• Bir Psikiyatri Felsefesi alt başlıklı Beynin Gölgeleri(2016) adlı çalışmanın üzerine eğildiği, yoğunlaştığı ana problem, psikiyatrideki "eş ölçümlü olmama" problemidir. Bu eş ölçümlü olmama durumu neyi ifade etmektedir ona bakalım; psikiyatride insan davranışına ilişkin iki farklı açıklama tarzı vardır; sebep-gerekçe veren açıklama ve fiziksel-kimyasal nedensel açıklama. Yani uzanıp şu ötede duran sigara paketine yönelmem, fiziksel-kimyasal bir çerçevede doğal bir olay olarak açıklanabilir fakat bu fizik biliminin epistemik sınırları içinde benim ötemde duran sigara paketine uzanmamın herhangi bir "anlamı" yoktur ("anlamsızdır" değil). Fizik biliminin teorik çerçevesi anlama kördür ve ve benim sigara paketine uzanmamı "Nasıl?" sorusuna yanıt olarak açıklamaya çalışır. Oysa bizim "sebep-gerekçe veren açıklama" dediğimiz şey ise benim sigaraya uzanmamı, "Niçin?" sorusuna yanıt olarak açıklamaya çalışır. Şimdi bu fiziksel-kimyasal açıklama bize diyecektir ki şu şu nörotrasmitterler şu şu nöral aktiveteler şu yolakla, şu assasyonlarla lokalize olup periferik sinir sistemini harekete geçirerek organizmayı harekete geçirmiştir; sebep-gerekçe veren açıklama ise şöyle diyebilecektir, kişi sigara paketine uzandı çünkü sigara içmek "istiyor (önermesel tutum [ö. t.]), sigara paketine uzandı çünkü pakette kaç adet sigara kaldığını" merak ediyor" [ö. t.], sigara paketine uzandı çünkü sigarayı bırakmaya karar verdiğinden paketi atması gerektiğine "inanıyor" [ö. t.]. Görüldüğü üzere bu iki açıklama tarzı birbirinden oldukça farklı dünyaları betimler gibidirler. Tura'nın kitaptaki hedefini de bu farklı epistemolojik temellerden yükselen iki açıklama tarzı arasında köprüler kurmaktır diyebiliriz sanırım. Elbette tözcü düalizme yer vermeden biyofonksiyalizm tezinden hareketle bir natüralizasyon operasyonuyla. Bu natüralizasyon bir tür "kavramsal operasyon" gerektirir çünkü psikiyatrinin teorik tutarsızlığı olarak adlandırılan "eş ölçümlü olmama problemi"nin nedenini bahsedilen kavramlardan kaynaklanmaktadır ve bu operasyondan nasibini alan kavramlar; (1)Fail (2) Öznellik (3)Gerçeklik (4) Teleoloji (5)Rasyonalite (6)Davranışın Anlamı ve (7) Dilsel İfadelerin Anlamı'dır. Özetle, (1) Fail; Doğada edim(action) yoktur olay(davranış) vardır ve biz edimde bulunan bir fail olarak insanı ele alırız. Hatalıdır. İnsan olaylardan bir olaydır. (2) Öznellik; Doğa bilimi açısından fenomenolojik deneyimlerin deneyimleyen bir öznesi olmaması gerekir; yani bunların derin fenomenolojik bir anlamda bir şahsın(mesela transandantal egonun) deneyimleri olmaması gerekir (s. 108). Fenomenal Dünya = Öznel Fenomenallik(diyelim sigara dumanın vücudumda yarattığı hafif pelteleşme hali [yani öznel-öznel]) + Nesnel Fenomenallik(diyelim ötemdeki sigara paketinin görüntüsü/varlığı [yani nesnel-öznel]). #33949567 buradaki alıntıda özellikle "c.)" maddesine dikkat. (3) Gerçeklik; Fenomenolojik gerçeklik hem günlük naif gerçeklik anlayışımızdan hem de natural gerçeklikten farklıdır. Burada N3 Monadik-Solipsist Beyin Modeli>>(http://i.hizliresim.com/GDOZg2.jpg). Temelde bu model bize şunu telkin eder; beyin dış dünyadan izole olmuş bir şekilde kendini referans alan kapalı bir modeldir, bu model "nöroenformatik temsili dünya" üzerinden dış dünyayla ilişkide bulunur, algıladığım gerçeklik nesnel-dış gerçekliğin ta kendisi değildir onun temsili haritasıdır, simülasyonudur ancak, fakat benim günlük yaşamımın naif ontolojisindeki anlayışım N1 Beyin modeline uygun işler [N1 Girdi----->Beyin------>Çıktı]. (4) Yukarıda verdiğimiz örnekte benim sigara paketine uzanmamı sebep-gerekçe veren açıklama tarzıyla açıkladığımızda organizmanın davranışına (ister istemez) bir "maksat" atfettik. Peki doğa biliminde böylesi bir "normatiflikten" söz edilebilir mi? Bu kavram da biyofonksiyonalizmden güç alan "fonksiyonel teleoloji" kavramına evrilir. Yani sibernetiğin de gösterebildiği gibi natural bir normatiflikten bahsedilebilir [Tüm canlılar homeostasizi korumak ve uygun şartlar sağlandığında üremek ister ve canlılığın iki temel amacı olan bu iki ilke insanı büyük gruplar kurmaya sevk etmiştir. Buradan ise insan yaşamı, büyük gruplar halinde yaşamanın getirdikleriyle birlikte dolayımlanıp, kompleksleşip ancak temel amaçlarına ulaşabilmeye olanak verir olmuştur. Yani insanın türoluşsal sosyalizasyonu sürecinde, davranışları her ne kadar bu iki temel amaca yönelik olsa da artık davranışları daha fazla kompleks bir hal almıştır.>>kur davranışları, dil, sanat] (5)Rasyonalite; doğa biliminde yani nedensel açıklama dediğimiz fiziksel-kimyasal açıklamada bu nosyona yer yoktur yani rasyonalite normatif bir kavramdır. Uğradığı operasyonla "fonksiyonel rasyonelite" adını alır ve biyofonksiyonalizm açısından normatiflik;
    "1. Hiçbir şekilde normatif olmayan durumlar (bir gezegenin elektromanyetik alan oluşturup oluşturmaması gibi).
    2. İnsani-sosyal değer ve normlar açısından normatif durumlar (kanser ya da delilik iyidir ya da kötüdür gibi).
    3. Biyofonksiyonal nesnel, doğal, tarafsız normlar bakımından normatif durumlar (biyolojik bir fonksiyonun maksadına uygun olup olmaması gibi). Bu tür durumların fonksiyonel rasyonellik açısından normatif değerlendirmesi durumuna 'fonksiyonel normatiflik' diyeceğim. " (s. 264). durumlarına göndermede bulunur. (6) Davranışın anlamı; afektif nörobilim ve evrimsel psikoloji-biyoloji açısından, insana, doğal robot, yaklaştığımızda davranışlarını sosyal normatiflik içinde dönüşen, mekan bulan ve fonksiyonel normatifliği hedef alan, sürekli gayesi fonksiyonel normatiflik(bu açıdan homeostasis ve üreme) olan bir canlı buluruz. Yani "Bir davranışın fonksiyonel anlamı davranışın parçası olduğu bütünsel davranıştaki fonksiyonel rolüdür." (s. 271) diyebiliriz. (7)Dilsel İfadelerin Anlamı; dilsel ifadelerin doğa bilimleri statüsünde hiç bir karşılığı, anlamı yoktur. Oysa dil, fonksiyonel anlamın yanında bir de potansiyel anlam barındırır. Fakat" epistemik nörofonksiyonel/fenomenal ayırt edilemezliğe göre organizmanın davranış fonksiyonunun bir bölümü olan beynin davranışsal fonksiyonlarının (beynin enformatik durumlarının) dil düzeyinde" (s. 280) ayırt edilemez. Kitaptaki problemi çözerken izlenen yolu şöyle gösterebiliriz >> ( http://i.hizliresim.com/NDRLoO.jpg) Tura'nın sebep-gerekçe veren açıklama ile fiziksel-kimyasal açıklama veren teorik çerçeveler arasına attığı köprüye "Biyofonksiyonalizm" diyebiliriz böylece. Fakat Tura bu kitabında epifenomenalist bir tutumla zihne eğilirken bu tutumu bir sonraki kitabı olan Zor Problem Bilinç:Bilinç Nörobiyolojisinin Fenomenal Dünya Yorumu'nda değişip ontolojik özdeşliğe kayar. Bu iki kitap arasında yapılacak karşılaştırmalı okumalar bütünsel bir kavrayış sağlayacaktır sanıyorum. Ayrıca Tura'nın Histerik Bilinç(2007) ve Madde ve Mana(2011) adlı çalışmaları da Beynin Gölgeleri'ni anlamakta yardımcı olacak bir temel sağlıyor diyebilirim. Bu zengin içerikli çalışmayı Tura, bitirirken şöyle diyor; "Varlık üzerine düşünmeyen bir psikiyatr düşünemiyorum." (s. 295). Çalışmanın, her ne kadar "Bir Psikiyatri Felsefesi" alt başlığını almış olsa da, varlığın kaygısını taşıyan her varlığa dönük bir çalışma olduğunu düşünmekteyim.

    İÇİNDEKİLER

    Teşekkür
    Önsöz
    1 Kitap Hakkında I
    2 Kitap Hakkında II: Çözüm Yolları
    3 Psikiyatrinin Pratik Sorunları I: Sosyal Değerler Sorunu
    4 Psikiyatrinin Pratik Sorunları II : Fenomenoloji ve Psikiyatrinin Fenomenolojik Eleştirisi
    5 Psikiyatride Teorik Sorunlar
    6 Biyofonksiyonalizm I: Genel Olarak Fonksiyonalizm
    7 Biyofonksiyonalizm II : Fizik ve Biyoloji
    8 Öznellik I : Temel Varsayım: Bir Epistemolojik
    Kopuş Olarak "Fenomenal Dünya"
    9 Öznellik II : Naif Gerçekçilik ve "Fenomenal Dünya"
    10 Öznellik  III : Epifenomenalizm
    11 Öznellik IV: "Ben" ve Özdeşlik
    12 Rasyonel Fail ve Davranışın Anlamı
    13 Sonuç ve Tartışma

    Ekler
    Ek 1: Szasz
    Ek 2: Foucault
    Ek 3: Çağdaş Bilim Felsefesinde Bazı Tartışmalar
    Ek 4: Sartre ve Varoluşçu Fenomenoloji
    Ek 5: Fodor
    Ek 6: Biyofonksiyonel Açıdan Beyin
    Kaynakça  
  • Siret denilince Peygamberimiz Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ilgili olan siret anlaşılır. Siret nedir? Siret, Kitâbının aslına dair yazılan(Önsöz)de geçtiği gibi Peygamber (Sallalahü Aleyhi ve Sellem) le ilgili savaş ve Islâmiyeti tebliğ ve günlük haya­tındaki hareket tarzları, emirleri, nehileri.tavsiyeleri ve içinde bu­lunduğu hal ve tavırlarının bütünüdür.Her ne kadar kitabın aslını İbn-i İshak adındaki meşhur âlim siyerci zat yazmışsa da, ilâveleriyle, izahlariyle, çıkartmalariyle ve
    tenbihâtiyle kitapta rötuş yapıp veçhesini önemli ölçüde değiştiren
    yine o derece büyük âlim, tarihçi ve siyerci yazar İbn-i Hişâm'a aidi­yet kaydiyle «Siretü’n-Nebeviyye Li-lbn-i Hişam- denilmek sûretiyle kitabın isminde asıl yazar İbn-i îshâk'dan söz edilmemiştir. Bun­dan dolayı bu kitap Türkçe'de de «Siret-i İbn-i Hişâm» ismi ile meş­hur olmuştur.
    Amma İbn-i Ishak unutulmuş mudur? — Hayır! Zira İbn-i Hişam her satır başında «İbn-i İshak dedi ki veya şöyle dedi» şeklinde terceme ettiğimiz ifadeleriyle onun sözlerini, olduğu gibi nakletmek­tedir. Kendisi için de aym şekilde -İbn-i Hişam dedi ki — veya — şöyle dedi» ifadesiyle bu iki yazarın sözleri birbirinden ayırd olun­muştur.
    Bu (Dedi ki veya şöyle dedi) o zamanın siyercilerinin ve hatta daha sonra siyer ve umum tarihçilerin bir üslubu neticesiydi. Bugeçen vakalarınakilden ibaretti. Bu ifadeler kitabın ilmiliğine bü­yük bir delil teşkil etmektedir. Çünkü siyerlerin aslı ve kaynağı me-
    sâbesinde olan ou ilk metin, İbn-i Hişâm’ın da işlemiş olduğu hu­
    suslarla nakilde oldukça önemli bir yere sahib olduğu gözden hiçbir
    zaman kaçmamaktadır Bu söylenenlere misal çıkartmayı, bu kısa önsözümüzde okurla­rın kendilerine bırakırken bu çapta yazılan Sıret kitaplarının ve özel­likle bu kitabın çok genel olarak karakterlerinden şu şekilde bahset­meyi uygun bulduk:
    Bu siret kitabını okurken elbette ki bir İslâm kültürünün temel­lerini bulmak ve o temeller üzerinde yürümek imkânı hasıl olmakta­dır. Bunlar
    1 — Sıretın kendisi.
    2 — Kur anın tefsiri.
    3 — Hadisin tefsin ve şerhi
    4 — Kur an ayetlerinin sebeb-ı nuzulu ve hadislerin sebeb-ı vü-
    rudu
    5 — Şiir ilmi ve şiirin söylendiği dilin (yanı Arap) edebiyatı.
    6 — Hatta bir çok fıkıh ahkâmı fıkıh usulu ve kaaideleri.
    Şimdi bunların tek tek kısaca izahına çalışalım.
    Hasan Eğe
  • O da savaşın kurbanlarındandı..
    Savaştan sonra tarihsel memnuniyetin paslı giysisine bürünen sağ kalanların yüzlerine ..
    ..aralarında yer aldığı savaş kurbanlarının söyleyemediklerini bağırarak söyleyeceği ve miskinliklerinin ,kayıtsızlıklarının ve bilgeliklerinin düzmeceden ve bütün o cilalı laflarının katıksız yalandan baska bir şey olmadığını yüzlerine haykıracagı kısa bir zaman bağışlamıştı ona
  • Bir önsöze bu kadar sinirleneceğimi hiç zannetmezdim.

    Salt bilgi edinme amacıyla aldığım bu kitaptan, tarafsızlıktan son derece uzak, kendi düşüncesini mutlak doğruymuşçasına belirten yorumlar görmek midemi bulandırdı.

    Örnek-1 (Arka Kapak)
    ‘’Dünya üzerinde hayat başladıktan milyonlarca sene sonra, varlıkların en güzeli, en şereflisi, en mükemmeli olan insan yaratıldı.’’

    Varlıkların en ‘’en’’i olan insan tanımlaması ile antroposantrizm (insan merkezcilik) yaparak hafiften ne işler çevireceğimizin işaretini verelim.

    Örn-2 (Aynı yer)
    ‘’İnsanlar yeryüzünde görülüp ve düşünmeye ve hayal kurmaya başladıkları zamanlarda kâinatı ve kendilerini yaratan Tanrıyı aramışlardır.’’

    Eee bunda ne var, diyebilirsiniz ilk başta. Şuna dikkat edin: ‘’Tanrıyı’’. Neden büyük harf? Çünkü, tanrıyla kast edilen tek ve belirli bir tanrı. Örnekle açıklarsak, Yunan tanrıları (dikkat edin küçük) vardır ve bir de, örneğin, İslam’ın Tanrısı (büyük) vardır. Demek istediğim şu ki hangi veriye dayanarak tüm insanların o ‘’Tanrı’yı’’ aradığını iddia ediyorsunuz? Burnuma kötü kokular geliyor, devam edelim.

    (Ayrıca, cümlede ‘’kâinatı ... aramışlardır’’ yargısı geçer, ne kadar saçma? Oraya araştırmak, keşfetmek benzeri bir fiil koyacaktınız da unuttunuz herhalde.)

    Örn-3 (Aynı)
    ‘’Esasen insan yaradılışı itibariyle yaradanı aramak fıtratında halkedilmiştir. Henüz ilmin ışık tutamadığı ve tarihin kaydedemediği, mazinin o karanlık devirlerinde insan, Tanrısını bazen güneşte, bazen yıldızda, bazen denizde, bazen ateşte aramış ve kendi aklınca bulmuş sanarak temsilî heykelini yapmış, mabedini inşa etmiş ve ona tapmıştır.

    Güleceğim aklıma gelmezdi, o ilk cümle anlatım bozukluğundan can çekişiyor. Farklı bir ‘’Bab-ı Âli yüksek kapısı’’ hatası. Hem ‘’insan yaradılışı itibariyle’’ diyorsun hem de yaratılış anlamına gelen ‘’fıtrat’’ı kullanıyorsun, bir de yaratmak anlamına gelen ‘’halketmek’’i üstüne sos yapıyorsun.

    İşsazı İşsizi İşsassız.
    Yaradanı Yaradılışı Yaradılışsız.

    ‘’Tanrısını arıyor’’ hakkındaki düşüncemi tekrar etmeme gerek yok sanırım. Fakat, yazarın aynı cümlede kullandığı kalıbı ben de kullanacağım: kendi aklınca bulmuş sandığı ‘’Tanrısını’’.

    Örn-4 (Aynı)
    ‘’Şu bir gerçek olaydır ki, mağaralarda yaşayan en iptidai insandan, atom devrinin en mütekâmil insanına gelinceye kadar ‘’insanlık’’ hiçbir zaman Tanrısız kalmamış ve Tanrısız yaşamamıştır.

    Hadi canım? Teist olmayanlar(ateist, agnostik, deist) yalan mı söylüyor yani?

    Gidiyoruz alıyoruz adamın kitabını, mitoloji denen şu güzel alanı öğrenmek için, önsözünde saçma sapan şeylerden bahsediyor, kendi bildiğinin doğru olduğunu ve buna her yerde tanık olabileceğinden bahsediyor. Çok meraklıysan, bilimsel bir tez yaz, her insanda ‘’Tanrı’’ya inanma içgüdüsünün olduğuna dair, psikolojik verilerle de destekle. Ya da felsefe mi yapmak istiyorsun, üzgünüm ama bunun yeri, bir mitoloji kitabının önsözü değil.

    Örn-5 (10.Sayfa)
    ‘’Göklerde dönüp dolaşan, tanrı ve tanrıçaların adlarını taşıyan irili ufaklı yıldızlar, kendilerini, kendileri gibi sayısız yıldızları, daha başka birçok güneşleri yaratan ve çok kudretli olan, eşsiz, büyük bir varlığın kendilerine çizdiği yolda, onun koyduğu kanuna boyun eğerek, hiç şaşmadan, birbirlerine çarpmadan, bir saniye gecikmeden, baş döndürücü bir hızla uzayda dönmektedir.’’

    Yıldızlar çapışmıyormuş. Ayrıca bu evren görüşü önemini yitireli yüzyıllar oldu.

    Örn-6 (14.S)
    ‘’Hangi devirlerde yaşamış bulunursa bulunsun, hangi renkten, hangi ırktan olursa olsun, hangi dille ibadet ederse etsin, hangi mabudun önünde eğilirse eğilsin ‘’insan’’, hulus sahibi ise, hakikatte şu veya bu şekilde hep aynı tanrıya tapmıştır ve tapmaktadır.’’ (hulus=içten, samimi)

    ‘’Hulus sahibi’’ insanların aynı Tanrı’ya taptıklarından nasıl emin olabiliyoruz?
    Böyle düşünmeyenler ‘’hulus sahibi’’ değiller midir?

    Neyse, fazla söze gerek yok. Bundan sonra bakmamız gereken ve en önemli olan şey yazarın bu görüşlerini bilimsel bir dille yazılması gereken eserine yansıtıp yansıtmadığıdır. Her ne kadar zor olsa da önsöz göz önüne alınmadan değerlendirme yapılmalıdır.

    Kitabı bitirdiğimde devamı gelecektir.
  • Yazarın okuduğum ilk kitabı. Bir konu araştırırken (düş-rüya-gerçeklik) karşıma çıkan bir kitap, sonrasında bir kaç alıntı ve incelemesini okuduktan sonra okumaya karar verdiğim bir kitap. Kitap benimle okuduğum diğer kitaplar gibi 10-15 gün ısınma dönemi geçirdi ve en son 2 gecede kitabı bitirdim.

    Önsöz her daim dediğim gibi son söz gibi okunmalı. Kitaba başlarken Önsözü okuduğumda yazarın arkadaşının kitaba ve dostluklarına ithafen birbirlerine cevap niteliğinde 2 önsöz yazıldığını düşünmüştüm ve önsözlerle gülümsemeye başladım. Novela-Nivola atıflarına, okudukça kitap anlam kazanmaya başladı. Ve sonra anladım ki önsözler yazarın kitabında ki karakterlerin birbirlerinin cevapları olduğunu. Ve sonrasında iki arkadaşın daha derin sohbetleri ( yazarın yarattığı karakterlerle bölünmüş kimliklerinin sürekli düşüncelerini tartıştığı bir platform) ve okuyucu elbet bunu biliyor fakat yazar bu sefer öylesine açık sokuyor ki okurun gözüne bunu! Bölünmeyi okura da yaptırıyor. Sonlara doğru yazara giden roman kahramanı intihar-ölüm-yaşam- özgürlük- gerçek nediri arama- imge-düş. Kim? kimin gerçek anlamda yaratıcısı olduğuna dair. Yazarlık yazma ve karakter yaratmanın başka bir alanına- parçalanma-bölünme ( tanrısal bir güç olarak yazarın- yarattığı tüm karakterlerde suretinin bulunması) :D bilinen ama üstüne okurun derinlemesine düşünmediği bir alana yoğunlaşmasını sağlıyor. Var olma sorunu. :)

    Kitabı okurken diyaloklar bana günlük hayatımızda öylesine yüzeysel konuşmalarımızı hatırlattı ve arkasında ifade edemediğimiz düşünce yoğunluğunu.. içsesizimizle yaptığımız monologları. Bunlar söylediklerimizden ifade ettiklerimizden daha derinler ve bunları konuşabileceğimiz sadece bizim olduğumuz. Yazar sanki bunları anlatmak İçin bunları yarattım der gibi..Kahraman’ın düşünme anları kendisini sorguladığı anlar, Gerçek anlamda derin ve samimi itiraflarla doluydu. Tutarlılık elbet yoktu. Öyle gayede içerdiğini düşünmüyorum.

    Bunaldığı anlarda sokağa çıkan kalabalığa karışan kahramanımız. Kalabalığın içinde küçülme isteğimizi yücelttiğimiz o ben duygusunun nasıl küçülüp bir bit kadar anlamsızlaştığını güzel tasvir etmiş. Bu küçüklük arasında bir varolma isteği belki de anlık duygularımızla yok olmayla var olmanın arasında git-gel yapan insan psikolojisini.

    Sonuç itibariyle 2 -3 günde okuduğum, ama yaklaşık bir hafta on gündür de koklaşıp flört ettiğim kitap; yazarın akıcı dili anlatımı ( çevirmenin kalitesini de es geçmeden) beğendiğim kitaplar arasında yerini almak üzere ve belki ara ara bazı bölümlerini tekrara okumak üzere kitaplığıma kaldırdım. Gazam mübarek ola..:)
  • Atom parçalamak için seminerlere başlayacağız, zamanım olmaz diye hemen okumak istemiştim.
    Mustafa A. ile farketmeden aynı saniyeler içinde başladık okumaya, eminim benden daha güzel bir inceleme yapacaktır – burada emrivaki yapıyorum hocam, incelemenize başlayınız hemen –

    Vüs'at O. Bener’i kpss dönemimden –daha doğrusu öabt- Buzul Çağın Virüsü ile tanıyorum, kimi kandırıyorum tanımıyordum sadece sınavda çıkar diye yazar eser ezberliyorduk.. Neyse ki Liliyar #32384995 etkinliği ile gerçekten tanışmış oldum.

    Önsöz de Murat Yalçın,
    “’Okuyun da görün, öykü nedir, iyi bir öykü ne yapar adamı’ dedim hep. Bugünse, ‘Okuyup da tutkunu olmayan okurluğunu gözden geçirmeli’ derim, gönül rahatlığıyla...
    Okunup geçilecek bir yazar değil Vüs’at O. Bener: Okurunun dünyaya bakışını, yaşamı algılayışını etkiler, dönüştürür. Neredeyse zihnine sokulmak ister.
    Hazırlıklı olun, derim.”
    Diyor.. Bende kitaba başlamadan önce buna kendimi hazırlamakla iyi etmişim diyorum.

    "Dost, Havva, Kibrit, Boş Yücelik, İlki, Sal, Leblebici, Kuş, Biraz da Ağla Descartes, Siyah-Beyaz, Nihavent Saz Denemesi, Bisiklet, Ergenekon, Kara Tren, Buluşma, Uçak Korkusu, Sünnet, Palto, Ya Herru Ya Merru, Yorumsuz, Bir Bardak Çay" adlı öyküler – 21 öyküymüş yazarken saydım kabul- değişik kitaplarından seçilerek bir araya getirilmiş. Bende iz bırakan bazı öyküler hakkında nacizane yorum yapacağım..

    Kitapta genel olarak birinci tekil anlatıcı kullanılmış. Öykülerdeki anlatıcıların kendini sorgulaması, kendileriyle çatışmaları, içinde bulundukları ortama kendini yabancı hissetmeleri iç seslerinin aktarılmasıyla yansıtılmış. Kişilerin düşüncelerini ve iç seslerini tırnak işareti kullanarak ayırmış sürekli. Hemen her öyküde ayrıntıcılığı -kelimeyi telaffuz edemedim ama yazdım- sayesinde, yalın diyaloglar ya da iç konuşmalarla karakterleri, keskin hatlarla belirlemiş.

    Bener, bir söyleyişi de şu cümleyi kurmuş: “Öykü yazmak için rahatsız olmaya, dahası hastalık derecesinde saplantıya gereksinim duyarım.” Gerçekten de “Ergenekon, Kara tren, Bir Bardak Sıcak Çay” hikayelerini okuyanlar bu cümlesini daha iyi anlar, yazar kendi yaşamından saplantılı anılar bırakmış.

    “Batağa saplandım büsbütün. Sırtıma vurduğu yükü taşımalıydım. Vefa simgesiydim gözünde. Ne demeye kesmeye kalkıştım tutunduğu dalı?” (Ergenekon’dan)

    “Ne kaldı geride? On dokuz yaşımda başlayıp otuz yaşımla kesintiye uğrayacağını sandığım çoğu kaygılı, korkulu, boğuntulu yıllar.” (Kara Tren’den)

    “Kimsesizler mezarlığına gömdüm imgelerimi. İpileyen sarımsı ışık pırpırlandı, sönmek üzere, sönünce kurtulacağım kendimden –acınası avuntu!–, ödeşeceğiz, kristal yüreklerine sırt çevirdiklerimle.” (Bir Bardak Sıcak Çay’dan)

    Kitabın ismini aldığı “Havva” hikayesi ise acımasızlık ve pişmanlık duygusundan çok ötekileştirmeyi en derinden gösterdi bana. Hatta ötekileştirme daha ilk cümlede başlamış: “Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi.”
    Öykü Havva’nın, ama anlatımı evin kızı yapar. Kızın dilinden yazılmıştır, onun günlüğünden alıntıdır. Havva kızın üstüne kabus gibi çökmüştür, ona derinden bir beddua eder: “Allahım şunu öldür!” Kıskançlık varsa saflık da vardır. Havva’nın hastalığına üzülen kız aynı içtenlikle daha sonra ağlar: “Allahım öldürme onu!”

    Diyarbakır da görev yapmış olan Murat Özyaşar hocamız öğrencilerine Havva hikayesini okuyor, onlardan Havva'ya mektup yazmalarını istiyor. Mektuplar Havva'nın en yakın arkadaşının, yanında kaldığı kızın ve annenin, hatta kendi elinden de yazılıyor. Mektuplardan etkilenen öğretmen hepsini bir zarfa koyuyor ve Bener'e yolluyor. Yazılanları görünce çok sevinen Bener, öğrencilere bir koli kitap göndermiş. Ayrıca mektuplar, yazıldıktan iki yıl sonra (2005) Norgunk Yayıncılık tarafından kitaplaştırılmış.

    “İlki” öyküsün de ise evin ilk çocuğunun evden ilk ayrılışından sonra eve ilk dönüşü anlatılmış. – ne çok ilk dedim- Öykünün adının "İlki" olmasının nedeni bu olabilir mi? Olabilir. Geride bırakılmış olanla geri dönüşte bulunan belirgin fark öykünün merkezinde yer alıyor. Asıl dikkat çeken, anlatıcının aile bireylerine karşı sevgiye benzer bir duyguyla hareket etmiyor oluşuydu. Aileden bir daha geri dönmemecesine ayrılışın ilk fark edilişi diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Ailenin parçası olan çocuk gitmiş, yerine bir yabancı gelmiş artık. Bu da o yabancılık duygusunun ilk ayırt edilişi..

    “Sal” öyküsünde yaşanılan ikilem.. can kurtarmaya giderken canından olmak. Şerif denizin ortasında yüzme bilmeyen anlatıcıyı kurtarmaya çalışırken bi anda nasıl canının derdine düştü anlayamadım bile. Geçenlerde bi alıntı paylaşmıştım “Ölümü bir gören yaşama deli gibi sarılır.” Yaşanılan, bu herhalde dedim.

    “Biraz da Ağla Descartes” de anlatıcının arkadaşı “Descartes” lakaplı kişidir. Bu kişi aracılığıyla Descartes'a göndermeler yapılır, öyküdeki Descartes, çok düşünen ama saf biridir. Anlatıcı sık sık onun üzerinden tartışmalı diyaloglar yaratır.

    “Öldü mü?”
    “Belki.”
    “Ölür. Bak bu kesindir bana göre. Çözemezsin de. Onun için mi, belki dedin?”
    “Galiba. Ama her şeyi çözüyorum.”
    “Çözüyorsun da anlayamıyorsun.”
    “Doğru.”
    “Denemeli. Denemedikçe olmaz. Deneyelim. Deneyelim mi?”
    “Bilmem. Denersem anlar mıyım?”


    “Kuş, Siyah-Beyaz” öyküleri “kapalı” sayılabilecek nitelikte, okurun çabasına bırakmış. “Sünnet, Uçak korkusu, Ya herru ya merru” öykülerinde ise yine yazarın bir geçmişine dönme hikayesi var.. “Yorumsuz ve Palto” ise kısacık öyküleri - o kadar kısa ki 1-2 sayfa-

    1k ‘da gözlemlediğim kadarıyla yazar pek keşfedilmemiş, etkinlik sayesinde kitabı bitirdiğimde “iyi ki” dedim. Birçok okur tarafından geç keşfedilmesi bir kayıp değil, olmamalı da bana göre.. Herkese keyifli okumalar diliyorum.

    Edit. İlk baştaki Dost hikayesine değinmek dahi istemedim. En başarılı sayıldığı edebi öyküsü de olsa kadının itilip kakılması kanıma dokunur oldu. -öyle de içselleştirmişim öyküyü-
    Edit2. İncelemeyi baştan sona okudum da galiba bende Bener'in bir karakterini canlandırmışım sürekli iç konuşmalarla...
  • Kitabın önsöz kısmı şairi ve şiirlerini anlamak için güzel bir kaynak olmuş. Benim gibi ilk defa okuyanlar için faydalı kesinlikle. Kendi döneminde anlaşılmadığı, belki de hafife alındığı halde hiç vazgeçmemiş hayallerinden. Şiirlerinde de mücadele ve kırgınlık var. Etkisi üzerinde büyük olan babası, oğlu, sevdiği insanlar, yaşadığı yerler ve hatta bahçesi bile şiirlerine konu olmuş. Neden bilmiyorum fakat pencere kelimesi ve ilgili mısralarıyla aklımda kalacak Furuğ Ferruhzad. Kitabın sonunda yer alan babasına yazdığı 2 mektupta da sevgisinden ve hüznünden bahsetmiş. Ailesiyle olan ilişkisi de olmasaydı sonumuz böyle der gibiydi. Kitabı bitirdiğimde üzüldüğümü hissettim sanırım yaşadığı ve yaşayamadığı her şey için. İyi ki kitaplar var.