “Herşeyi anlamak, herşeyi affetmek demektir” sözü bana hiçbir zaman cazip gelmedi; bu sözden bir günah çıkarma kokusu alıyorum; insan kardeşlerimizi affetmekte ikiyüzlü bir üstünlük fikri var. 
    Bence insan kardeşlerimizi anlamak yeterli. Bu kabul, kadının kurtuluşu ve bunun bütün kadınlar üzerindeki etkisiyle ilgili görüşlerimin temel vurgusunu bir ölçüde yansıtıyor.

    Kurtuluş, kadının hakiki anlamda insan olmasını mümkün kılmalı. Kadının içinde hasretle ortaya çıkmayı ve harekete geçmeyi bekleyen herşey en zengin ifadesine kavuşmalı: bütün suni engeller yıkılmalı ve özgürlüğe giden yol, yüzlerce yıllık boyun eğişin ve köleliğin izlerinden arındırılmalı.

    Kadının kurtuluşu hareketinin de ilk hedefi buydu. Ancak bugüne değin elde edilen sonuçlar kadını tecrit etti ve kadını, ona çok gerekli olan o mutluluk pınarından yoksun bıraktı. Sadece görünüşte gerçekleşen kurtuluş modern kadını suni bir varlık haline getirdi; hani şu Fransız fidanlıklarında yetişen arabesk tarzda, piramit, tekerlek, çelenk şeklindeki ağaçları ve fidanları hatırlatıyor insana; kadının iç dünyasının ifadesiyle ilgili olmayan biçimlerle karşı karşıyayız. Böyle fidanlıkta yetişmiş kadınlara her yerde rastlamak mümkün, özellikle de entellektüel sayılan çevrelerde.

    Kadına özgürlük ve eşitlik!
    Bir zamanlar, en asil ve en cesur kişilerce ilk kez dile getirildiğinde bu sözler ne ümitler, ne arzular uyandırmıştı. Güneş bütün parlaklığı ve ihtişamıyla yeni bir dünya üzerine doğacaktı; bu dünyada kadın kendi kaderini tayin etmede özgür olacaktı -önyargı ve cahilliğin hakim olduğu bir dünya karşısında herşeyini tehlikeye atmaya hazır öncü kadınlar ve öncü erkekler ordusunun büyük coşkusuna, cesaretine, sebatına ve ısrarlı çabasına değecek bir hedef.

    Benim umutlarım da bu yönde, ancak bugün anlaşıldığı ve uygulandığı şekliyle kadının kurtuluşunun bu büyük hedefe ulaşamadığını düşünüyorum. Bugün kadın gerçekten özgür olmak istiyorsa kurtuluştan kendini kurtarmak zorunda. Paradoks gibi görünebilir ama gerçeğin ta kendisi.

    Kadın, kurtuluşuyla ne elde etti? Birkaç eyalette eşit oy hakkı. Birçok iyi niyetli kişinin savunduğu gibi politik hayatımızı kötülüklerden arındırdı mı bu? Elbette hayır. Artık açık fikirli, sağlam yargılı insanların politikanın yozlaşması hakkında yatılı okul üslubuyla konuşmaktan vazgeçmesinin zamanı geldi de geçiyor. Politik yozlaşmanın, politikacıların ahlakıyla ya da ahlakının zayıflığıyla hiçbir ilgisi yok. Bunun nedeni her şeyden önce maddi. Politika, iş ve endüstri dünyasının bir yansıması ve “Almak vermekten daha kutsaldır”, “Ucuza al, pahalıya sat”, “Dinsizin hakkından imansız gelir” gibi şiarları var. Oy hakkı olan kadının bile politikayı arındırma şansı yok.

    Kurtuluş, kadına erkekle ekonomik eşitlik sağladı; artık kadın kendi mesleğini -ve işini seçebiliyor ama geçmiş ve halihazırdaki eğitimi ona erkekle rekabet edebilecek donanımı vermediğinden, çoğunlukla piyasa şartlarına ayak uydurabilmek için müthiş bir enerji harcıyor, canlılığını tüketiyor ve sinirlerini yıpratıyor. Şu ana kadar çok azı başarılı oldu çünkü kadın öğretmenler, doktorlar, avukatlar, mimar ve mühendisler erkek meslektaşları kadar güven görmedikleri gibi, onlarla aynı ücreti de alamıyorlar. Ve bu başdöndürücü eşitliğe erişenler de bunu fiziksel ve psikolojik sağlıkları pahasına elde ettiler. Kalabalık işçi kızlar ve kadınlar kitlesi için ev ortamının sınırlılığı ve baskısının yerine fabrikanın, atölyenin, mağazanın, büronun sınırlılığı ve baskısı geçince ne kadar bağımsızlık sağlanmış oluyor? Üstelik bir de buna, ağır bir işgününün sonunda “evim, güzel evim” diye düşünen birçok kadın için, soğuk, kederli, dağınık ve çekici olmayan bir eve gitmenin yükü ekleniyor. Ne muazzam bağımsızlık! Tezgahın arkasında, dikiş ve yazı makinesinin başında “bağımsızlık”larından bıkmış usanmış yüzlerce kızın ilk evlilik teklifinin üstüne atlamasına şaşmamalı. Bunlar ancak ebeveynlerinin baskısından kurtulmak isteyen orta sınıf kızları kadar zehirlenmeye hazırlar. Zar zor geçinecek parayı kazanmakla sonuçlanan sözüm ona bağımsızlık hiç de kadının her şeyi feda etmesine değer kadar cazip ve yüce değil. Bizim pek kıymetli bulduğumuz bağımsızlık sonuçta kadının körelmesine, doğasının, aşk ve annelik güdüsünün baskı altında tutulmasına neden olan bir süreç haline geliyor.

    Gene de işçi kızın konumu, görünürde daha talihli olan ve daha yüksek mesleki görevlerle, doktor, avukat, mühendis gibi, iç dünyaları kuruyup giderken bir de vakur ve mazbut görünmek zorunda olan hemşirelerine göre çok daha doğal ve insani.

    Kadının bağımsızlığının ve kurtuluşunun kavranışındaki sığlık; sosyal statüsü farklı birine aşık olmaktan duyulan endişe aşkın özgürlüğü ve bağımsızlığı yok edeceği korkusu: aşk ya da annelik sevincinin kadını mesleğinden geri bırakacağı dehşeti- bütün bunlar özgür modern kadını zorunlu bir rahibeliğe itiyor, hayatın netlik sağlayan acıları, derin, baştan çıkarıcı sevinçleri kadına değmeden, onun ruhunu kavramadan önünden geçip gidiyor. Yandaşları ve sözcüleri tarafından anlaşıldığı şekliyle kurtuluş, özgürce davranan bir sevgili, bir anne olarak gerçek kadının yoğun duygularının içerdiği sınırsız aşka ve taşkın sevince bir yer bulamayacak kadar dar bir alana sıkışmış.

    Geçimini kendi sağlayan ya da ekonomik olarak özgür olan kadının trajedisi deneyimlerinin çok fazla olmasında değil, tam tersine çok az olmasında yatıyor. Doğru, dünyayı ve insan doğasını bilmek hakımından eski kuşaklardan önde; ama tam da bu yüzden insan ruhunu zenginleştiren biricik gücü, yani hayatın özünü duyumsamakta eksik kalıyor ve böylece kadınların çoğu profesyonel otomatlar haline geliyorlar.

    Ahlak alanının, erkeğin tartışmasız üstün olduğu zamanlardan artakalan ve hala yararlı sayılan çürümüş kalıntılarla dolu olduğunu görenler, durumun sonuçta böyle olacağını kestirmişlerdi. Ve daha da önemlisi, özgür kadınların epey büyük bir bölümü bu kalıntılar olmaksızın yaşamayı düşünemiyorlar. Varolan kurumları yıkmayı ve yerine daha ileri, daha mükemmel olanı koymayı hedefleyen her hareketin, bir yandan en radikal fikirleri savunup bir yandan da gündelik hayatlarında sıradan ortalama bir insan gibi davranan, saygıdeğeri oynayan, düşmanlarının kendisi hakkında iyi düşünmesi için çırpınan üyeleri vardır. Örneğin bazı sosyalistler, hatta anarşistler mülkiyetin hırsızlık olduğunu savunurlar, sonra da biri onlara üç kuruşluk borç taksa hiddetle köpürürler.

    Aynı sıradan, ortalama insanlar, kadının kurtuluşu hareketinde de var. Gerici basın ve kifayetsiz edebiyatçılar özgür kadını öyle bir resmettiler ki, iyi vatandaşların ve aptal eşlerinin tüyleri diken diken oldu. Kadın hakları hareketinin her üyesi, ahlakı toptan reddeden bir Georges Sand gibi gösterildi. Bu kadın için hiçbir şey kutsal değildi. Kadın ve erkek arasındaki ideal ilişkiye en ufak bir saygısı bile yoktu. Sonuçta kurtuluş, toplumu, dini, ahlakı umursamayan pervasız bir şehveti ve günahı simgeler hale geldi. Kadın hakları sözcüleri bu tahrifat karşısında hiddete kapıldılar ve mizah duyguları da hiç olmadığından, var güçleriyle gösterildikleri kadar kötü olmadıklarını, aslında ne kadar iyi olduklarını kanıtlamak için yırtındılar. Tabii ki kadın erkeğin kölesiyken saf ve iyi olamazdı ama şimdi özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşunca marifetlerini gösterecekti ve toplumdaki bütün kurumları pisliklerden arındıracak bir etkiye sahip olduğunu kanıtlayacaktı. Doğru, kadın hakları hareketi birçok eski zinciri kırdı ama yine yenilerini koydu. Gerçek kurtuluşu hedefleyen o muazzam hareket, özgürlüğü cesurca yaşayabilen bir kadınlar kitlesine kavuşmadı. Sığ ve püriten bakış, erkeği, rahatsız edici, güven telkin etmeyen bir figür olarak ilan etti ve kadının duygusal hayatından ihraç etti. Erkek hiçbir şekilde hoşgörülemezdi, belki yalnızca çocuğun babası olarak, o da bir çocuk babasız dünyaya gelemeyeceğinden. Neyse ki en katı püriten bile kadının içindeki annelik arzusunu öldürebilecek kadar güçlü değil. Ama kadının özgürlüğü erkeğinkine sıkısıkıya bağlı ve birçok özgür hemşirem, özgür doğan bir çocuğun, kadın, erkek, çevresindeki bütün insanların ilgisine ihtiyacı olduğunu gözden kaçmyor. Maalesef insan ilişkilerine bu sığ bakış, modern kadının ve erkeğin hayatında büyük bir trajedi yarattı.

    Bundan yaklaşık 15 yıl önce, Norveçli usta yazar Laura Marholm’un Woman, a Character Study (Kadın, Bir Kişilik İncelemesi) adlı kitabı çıkmıştı. Marholm, varolduğu haliyle kadının kurtuluşu anlayışındaki boşluğa ve sığlığa ve bunun kadının iç dünyasındaki trajik etkisine ilk dikkat çekenlerden biri olmuştu. İncelemesinde, uluslararası üne sahip bir çok kabiliyetli kadının kaderinden söz ediyor: dah Elconora Duse; büyük matematikçi ve yazar Sonya Kovalevskaia; genç yaşta ölen sanatçı ve şair ruhlu Marie Baskirtzeff. Bu olanağanüstü zeki kadınların herbirinin hayatında belirgin bir çizgi var; hepsi de tatmin olmamış bir arzuyla, dolu, çekinmesiz, tam ve güzel bir hayatı özlüyor ve bunun eksikliğinden doğan huzursuzluğu ve yalnızlığı yaşıyor. Bu ustaca çizilmiş ruhi tablolara bakınca, insan ister istemez kadının entellektüel seviyesi geliştikçe, kendine uygun, onda yalnızca cinselliği değil aynı zamanda insanı, dostu, yoldaşı ve güçlü bir bireyselliği görebilecek ve kişiliğinin bir tek özelliğini bile gözden kaçırmayacak bir eş bulmasının güçlüğünü farkediyor.

    Sıradan erkek, kendine yeten haliyle, kadınlara karşı üstünlük taslayan hami havcılarıyla, Character Study’de Laura Marholm tarafından çizilen kadın için dayanılması mümkün olmayan bir tip. Aynı derecede dayanılmaz bir başka tip de, kadının yalnızca zekası ve düşünceleriyle ilgilenen ve kadının kadınlığını uyandıramayan erkek.

    Zengin bir düşünce yapısı ve iyi bir ruh, genellikle derin ve güzel bir kişilikte olması gereken zorunlu özellikler olarak kabul edilir. Modern kadının durumunda bu özellikler, onun varlığım tam anlamıyla ortaya koymasını engelliyor. Yüzyılı aşkın bir süredir, İncil’e dayanan eski evlilik biçimi, “ölüm ayırıncaya kadar” kabullenişi, erkeğin kadın üstündeki hakimiyetini, kadının erkeğin kaprislerine ve emirlerine boyun eğişini ve erkeğin adına ve desteğine mutlak bir bağımlılığı temsil eden bir kurum olarak itham ediliyor. Tekrar tekrar açıkca görüldü ki, eski evlilik ilişkisi
    kadının rolünü erkeğin kölesi ve çocuklarının taşıyıcısı olarak sınırlıyor.
Ama gene de birçok özgür kadın, bütün yetersizliklerine rağmen evliliği, evlilik dışı hayatın sınırlılığına tercih ediyor; evlilik dışı hayat, kadının doğasını baskı altında tutan ve onu birçok şeyden meneden ahlaki ve toplumsal önyargılardan ötürü sınırlı ve dayanılmaz geliyor. 

    Birçok ileri kadının yaşadığı bu tutarsızlık, kurtuluşun anlamını hiçbir zaman doğru dürüst anlamamış olmalarıyla açıklanabilir. Dış düşmanlardan kurtulunca mesele hallolmuş zannettiler; hayata ve gelişmeye çok daha fazla köstek olan, ahlaki ve toplumsal adetler gibi iç düşmanları oluruna bıraktılar; onlar da olmaya devam ettiler. Kadının kurtuluşu hareketinin en aktif temsilcilerinin kafalarında ve yüreklerinde, büyükannelerimizinki kadar rahat bir yer buldular.

    Bu iç düşmanlar kılıktan kılığa girer, kah kamuoyu olur, kah annem ne der, abim, babam, teyzem, filanca akrabam ne der; Mrs. Grundy, Mr. Comstock, patron, İdare Heyeti ne der korkusu. Bütün bu meraklı turşucular, ahlak dedektifleri, insan ruhunun gardiyanları, onlar ne derler? Bir kadın, bütün bunlara karşı kovmayı, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmedikçe ve sınırsız özgürlüğünde diretmedikçe, kendi doğasının çağrısına, bazen hayatın en büyük nimeti olan aşkın, bazen de o müthiş ayrıcalığının, bir çocuğa hayat vermenin çağrısına kulak vermedikçe kendini kurtulmuş sayamaz. Kaç özgür kadın, göğüslerini zangır zangır titreten, duyulmayı ve tatmin olmayı bekleyen aşkın çağrısını kabul edecek kadar cesur?

    Fransız yazar Jean Reibrach, New Beauty (Yeni Güzel) adlı romanında güzel özgür kadının ideal resmini çiziyor. Bu ideal, doktorluk yapan bir genç kızda vücut bulmuş. Çocukların beslenmesi konusunda zekice ve akıllıca konuşan bu genç kadın aynı zamanda çok da şefkatli; yoksul annelere parasız ilaç veriyor. Ahbaplık ettiği genç bir adamla geleceğin sağlık koşulları üstüne konuşuyor, çeşitli bakteri ve mikropların taş duvarlar ve zeminler sayesinde nasıl yokedilebileceğini, halıların ve duvar süslerinin niye kaldırılması gerektiğini tartışıyor. Elbette her zaman son derece sade ve pratik kıyafetler içinde; çoğunlukla da siyah giyiyor. Genç adam ilk karşılaşmalarında bu özgür arkadaşının bilgeliği karşısında dehşete düşüyor ama zamanla onu daha iyi anlıyor ve birgün ona aşık olduğunu farkediyor. İkisi de gençler ve genç kadın şefkatli ve güzel; her zaman ciddi kıyafetler giyse de, bembeyaz yakası ve manşetleri bu görünümü yumuşatıyor. Erkeğin aşkını dile getireceğini sanıyorsunuz ama o, öyle romantik saçmalıklar yapacak bir tip değil. Hanımefendinin saf güzelliği karşısında kızaran yüzünü,· şiir ve aşkın coşkunluğuyla saklıyor. İçinden gelen sesi susturuyor ve doğru yoldan asla ayrılmıyor. Kız da her zaman kat , her zaman akılcı, her zaman tercihiydi. Eğer bir çift oluştursalardı, korkarım ki erkeğin kanı donardı. Düşünü kurduğu taş duvarlar ve zeminler kadar soğuk olan bu yeni güzelde, güzel hiçbir şey göremediğimi itiraf etmeliyim. Romantik çağların şarkılarını, Don Juan’ı ve Madam Venüs’ü, ayışığında merdiven ve iple evden kaçmaları, ardından babanın lanetlerini, annenin feryat figanlarını, komşuların ahlaki yargılarını, teraziyle ölçülen doğruluğa ve edebe tercih ederim. Sınır tanımadan vermeyi ve almayı bilmeyen aşk, aşk değildir; eksilerin ve artıların hesabını yapan bir iş anlaşmasıdır yalnızca.

    Günümüzde kurtuluşun en büyük eksikliği, bu suni katılığından, itibar merakından kaynaklanıyor. Kadının ruhunda bir boşluk yaratıyor ve onun, hayatın pınarından içmesine izin vermiyor. Bir zamanlar, evlatlarının mutluluğu ve sevdiklerinin rahatı için tetikte bekleyen eski kafalı bir anne ya da ev sahibesi ile gerçek yeni kadın arasında, yeni kadınla sıradan özgür arkadaşı arasında olduğundan daha derin bir ilişki olduğunu söylemiştim. Kurtuluş savunucuları beni kafir olmakla suçlayıp kazığa layık görmüşlerdi. Hezeyan gözlerini kör etmiş olduğu için benim eski ile yeni arasında yaptığım karşılaştırmanın, aslında büyükannelerimizin, kolejleri, kürsüleri ve büroları işgal eden birçok özgür profesyonel kadına göre, damarlarında daha fazla kan dolaştığını, çok daha esprili ve bilge olduklarını ve mutlaka daha doğal, şefkatli ve yalın olduklarını kanıtlamak amacını taşıdığını göremediler. Elbette istediğim geçmişe dönmek ya da kadını eski alanına, mutfağa ve çocuk odasına mahkum etmek değil.

    Kurtuluş, daha aydınlık ve açık bir geleceğe doğru yorulmadan ilerleyebilmekle gerçekleşir. Eski gelenek ve adetlerden sıyrılan, engel tanımayan bir gelişmeye ihtiyacımız var. Kadının kurtuluşu hareketi bugüne kadar bu yönde henüz ilk adımını attı. Gücünü toplayıp ikincisini de atacağını umuyoruz. Oy hakkı, eşit yurttaşlık hakları iyi talepler olabilir ama gerçek kurtuluş, oy sandıklarında ya da mahkemelerde başlamaz. Kadının ruhunda başlar. Tarih bize her ezilen sınıfın ezenlerden gerçek anlamda kurtulmasının ancak kendi çabasıyla olabileceğini gösterdi. Kadının bundan ders çıkartması ve özgürlüğünün ancak özgürlüğü elde etme gücünün uzandığı yere kadar uzanabileceğini anlaması geliyor. Bu yüzden kadının, işe kendi içindeki yenilenmeyle başlaması önyargıların, gelenek ve göreneklerin ağırlığından kurtulması gerekir. Hayatın her alanında eşit haklar talebi haklı ve doğru bir taleptir; ama sonuç olarak en hayati hak, aşık olma ve aşık olunma hakkıdır. Bu nedenle de eğer kadının kurtuluşu tam ve gerçek bir anlama kavuşacaksa, sevilmeyi, sevgili ve anne olmayı kölelik ve tabi olmakla aynı kefeye koyan saçma anlayış yıkılmalıdır. 
    Cinsler arasında bir düalizm olduğu ya da erkek ve kadının birbirine düşman dünyaları temsil ettiği görüşü de bir kenara bırakılmalıdır. 

    Küçüklük böler, genişlik birleştirir. Gelin engin ve büyük olalım. Önümüze çıkan yığınla önemsiz şey yüzünden hayati şeyleri gözden kaçırmayalım. Cinsler arasında gerçek bir ilişki, fatihler ve fethedilenler tanımayacaktır; o, yalnızca bir büyük şeyi bilir: kendini sınırsızca vererek kendini daha zengin, daha derin ve iyi bulmak. Boşluk ancak böyle doldurulabilir ve kadının kurtuluşundaki trajedi ancak böyle coşkuya, sınırsız coşkuya dönüşebilir.


    Çeviren: Meltem Ahıska
    Defterler dergisi, Sayı: 4