• İzmir’e ayak bastıktan on gün sonra doğmuş Bahtınur. Adını babası koymuş, bahtı bize benzemesin, nur gibi aydınlık olsun, ışık saçsın diye… Ne baht ama… “Sıçayım bahtına da, nuruna da” derdi sık sık…
    Karantina mahallesinde, iki katlı bir Rum evinde açmış gözünü dünyaya. Adını koyan babası da fazla yaşamamış, o daha iki yaşındayken göçüp gitmiş dünyadan. Annesi kalmış bir başına. Bir dul yetim maaşı bağlatmış eş dost, araya tanıdıklar koyarak. Bahtınur işte böyle büyümüş, bir anacığıyla baş başa, mum ışığında oturup göç hikâyeleri dinleyerek; hayatın yoldaşının ölüm, sevincin yoldaşının keder olduğunu ezber ederek…
    Büyüyüp serpildikçe güzelleşmiş. Simsiyah saçları, kar tanesi gibi bembeyaz teni, kocaman kömür karası gözleri, dimdik memeleri, yuvarlak kalçaları ile Bahtınur yoldan geçti mi, bakan döner, bir daha bakarmış.
    Korkmuş annesi, güzellikten korkulur, güzellik başa beladır, herkes bilir. Erkenden vermiş birine; tüccarın biri, iyi para kazanıyor, on beş yaş büyük Bahtınur’dan, hâlâ evcilik oynayan bu kızı idare eder işte…
    Bahtınur daha ortaokulu bitirir bitirmez, on beşinde nişan kesilmiş; on altısında da düğün. Adamın anasıyla babasının evinin çatı katına yerleşmişler, Göztepe’de güzel bir ev, çatı katına dışarıdan merdiven yaptırmış aile, kapısı ayrı ne de olsa, içerden kapattı mı herkes dışarıda kalır…
    Bahtınur, mutlu olmuş mu? Bilmem, ama mutlu olmaya çalışmış. Hamaratmış, evini pırıl pırıl temizler, ufak balkona renk renk sardunyalar dikermiş zeytinyağı tenekelerinde. Öğleden sonra kaynanasıyla ev gezmesine çıkarlarmış, her gören bayılırmış Bahtınur’a, nazar değmesin diye mavi boncuk takanlar mı ararsın, etrafında dönüp “Allahım bana da böyle gelin ver” diye dua edenler mi… Ama… Gelgelelim, güzellik başa belaydı, değil mi? Kıskananları da bol olmuş Bahtınur’un. Haftada bir yürüyerek annesine gittiğinde, balkonlardan başlar sarkar, bakkalı manavı işi gücü bırakıp arkasından bakarmış. Yavaş yavaş laflar almış yürümüş… Kaynanası lafları iletmiş oğluna; adam annesine gitmesini yasaklamış. Bundan böyle ayda bir, o da beraber gideriz, gündüz gideceksen de annemle…
    Üzülmüş Bahtınur. Hayatının biricik yoldaşı annesiyle baş başa kaldığı zamanlar gibi olur mu hiç? Ne konuşacağım kaynanamın yanında? Onun soğuk, kibarlık budalası hallerini; beybabanın ne zaman onu görse tepeden tırnağa süzmesinden duyduğu utancı; kocasının ne yaptığı yemeklere, ne tertemiz evine, ne bembeyaz sakız gibi yıkayıp kolaladığı gömleklere tek bir güzel laf etmemesini; hem de ayıptır söylemesi, daha bir yıllık evli olmalarına rağmen öyle pek de bayıla bayıla karısına yanaşmadığını (bu normal mi anne, ben cilve mi yapayım, ne dersin), bu yüzden mi acaba, hamile kalamadığını… Nasıl anlatacak bütün bunları?
    Boyun eğmiş Bahtınur, içine ağlamış, dışarıya hiç belli etmemiş üzüntüsünü, öyle ya, belli etse, şüphelenirler bu sefer, acaba dışarısı niye bu kadar kıymetli, bir şeyler mi karıştırıyor bu yeni gelin?
    Kısa süre sonra ilk çocuğuna gebe kalmış. Bir kız çocuğu… Sevinmiş Bahtınur. Oyuncak bebek gibi bakmış kızına, yıkayıp paklamış, giydirip süslemiş, saçına kocaman kurdeleler takmış. Bebek arabasına koyup gezdirmiş. Artık “anne” olduğu için kısa süreli, o da bebeğini gezdirmek için, dışarı çıkmasına izin çıkmış. Gerçi hâlâ annesine yalnız başına gidemiyormuş ama olsun, Bahtınur gene de mutluymuş. Çocuğu olunca annesi gelip kalmış onda, loğusa yatağını hazırlamış, pembe kurdelesini bağlamış, dedesi bebeğin kulağına dua eşliğinde ismini seslenirken de, mevlitte de gelin anası olarak hazır bulunmuş. On beş gün olunca, kaynana laf çarpmaya başlamış (“ev kapalı kalmaz, kalırsa hayır gelmez”), annesi hemen çantasını toplayıp evine dönmüş.
    Aradan iki yıl geçmiş, Bahtınur ikinci kez gebe kalmış. Oğlan istiyormuş kocası , o manifatura dükkânını, bu soyadını kime bırakacak tabii? Dualar etmiş Bahtınur, bu sefer oğlan olsun diye, ama içine doğmuş ki olmayacak… İlk gebeliğinin aynısıymış her şey, midesi bulanıyor, cildinde pütürcükler beliriyormuş. Doğum yaklaştıkça içini bir sıkıntı kaplamış, adeta nefes alamıyor, geceleri kocası uyurken o balkona çıkıp gökyüzüne bakıyor, bahçeden gelen yasemin kokusunu derin derin içine çekiyormuş.
    Bir haziran sabahı, ikinci kızını doğurmuş. Büyük kızı, kayınpederinin annesinin adı olan Perihan’ı alınca, küçüğünki de Nalan olsun, ablasının adına uygun demiş kaynanası. Çaresiz kabul etmiş. Oysa onun gönlünde daha sevinçli isimler varmış, Nalan ağlayıp inleyen demek, neden ağlayıp inlesin ki kızı? Ama söyleyememiş, zaten söylese ne olacak? Kocası ser sert bakar, sonra yukarıya, kendi evlerine çıktıklarında soğuk bir sesle “rica ederim, validemle konuşurken sözlerinize dikkat edin, göçmenlerde terbiye yok mudur?” dermiş. Hep göçmenliğini vururmuş zaten yüzüne… Bahtınur bir gün karşısına dikilip sormak istemiş hep: “Nereden vardınız bu fikre, bizim terbiye usullerimizi nereden biliyorsunuz? Benim ailem de, Drama’dan gelen tanıdıklarım da edepli, yol yordam bilen insanlar, burada doğmadık diye mi bizi aşağılamanız? Buna hakkınız yok!”
    Kısmet olmamış. Hep içinden konuşup, içinden sormuş sorularını Bahtınur. Ta ki… Ta ki, bahtına tükürmesine sebep olan o olaya kadar…
    ***
    Bebeği daha dört aylıkken, bir sonbahar günü, kocası hışımla gelmiş eve. Balkondan görmüş bahçe kapısını gürültüyle çarptığını. Merdiveni çıkmak yerine aşağıya, ailesinin evine gitmiş. Aslında bunda şaşılacak bir şey yokmuş, her akşam önce oraya uğrar, sonra yukarı çıkarmış. Ama Bahtınur, bugün bir farklılık olduğunu anlamış, o soğuk, öfkesi bile ölçülü adam değilmiş bahçe kapısını çarparak giren… Bir başkalık varmış…
    Kapı çalınmış, açmış, kaynanası duruyor kapıda. “Seni aşağıda bekliyor kocan” demiş. Bahtınur hiçbir şey soramamış, üzerine hırkasını bile almadan inmiş aşağıya. Kocası salonun ortasında bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyormuş. Bahtınur sesini çıkarmadan beklemiş. Adam sonunda ona dönüp “Derhal eşyalarınızı toplayıp bu ev terk edin!” demiş. Bahtınur neye uğradığını şaşırmış. Neden, diye soracak olmuş. Adam bağırmaya başlamış:
    “Bir de soruyor! Nedenini sen daha iyi bilirsin! Görmüşler sizi! Hem de Perihan’ı, masum yavrucağı alıp buluşmuşsun dostunla! Utanmaz kaltak!”
    Bahtınur’un dili tutulmuş adeta. Kim, ne, ne zaman, ben mi, dostum mu… Kaynanasıyla kayınpederi köşedeki kanepede oturmuş, aşağılayan bakışlarını ona dikmişler. Bahtınur, kekelemiş: “Yarabbim, nedir bu başıma gelen? Hanımanne, beybaba, lütfen söyleyin, ben öyle bir şey yapar mıyım?”
    Kayınpederi bakışlarını öte yana çevirmiş; kaynanasının ağzından zorla iki laf çıkmış: “Oğlumu rezil ettin, geldiğin yeri unutamamışsın besbelli, burada Müslüman gelenekleri geçer, sizin oraların âdetleri değil… Eşyalarını topla, düğünde takılanlar, sana alınanlar hariç tabii…”
    Bahtınur, ağlayarak yukarıya koşmuş. Bir yandan gözyaşlarını silerken diğer yandan kızlarının giysilerini valize dolduruyormuş. O sırada kaynanası gelmiş yukarıya; “Perihan burada kalıyor; doğurduğun gayrimeşru kızını alıp gideceksin” demiş.
    ***
    Bahtınur, sonrasını şöyle anlatmıştı:
    “Kimi görmüşler benimle biliyor musun, çok sonra uyandım, Drama’dan tanıdığım, abi dediğim bir adamla karşılaşmıştım Güzelyalı’da, selamlaştık, hoşbeş ettik ayaküstü, memleketten konuştuk, eskilerden… Hani güzellik başa bela demiştim ya, anacığımın lafıydı, hemen laf çıkarıp yetiştirmişler kaynanam olacak kadına, o da oğluna tabii. Gördükleri tarihi düşününce, demişler ki, bu ikinci kız ondan olmalı… Ben biliyorum tabii asıl nedeni, kayınpederin bana sulandığını anladı karı, adamın hiç çekinmesi yok, yüz yüzeyken dudaklarıma bakıyor, yanından geçerken mahsustan koluyla değiyor memelerime… Kadın çakal, anladı işi, attı beni evden. Kocam olacak pezevenk de dünden razı, ne zamandır yatıyormuş sekreteriyle, benden sonra onunla evlendi. Kızımı göstermediler bana. İşte ancak büyüyüp de evlenince, beni görmeye geldi. Nasıl da benziyor kardeşine; o pisliğin yalanını suratına vurur gibi! Hem de ikisi de kaynanama benziyor, bana değil. Bana benzemesinler zaten, bok mu var sanki, ne benzeyecekler? İşte böyle, Nalancığımı aldım, annemin evine geldim… Ama gelmeden o kocam olacak hıyara da içimden geçeni söyledim, adam değilsin dedim, zaten anlamıştım dedim, neyi dediğimi anladı o it gibi… Ohhh, yüreğimin yağı eridi…”
    Sonra? Sonrasını da ben biliyorum. Bahtınur komşumuzdu, Nalan da arkadaşım, beraber saklambaç oynar, tül perdeleri duvak yapıp gelin olurduk. Annesine benzemezdi gerçekten de, kumral, gösterişsiz bir kızdı.
    Bahtınur ise hâlâ güzeldi. Genç, güzel ve dul bir kadın olarak her sokağa çıktığında peşine takıldılar. Para kazanmak için çalışmak zorundaydı ama hiçbir vasfı yoktu. Girdi bir konfeksiyon mağazasına, orada çalıştı, patron takıldı bu sefer. Oradan çık, başka bir işe gir, orada da aynı… Sonunda evli zampara patronlardan birinin metresi olduğu duyuldu mahallede. Arabalarla geldi sokağın köşesine kadar. Giyimi kuşamı güzelleşti. Yüzü gülüyordu, sevildiğine inanıyordu besbelli, yoksa o kel kafalı, göbekli herife niye bağlanacaktı ki?
    Sonra bir laf çalındı kulağımıza; evini basmış adamın karısı, yanına kaynanasını da alıp. Rezalet çıkarmışlar evin önünde. Orospu diye bağırmışlar, kocamın peşini bırak, düş oğlumun yakasından… Bahtınur, annesi ve on birindeki Nalan, perdeleri kapatıp sessizce oturmuşlar içeride. Sonra kadınlar gitmiş. Üçü de bir hafta evden çıkmamış. Nalan’ı çağırdım bir sabah dışarıya, perdeyi açıp bana baktı, gel diye işaret ettim, hiçbir şey yapmadı, ne elini salladı ne gözünü oynattı, öylece baktı, sonra kapattı perdeyi.
    Laflar duruldu. Olay unutulmasa da üzeri küllendi. Nalan liseye geçene kadar Bahtınur, elinden geldiği kadar dikkatleri çekmemeye çalışan kılıklarla işe gidip gelmeye devam etti. Çalışmak zorundaydı, ve güzelliğini başına bela etmemek. Hafta sonları kapıya çıkıp çekirdek çıtlatır, komşu kadınları küfürlü, dobra konuşmalarıyla güldürürdü. Kadınlar kocalarını anlatır, o ise yakası açılmadık laflarla kadınların kalplerinden geçeni dillendirirdi.
    Bir gün, üzerindeki siyah gömleği ve bol kumaş pantolonu çıkarıp kırmızı bir bluzla etek giydiğinde anladık, âşık olmuştu. Köşedeki taksiciye. Adam nerden baksan bundan yedi-sekiz yaş küçüktü, ama olsun, aşktı işte… Yani, herhalde aşktı. Dedikodu aldı başını yürüdü gene… Taksici bunun evine girip çıkıyormuş, boyunca kızı varmış, yakışır mıymış, adam bekârmış, kızoğlankız alacakmış elbette, dul kadınla ne işi olurmuş, gönül eğlendiriyormuş…
    Ah, doğruydu belki ama Bahtınur da sadece otuz beşinde, genç bir kadındı, kalbi pır pır atıyordu hâlâ, kuzguni siyah saçları okşanmak için bekliyordu, dudakları öpülmek için…
    Taksici bıraktı Bahtınur’u. Anası dedikoduları duyunca köyden gelmiş, hemen bir kız bulmuş, oğlunu alıp götürmüştü köye. Taksici köyde evlenmiş, sonra da mahalleye geri dönmemişti. Kim bilir, belki o da Bahtınur’da bırakmıştı aklını ve hatta kalbini, ama olacak iş vardı, olmayacak iş… Öyle değil mi?
    Biten sigarasının ateşiyle yenisini yakarken çatallanan sesiyle gülerdi: “Sıçarım bahtına da, nuruna da! Ne bahtım varmış ama, nurundan kıçım aydınlandı, fosforu da elâleme yetti!”
    Bahtınur, annesinden kalan evi kızının müstakbel kocasına bağışladı; kendi işimi kuracağım dedi adam ama üçü de biliyordu ki, bu ev, namlı Bahtınur’un kızını almanın bedeliydi.
    Hayatta hiçbir şeyi kalmayınca, damadı da istemedi eve. Bahtınur isteseydi de gitmezdi zaten, hayatı boyunca ayağına takılmıştı Nalan’ın, artık yolundan çekilmesi lazımdı… Yaşlı, hasta, bakıma muhtaç bir adam buldular ona; ona baktı, hizmet etti, karşılığında da evinde barındı, üç kuruş para aldı. Yıllarca böyle yaşadı, adamın yemeğini yedirip altını temizleyerek. Bir gün tesadüfen gördüm onu, hatırını sordum, umursamazca güldü, “Buna da şükür, bende öyle bir baht var ki, nurundan gözüm kamaştı! Adam felçli, ne konuşabiliyor, ne de şeyi kıpırdıyor… Eh, ikisi de olmayınca, zararı da olmuyor!” Adam öldükten bir süre sonra duyduk ki Bahtınur da göçmüş bu dünyadan.
    Tüküreyim be güzel ablam; ama bahtına değil, bu bahtı yazanlara…
    Kadınlar, tarihin yazılmayanlarıdır. Ancak Cumhuriyet’in ilk kadın pilotu, ilk kadın valisi, ilk profesörü vb. olurlarsa, tarih kitaplarında yer alırlar; yoksa yok… Gerçekten de hiçbir yerde yokturlar, “her başarılı erkeğin arkasındaki” o görünmez yer dışında!
    Oysa başarılı-başarısız bütün erkeklerin, bütün çocukların, bütün hasta ve yaşlıların, bütün o tüketen ev işlerinin, bütün fabrikaları ve işyerlerini dolduran emeğin, kısacası bütün toplumun, şu durmadan dönen dünyanın arkasında kadınlar vardır.
    İşte bu portreler, adları bilinmeyen, hiç anılmayan, öylece yaşayıp gitmiş bütün o sıradan kadınlara bir saygı duruşudur.
    Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve ayakta duran insanlar
  • İsterdim ki ben,
    bir kitap bekçisi olayım
    camları güneşli bir kitap evinde.
    Nazım Hikmet Ran
    Sayfa 368 - Yapı Kredi Yayınları
  • Uzun bir süredir inceleme yapmadım. Çünkü okuduğum film ve kitap incelemeleriyle kendi yorumlarımı karşılaştırınca ciddi bir fark gördüm ve yazdıklarımdan utandım. Adamlar oturup kitabı bitirip en güzel cümleleri ayırt edip bulabiliyorlar sonra da kitaptan örnek vere vere toplumsal analizinden karakter psikolojisine kadar verilmek istenen asıl mesajı ortaya seriyorlar. Hayır acaba ben mi salağım diye düşünüyorken ne filmlere ne de kitaplara inceleme yapmamaya karar verdim.

    ***SİTE YÖNETİCİLERİNE NOT: Aslında kimsenin göremeyeceği bir kısım olsa, kitap hakkındaki incelememizi oraya yazsak, sadece biz görsek. Bu şekilde pek rahat değilmişim de kendimi kısıtlıyormuşum gibi hissediyorum. Yazın umursamayın demeyin. Yine de baskı altındaymışım gibi hissediyorum. (Buradan bir psikanaliz denemesi çıkar bence.) Nereye isteklerimizi fırlatıyorduk? Sanki istekler diye bir sayfa vardı. Dur bunu bitirip onu bulayım.--Hacı abiyi hatırladım şimdi. Burada olaydı şimdi onunla bu yeni güncelleme nasıl olurdu acaba diye tartışıyor olurduk. O da gitti tabii. Olduğumuzla kaldık burada.--

    Şimdi kitaba gelelim. Bir düşündüm de çok uzun bir yazı olacak gibi. Umarım sıkılırsınız. Yok cidden, bırakın okumayı gidin başka şeylerle uğraşın; kafanızı duvarlara falan vurun.(Bu cümleleri önceki incelememde kullandığımı hatırladım. Demek ki kendime zerre güvenmiyorum. Ayrıca kaç ay önce yazdığım cümleleri bir daha yazıyorsam bu hala aynı durumda olduğumu gösteriyor bence. Bu da burada kalsın, sonra üzerine düşüneyim.) Şimdilik incelemelerde gördüğümü yapmaya çalışacağım: önce olayları özet geçerim, sonra entel kuntel bir-iki tane toplumsal analiz (günümüz türkiyesini -dünyasını- gösteriyor mahiyetine.)Son kısma da klasik sosyolojik eleştiri sunarım. Finalde kitap tavsiye edilir ve olay biter. Her zamankinden yani. Bir deneyelim.

    Ayrıca fantastik zırvalıklar okumayan realist arkadaşlar da bir denesin en azından. Çünkü ben de okumazdım fantastik falan zaten bu ilk serim olacak bu türde. Ben bağnaz bir yapı göstermiş olmamak, en azından denedim ve beğenmedim diyebilmek için başladım, sizi bilemem. Ki beğendim de gayet. (Ayrıca siz okumayanlar, yıllar sonra bu serinin film falan olur sonra buralar değerlenir. Haberiniz ola yani.)

    Dövmeli adam üzerinden tüm seriyi yorumlayacağım ki yeni başlayanlara rehberlik olsun.

    Olaylar gelecekte geçiyor öncelikle. Yeryüzü 300 yıl önceki en büyük nüvelik(klasik fantastik kitaplarda olan tuhaf yaratıklarımız) saldırısında fazlasıyla kayıp verip, yine fazlasıyla zarar görmüştür. O kadar ki araba, TV, internet, telefon gibi araçların yanında nüveliklere saldırıda kullanılan saldırı muhafazalarının(bir çeşit sihir. Fantastik bir durum değil bu ya da sihirli annemdeki sihir de değil. Canlılığın ruhu gibi, her canlıda olan güç. Budizm, hinduizm onlarda vardı böyle ruh falan. Evrenin gücü, ruhu öyle bir şey yani. Sembollerden oluşur bu muhafazalar. Nüvelik öldürünce gücü o muhafazaya geçer.) hepsi kaybolur. Eski dünyadan kalma çok az bilgi kırıntısı kalmıştır artık. Yani ilkeli bir yaşam var. Sadece savunma muhafazaları kalmıştır. Bu nüvelikler Nüveden sadece gece vakti yeryüzüne çıkabiliyorlar çünkü gündüz vakti güneş ışığı onların bedenlerini yakıp tüm sihirlerini, ruhlarını yok ediyor. Yani geceleyin tüm dünya sessizce köşesine çekiliyor. Krasia denilen şehir devletinde yaşayan çöl insanları hariç...

    İşte böyle bir dünyada Arlen diye (evet her fantastik kitapta olan göklere çıkarılacak arkadaş bu) bir vatandaş yaşadıkları bazı olaylar sonucu (sürprizbozan mı olmuş adı? İşte ondan fırlatmamaya çalışıyorum, yoksa anlatırdım bu olayları da o değilde TDK ne diye Engin Altan Düzyatan gibi kelimeleri yabancı kelimelere karşılık olarak buluyor ki? Ben şahsen böyle yeni kelimelere alışmadım, bir türlü kullanma isteği olmuyor. Harf inkılabı sırasında (bu anlatacağım dibine kadar yanlış bilgi olabilir çünkü sadece duydum hiçbir yerden doğrulatmadım. Ama sağda solda sebepsizce anlatıp dururum.) Tren için kullanılması istenen ''çok getirgeçli çok götürgeçli üstten öttürgeçli alttan ittirgeçli araç'' cümlesi tutmayınca tren olsun o zaman demişler. (Belki 3-4 kelime fazla söyledim, ama orada 9 kelime var.) hatırladıkça kınarım yani. Bir politikacı kadar sert kınarım öyle böyle değil...

    Neyse fazla şımardım kitaba dönelim. Bu Arlen denilen çocuk geceleyin tavuk gibi kafesimize sinmeyi kabullenemiyor ve her şeyi değiştirecek olan o ilk dokunuşu –kelebek etkisi gibi, git gide dokunuşları yapanların sayıları ve etkileri büyüyor- yapıyor. Sonrası sürprizi bozar bence.

    Seriyi tanıtayım:
    1.kitap: Dövmeli adam. Bu kitapta Arlen’i ağırlıklı olarak,Leesha’yı Rojer’i anlatıyor.
    2.kitap: Çöl mızrağı. Genellikle Jardir’in bakış açısından bazı olaylar, ayrıca Arlen, Leesha, Rojer anlatılıyor
    3.kitap: Günışığı savaşı. Çoğu zaman İnavera’nın gözünden baksa da, Arlen, Jardir, Leesha, Rojer, Abban da anlatılıyor.
    4.kitap: Kafatası tahtı. Henüz okumadım. Sırada bekliyor.
    5.kitap: Türkçeye çevrilmedi veya yazılmadı.
    6.kitap: Henüz yazılmadı. Son kitap olacak

    Krasialılar vardı bir de. Yaşayış ve kültürleri araplarla oldukça benzer. Çoğunun bana kalırsa bağnazca bağlı olduğu bir dini var ve çölde yaşıyorlar. Ayrıca çok sert bir toplumsal sınıflaştırma var. İmam ve rahipleri var ‘dama’,’ damajiiting’(kadın imamlar gibi bir şey.) Kulağa hoş gelen bir dilleri var(Arapça da öyle bence. Biraz sert bir dil gibi, sanki kırbaç şaklatıyormuş gibi ama Kur’an okunan bir yerdeyseniz çok hoş bir tınısı olduğunu düşünüyorsunuz.) Cennet, Cehennem vs. vs. baya bir kültür birikimleri var yani. Ama diğer insanlardan farkları bunların geceleyin bir köşeye sinmek yerine alagilerle –nüvelik kelimesinin krasia dilindeki karşılığı- her gece savaşıyorlar. Çünkü bu kutsal kitap Evejah’ta emredilen bir şey. Cenneti garantilemenin nadir yolarından biri. Zaten 2.kitap Krasia da geçiyor. 1.kitap için bu kadarı yeterli.

    Buraya kadar yazdığım kısım kitabın konusu falandı. Tüm bunların yanında hiyerarşik düzene, dinlere ve özellikle kadının toplumdaki yeriyle beraber erkek egemen toplumları hunharca eleştirmiş. İnsanın bir fantastik kitaptan beklediği ‘’ olayı anlat geç alttan alttan bir iki güzel cümle fırlat çık aradan, kasma çok’’ falan oluyorken yazar kalkıp açık açık yerin dibine sokmuş, aşağılamış bildiğin. Bence serinin en güzel yönlerinden biri de bu.

    Mesela kitapta sık sık din adamlarıyla jonglörler aynı işi yaparken göze çarpıyor.(Tabi ben bunu 3.kitapta ancak fark edebildim. Hâlbuki ilk kitaptan beri öyleymiş.) Jonglörler insanları eğlendirip güldürerek onlara dünyanın ne kadar korkunç bir yer olduğunu kısa bir an için bile olsa unutturabiliyorlar. Bazen hikâyeler anlatıp onlara umut aşılayabiliyorlar. Tabii karşılığında para kazanarak. Aynı şeyi din adamları da insanlara diğer dünyada cennet cehennem gibi vaatler ve cezalar verip onları uyuşturarak (bu kelime için bana kızacaksanız zerre umursamayacağım. Çünkü bu yüzden bana kızmış olmanız kendi bilgi ve inanışınızdan küstahça emin olduğunuzu gösteriyor olacaktır. Bir anlamda bağnaz demek istedim evet. Ben bu cümlelerimi bir düşünceye yöneltmiyorum, sadece herhangi bir düşünceye hiç sorgulamadan, üzerinde hiç düşünmeden bağlanana kişilere yazıyorum. Benim mesela sırf İslam düşüncesiyle uyuşmadığı için sırf uyuşmadıkları için komünizmle falan uğraşan arkadaşlarım var ya da tam tersi ‘Müslümanım ben cennete girecem’ cümlesinden başka cümle kullanmayan başka bir arkadaşıma en basit ve temel dini eleştiri yönlendirdiğimde anında konuyu değiştirip, salağa yatıyor. İşte eleştirdiğim şey bu, şu din ya da bu inanış falan değil… Bir dine ya da düşünceye inanıp o yönde yaşayan tanıdıklarım var. Gayet saygılı ve açık fikirli insanlar. Bana kalırsa dinlerde bir doğruluk payı var ise eğer istedikleri şey bu tür insanlar ama iş kişisel çıkara, ranta gelince geri zekâlı rolü yapıyor olmaları bana bazen cehennemin varlığını dilettiriyor…) hem devlet adına o bölgede kontrol sağlanmış oluyor hem de din adamları bu işten maddi bir kazanç sağlıyor. Kitaptaki her şehir ve köyde bu durum var. Ama dinin baskısı sonucu en çok yıpranma ve zarar gören topluluk Krasia halkı olmuş. Yöneticilerini ‘’ıstırırım, yalarım ben ya. Adam gibi adamdır...’’ Diyerek seven bu insanların ‘bence’ böyle olma sebebi: dinlerine göre öbür dünyada cehennem korkusu ile beraber, yöneticilere en küçük bir saygısızlık durumunda, en küçük bir başkaldırı durumunda idam edilmelerinin korkusu olmuş. Yani baskı ve korkuyla yönetiliyorlar. Zaten yönetilen kesim ve orta kesim okuma yazma bilmiyor, ki bilse bile bilgiye erişimleri çok kısıtlı olacak…
    Bu dini yönetimin bir diğer sonucu da aşşırı net bir biçimde toplumsal sınıfların oluşması olmuş. Krasia kanunlarına göre (Bu kutsal kitap Evejah oluyor.) Toplumun en üst katında (Bundan sonraki sınıfların, makamların isimlerini sallayacağım, hepsini değil elbette, elimden geldiğince doğru bilgi girmeye çalışırım tabii de kelimeler birbirine çok benzer çoğunu hala karıştırıyorum. Maksat incelemeyi geçirmek olsun. –bkz: yanlış bilgi nasıl oluşur?—En azından dürüst davrandım.) Sharum ka denilen komutan ve devlet yöneticisi var. Bu mutlaka erkek olur. Bence ilginç olan hemen sonra Damajah denilen kadın imamlarının başını çeken bir kadının yönetimde söz sahibi olması. Bu güzel bir özellik bence. Sonra dama (rahip) ve damaji’tingler(rahibeler) geliyor. Buraya kadar ki kısım yönetici kısmıydı ve en zengin kesim oluyor. Orta kesim diyebileceğimiz dal’sharumlar ve kai’sharumlar var bunlarda ordu yerine geçiyor. Ama okuma yazma durumu yok. Devlete körü körüne bağlılık var çünkü onların her türlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılanıyor. Bunlar ayrıca tüm dünyada geceleyin nüveliklerle savaşan tek insanlar oldukları için ego, kibir de tavan yapmış. Bunların yanında en alt sınıf sayılabilecek yönetici olamamış kadınlar ve savaşçı olamamış erkekler olan khaffitler. İsimleri bile sesli söylenince küfür gibi çıkıyor ağızdan, öyle bir alt sınıf yani. Bu kadınlar ve khaffitler her gün üst sınıftakiler tarafından her türlü aşağılanma ve iteklenmeyi hak ederler, gerekirse(ya da birinin canı sıkılırsa) bunlar dart tahtası, kum torbası görevi görürler. Yani her an öldürülmeye idam edilmeye açık bir yaşamları var. İşçi, esnaf kesimi gibidirler yani. Olmazlarsa olmaz olan grupturlar, sayıları da çoğunluk olacak kadar fazladır elbette, ama işte itaat, korku, tehdit, baskı, din gibi etkenler bunların köşelerine sinmelerine sebep olmuş. Aslında bilseler onlar olmadan hiçbir işin yürüyemeyeceğini belki birleşirler ve..( iş biraz komünist manifestosuna döndü. Bu kadarı yeterli bence. Ama ciddi olarak sayıca fazla olmalarına rağmen, olmazlarsa devlet yönetiminin duracak olmasına rağmen dinin baskısı, babadan oğula geçen khaffitlik sonucu küçüklükten gelen dışlanmışlık onları pasif kılıyor. Böylece itaat ve kontrol sağlanmış oluyor. Komünizm falan dedik de aklıma geldi: yaşasın mutlak olmayan doğru, yaşasın hiçbir şey…)

    Var mı okuyan bir insan evladı? Kaldıysa birazcık daha saçmalayıp şımararak sizleri de kaçıracağım.
    Vaay hakikaten uzun yazmışım. Keşke daha entelimsi, daha felsefi bir kitaba böyle uzun uzun yazabileydim. Neyse devam.

    Son olarak kadınlara olan bakış açısını da anlatayım. Aslında böyle bir konu son zamanlarda fazlasıyla öneme binmiş durumda iken (en azından bir kesim için, okuyup sorgulamayan, bağnaz ve rantçı kesim ile yönetene zerre batmıyor gibi bu konu. Hayır illa sizin de mi anneniz, eşiniz, kızınız, kız kardeşiniz, otobüste dayak yesin, kafasına parke taşı yesin, bıçakla torba deşer gibi delik deşik edilsin, tahrikten tecavüze uğrasın… Bu isteyeceğim şey vahşice olacak, düşmanımdan bir farkım kalmayacak ama her gün aynı haberle karşılaşacaksam, ne zaman kız arkadaşım, annem dayak yiyecek diye korkacaksam, varsın en şerefsiz düşmanım gibi olayım. Zaten başka dilden anlamıyorlar. ‘Umarım öldürülenlerin, dayak yiyenlerin ahı tutar da aklınız başınıza gelsin diye, daha beterlerini yaşayasınız…’ Ulan aşağılık pislikler, ben böyle bir şey dilediğim için utanıyorken siz nasıl onca ölüme rağmen hala rahatça uyuyabiliyorsunuz anlamıyorum…) kitap iyi geldi. Çünkü önce kadınların ezildiğini gösterip okuru çok sinirlendirmiş yazar sonra yine okuru tatmin ede ede onların intikamını alıp kitapta yavaş yavaş (3. Kitapta hissetmeye başlıyorsunuz, öyle yavaş) bir kadına karşı bakış açısının iyi yönde değişimini sağlamış. Bu bence kitabın en güzel özelliklerinden biri, hatta en güzeli olabilir.

    2,5 saattir yazıyorum parmaklarıma kramp giriyor artık. Benden bu kadar. Saat 4.30 olmuş. Gece gece yazmak da iyi geldi, içimi de döktüm biraz biraz. Neyse çok uzattım.

    Herkese iyi okumalar.

    ***BİRKAÇ GÜN SONRA NOT: Bugün bir Dostoyevski incelemesi okuyunca fark ettim de, Peter Brett karakter ve ruh analizi konusunda Dostoyevski'ye fazlasıyla benziyor. Fantastik kitap okumayan Dostoyevski'ci arkadaşlar bana biraz kızabilir ama bu benim fikrim. Yani kitaplarını düşününce, özellikle serinin ilerleyen kitaplarında bu iyice göze çarpıyor.

    ***AYLAR SONRA NOT 2: 4. Kitabı da okudum. Harikaydı. Iyi ki fantastik okumam demeyip de başlamışım. Öyle güzeldi. Hatırlayınca sanki benim başımdan geçmiş gibi heyecanlanıyorum be. Özledim de biraz. 5. kitap çıksın bir an önce. Okuyayım.
  • Bir kafes.
    Bir kanarya kuşu.
    Bir keman-
    Yeni doğmuş bir çocuk gibi yatıyor kutusunda .
    Pencere açık.
    Dışarda şehir -
    ayışıklı uykusunda
    Odada ikimiz.
    Konuşuyor o:
    --"İsterdim ki ben ,
    Bir kitap bekçisi olayım
    Camları güneşli bir kitap evinde .
    Duyduğum zevklerin en duyulmazıdır--
    Yıldızlı cenup denizlerin alevinde
    Sabahlar gibi
    Sevilen bir kitap başında sabahlamak ..."

    Kitaplar, kitaplar ,
    Puşkinden ? Mayakofskiye kadar
    şiir kitapları.
  • Nazım Hikmet'ten okuduğum ikinci kitapla karşınızdayım. Bu seferki yolculuğum 1930-1940 yıllarına oldu. O dönemdeki ezen-ezilen, zengin-fakir, çatışmalarını iç içe harmanlamış Nazım Hikmet. Marksizm etkisiyle şiirlerdeki müzikli ahenki okurken hemen tanıyorsunuz. Makinelerin sesini...
    Bu eserin ilk bölümü "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?" adlı bölümdür.
    Benerci Hindistan'da yaşamaktadır. Fakat o ülkesinin o anki durumundan memnun değildir ve bunu düzeltmek için elinden geleni yapmak için uğraşır. O Hindistan'daki İngiliz Emperyalizm'den halkı uyarmaya çalışarak ülkedeki sosyalizm akımını n daha da tanınmasını ister. Ülkesinin özgür bir ülke olması için çalışır. Bunun için toplantılar yapılırken, İngiliz casusları onları tutuklar ve Benerci serbest kalır. Benerci serbest kalınca arkadaşları onunla görüşmek istemez çünkü o mimlenmiştir. İngilizler artık onu takip etmeye başlamıştır. Bu sırada sevdiği kızın ingiliz casusu olduğunu öğrenir ve aranacak kişilerden isminin karalandığını görür. Bu duruma dayanamayan Benerci sevgilisini terk eder. Her şey üst üste gelmiştir ve o kendini öldürmek ister. Fakat bu durumdan da vazgeçer. En iyi arkadaşı halkı ayaklandırmak için konuşma yaparken onu fark eder ve ona taş atar. En iyi arkadaşı verem olur ve bu sırada Benerci onu bir yerde saklar. Bu sırada arkadaşı bir kitap yazar ve bu kitabı bitiremeden miting de rahatsızlığı ilerlediği için ölür. Bu kitabı Benerci hapishanede tamamlar ve artık yaşlandı Benerci! Hapishaneden çıktığında kendini öldürmeye karar verir.
    "II
    Dikine mustatil bir apartımanın
    en üst katında
    dört köşe bir oda.
    Perdesiz pencereler.
    Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.
    Genç adam
    alnını dayamış cama.
    Ben, romanın muharriri
    diyorum ki genç adama:
    — Delikanlım!.
    İyi bak yıldızlara,
    onları belki bir daha göremezsin.
    Belki bir daha
    yıldızların ışığında
    kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..
    Delikanlım!.
    Senin kafanın içi
    yıldızlı karanlıklar
    kadar
    güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
    Yıldızlar ve senin kafan
    kâinatın en mükemmel şeyidir.
    Delikanlım!.
    Sen ki, ya bir köşe başında
    kan sızarak kaşından
    gebereceksin,
    ya da bir darağacında can vereceksin.
    İyi bak yıldızlara
    onları göremezsin belki bir daha...
    Delikanlım!.
    Belki beni anladın,
    belki anlamadın.
    Kesiyorum sözümü.
    İşte kapı açıldı
    geldi beklenen kadın..
    «— BEKLETTİM Mİ?»
    «— ÇOK...
    Ama zarar yok..»
    Kadın
    yakaladı genç adamı
    elinden.
    Genç adam
    yakaladı kadını belinden.
    Bir yumrukta kırdı camı.
    Oturdular pencerenin içine.
    Sarktı ayakları gecenin içine...
    Işıklı bir deniz dibi gibi
    başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
    Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
    Sallanıyor ayakları
    sallanıyor ayakları...
    ........... DUDAKLARI ......
    Sevmek mükemmel iş delikanlım.
    Sev bakalım...
    Mademki kafanda ışıklı bir gece var,
    benden izin sana,
    seeeeev
    sevebildiğin kadar... "

    "I.
    Gözüme altın bir damla gibi akan
    yıldızın ışığı,
    ilkönce
    boşlukta
    deldiği zaman karanlığı,
    toprakta göğe bakan
    bir tek göz bile yoktu...
    Yıldızlar ihtiyardılar
    toprak çocuktu.
    Yıldızlar bizden uzaktır
    ama ne kadar uzak
    ne kadar uzak...
    Yıldızların arasında toprağımız ufaktır
    ama ne kadar ufak
    ne kadar ufak...
    Ve Asya ki
    toprakta beşte birdir.
    Ve Asya'da
    bir memlekettir Hindistan,
    Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,
    Benerci Kalküta'da bir insan...
    Ve ben
    haber veriyorum ki, size:
    Hindistan'ın
    Kalküta şehrinde bir insanın
    yolu üstünde durdular.
    Yürüyen bir insanı
    zincire vurdular...
    Ve ben
    tenezzül edip
    başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.
    Yıldızlar uzakmış
    toprak ufakmış
    umurumda değil,
    aldırmıyorum...
    Bilmiş olun ki, benim için
    daha hayret verici
    daha kudretli
    daha esrarlı ve kocamandır:
    yolu üstünde durulan
    zincire vurulan
    İ N S A N . . .

    "Yanılmayan yalnız tembeldir, budalalardır. İş yapan yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir."

    "ŞARKILARIMIZ

    Şarkılarımız
    varoşlarda sokaklara çıkmalıdır.
    Şarkılarımız
    evlerimizin önünde durmalı
    camlara vurmalı
    kapıların ellerini sıkmalıdır,
    sıkmalıdır
    acıtana kadar,
    kapılar
    bağlı kollarını açana kadar...

    Biz anlamayız
    tek ağzın türküsünü.
    Her matem gecesi
    her bayram günü,
    şarkılarımız
    bir gaz sandığını yere yıkarak
    sandığın üstüne çıkarak
    kocaman elleriyle tempo tutmalıdır.
    Şarkılarımız
    çam ormanlarında rüzgar gibi bize kendini
    hep bir ağızdan okutmalıdır!!.

    Şarkılarımız
    ön safta en önde saldırmalıdır düşmana.
    Bizden önce boyanmalıdır
    şarkılarımızın yüzü kana..

    Şarkılarımız
    varoşlarda sokaklara çıkmalıdır!
    Şarkılarımız
    bir tek yüreğin
    perdeleri inik
    kapısı kilitli evinde oturamaz!.
    Şarkılarımız
    rüzgara çıkmalıdır..."

    "MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN
    VE HANIMELLERİ

    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Kadının hayali minnacık bir evdi,
    bahçesinde ebruliii
    hanımeli
    açan bir ev.
    Bir dev gibi seviyordu dev.
    Ve elleri öyle büyük işler için
    hazırlanmıştı ki devin,
    yapamazdı yapısını,
    çalamazdı kapısını
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan evin.
    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Mini minnacıktı kadın.
    Rahata acıktı kadın
    yoruldu devin büyük yolunda.
    Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
    girdi zengin bir cücenin kolunda
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan eve.
    Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
    dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
    bahçesinde ebruliiiii
    hanımeli
    açan ev.. "

    "Orada Tanıdıklarım
    Bir kafes.
    Bir kanarya kuşu.
    Sarı kanatların
    tellere vuruşu.
    Kitaplar, kitaplar,
    Puşkinden Mayakofskiye kadar
    şiir kitapları..
    Kitaplar, kitaplar,
    Felsefe – Diyalektik Materyalizm.
    İktisat – Dört cilt Kapital.
    Bir keman –
    yeni doğmuş bir çocuk gibi yatıyor kutusunda.
    Pencere açık.
    Dışarda şehir –
    ayışıklı uykusunda…
    Gözler.
    Kocaman, berrak, iri,
    iki mavi damla gibi gözleri..
    Kumral
    kıvırcık
    bir sakal.
    Yüzü beyaz…
    Pencere açık.
    Gece.
    Yaz….
    Odada ikimiz.
    Konuşuyor o:
    -“İsterdim ki ben,
    Şarkılarımı söylesinler benim
    el ele tutuşup dönerken
    çocuk bahçelerinde çocuklarımız..
    Duyduğum seslerin en güzelidir –
    bir yaz gecesi –
    dizimde yatan bir çocuğun
    bana yıldızları soruşu..”
    Bir kafes.
    Bir kanarya kuşu.
    Bir keman –
    yeni doğmuş bir çocuk gibi yatıyor kutusunda.
    Pencere açık.
    Dışarda şehir –
    ayışıklı uykusunda.
    Odada ikimiz.
    Konuşuyor o:
    -“İsterdim ki ben,
    bir kitap bekçisi olayım
    camları güneşli bir kitap evinde.
    Duyduğum zevklerin en doyulmazıdır –
    yıldızlı cenup denizlerinin alevinde
    sabahlar gibi
    sevilen bir kitap başında sabahlamak….”
    Kitaplar, kitaplar,
    Puşkinden Mayakofskiye kadar
    şiir kitapları.
    Felsefe – Diyalektik Materyalizm.
    İktisat – Dört cilt Kapital.
    Gözler.
    Kocaman, berrak, iri,
    iki mavi damla gibi gözleri.
    Duvarda bir tabanca –
    N A G A N T ..
    Pencere açık.
    Dışarda yaz.
    Gözler.
    Yüzü beyaz.
    İkimiz.
    Konuşuyor o:
    -“Öldürüyorum.
    Öldürüyorum.
    Öldürüyorum.
    Boşalan bir çuval gibi devrildiklerini görüyorum.
    İş ağır.
    Fakat….”
    Duvarda bir tabanca –
    N A G A N T ..
    İkimiz.
    Konuşuyor o:
    -“Kalbini, kellesini, bağrını
    – TEK KELİME –
    inkilaba verenler
    taşırlar bizde yükün en ağırını.
    Öldürüyorum.
    Devrildiklerini görüyorum…
    Halbuki ben
    çocuklarımız el ele tutuşup dönerken
    şarkılarımı….
    Ben..
    Bir kitap evinde…
    Yıldızlı cenup denizlerinin alevinde
    sabahlar gibi
    sevilen bir kitap başında sabahlayım…”
    Yüzü beyaz.
    Pencere açık.
    Gece.
    Yaz.."

    "GİDEN
    Camların üstünde gece ve kar.
    Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar -
    uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.
    İstasyonun
    üçüncü mevki bekleme salonunda
    siyah başörtülü,
    çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor.
    Ben dolaşıyorum...
    Gece ve kar - pencerelerde.
    Bir şarkı söylüyorlar içerde.
    Bu, giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı.
    En sevdiği şarkı...
    En sevdiği...
    En......
    Kardeşler, bakmayın gözlerime
    ağlamak geliyor içimden...
    Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar -
    uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.
    İstasyonun
    üçüncü mevki bekleme salonunda
    siyah başörtülü,
    çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor..
    Gece ve kar pencerelerde.
    Bir şarkı söylüyorlar içerde!.."

    "Ses
    Çeneni avuçlarının içine alıp,
    duvara dalıp
    kalma!.
    Çeneni avuçlarının içine alma!.
    Kalk!
    Pencereye gel!
    Bak!
    Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel,
    çarpıyor pencerene dalgaları..
    Gel!
    Dinle havaları:
    havalar seslerin yoludur,
    havalar seslerle doludur:
    toprağın, suyun, yıldızların
    ve bizim seslerimizle...
    Pencereye gel!
    Havaları dinle bir:
    Sesimiz yanındadır,
    sesimiz seninledir..."

    Taranta-Babu'ya Mektuplar'da, daha iyi bir iş imkanları için İtalya'ya gelen Taranta-Babu'nun eşi, İtalya'daki faşizm etkisinden dolayı tutuklanmıştır. Bu mektuplar, Nazım Hikmet'in arkadaşının Roma'da bir pansiyondaki bir odada kalmasıyla, odadaki gönderilmeyen mektupları bulmasıyla ortaya çıkar.

    "TARANTA - BABU'YA
    BEŞİNCİ MEKTUP

    Görmek
    işitmek
    duymak
    düşünmek
    ve konuşmak
    koşmak alabildiğine
    başı dolu
    başı boş
    koş-
    -mak...
    Hehehey TARANTA - BABU
    hehehey
    yaşamak ne güzel şey
    anasını sattığımın
    yaşamak ne güzel şey..
    Düşün beni
    kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
    geniş kalçalarındayken...
    Düşün sıcak...
    Düşün kara bir taşa damlıyan
    çırılçıplak
    bir su sesini...
    İstediğin yemişin
    rengini, etini, adını düşün...
    Gözdeki tadını düşün
    kıpkırmızı güneşin
    yemyeşil otun
    ve koskocaman
    masmavi bir çiçek gibi açan
    ay ışığının...
    Düşün TARANTA - BABU!
    İnsanoğlunun yüreği
    kafası
    kolu
    yedi kat yerin altından
    çekip çıkarıp
    öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
    kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
    yılda bir veren nar
    bin verebilir.
    Ve dünya öyle büyük,
    öyle güzel
    öyle sonsuz ki deniz kıyıları
    her gece hepimiz
    yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
    yıldızlı suların
    türküsünü dinleyebiliriz...
    Yaşamak ne güzel şey
    TARANTA - BABU
    yaşamak ne güzel şey...
    Anlıyarak bir usta kitap gibi
    bir sevda şarkısı gibi duyup
    bir çocuk gibi şaşarak
    YAŞAMAK...
    Yaşamak:
    birer birer
    ve hep beraber
    ipekli bir kumaş dokur gibi...
    Hep bir ağızdan
    sevinçli bir destan
    okur gibi
    YAŞAMAK..

    . . . . . . . . . . .
    . . . . . . . . . . . . . . .
    YAŞAMAK..
    Ne acayip iştir ki
    bu ne mene gidiştir ki TARANTA - BABU
    bugün bu
    «bu inanılmıyacak kadar güzel»
    bu anlatılamıyacak kadar sevinçli şey:
    böyle zor
    bu kadar
    dar
    böyle kanlı
    bu denlü kepaze... "

    Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, vatanı için ölen bir kişiden bahseder.

    "6.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    Yıldızlar sayısızdı.
    Yelkenler sönüktü.
    Su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.
    Sarı Anastasla Adalı Bekir
    hamladaydılar.
    Koç Salihle ben
    pruvada.
    Ve Bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
    Ben:
    — Ya! Bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    Ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    Sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — Sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
    gidiyordu Deliormana
    Ağaçdenizine... "

    " — Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.
    Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demisti ki:
    — Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! "
    ...
    " — Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin'i, Börklüce Mustafa'yı, Torlak Kemâl'i, onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.» "
  • Ben, iki korumamla beraberdim, sivildim. Üzerimde siyah takım ve siyah kravat vardı. Çocukların da takım elbiseleri siyahtı. Yalnız onların pardösülerinin altında kalaşnikof vardı. Bende de çift silah vardı. Mermiler ağzına sürülüydü. Sonra Kocatepe’ye gittim. Cami avlusunda bir grup vardı. Baktım, içlerinde tanıdıklarım da var. Cem Ersever’in devre arkadaşlarını gördüm orada. Bana “sen görürsün” gibilerinden bakıyorlardı.

    Dualar edildi, camiden alındı rahmetlinin tabutu. Sadece merkez komutanlığının inzibatları tarafından sırtlandı. Ben o zaman –onların çoğu da resmi – onlara bağırdım: “Öküz gibi beni izleyeceğinize bir yarbayı bir ere taşıtmayın, siz taşıyın!” dedim. Bunun üzerine tartışma çıktı. Sonra subaylar ikaz edip, subaylar subayı taşısın dediler. Sonra şehitliğe gittik, rahmetli gömüldü. Toprağın atıldığı sırada bana bakıyorlardı. Döndüm. “Bakın, sizin bakışlarınızı hiç iyi görmüyorum. Hodri meydan!” dedim. “Burada mezarın başında hesaplaşalım, başka tarafa gitmeye lüzum yok.” Orada generaller de vardı. Ben belimi açtım, “Bende iki silah var. İkisi de dolu şarjörlü, horozları açık. Siz de çekin silahlarınızı, sıkalım. Kim ölürse ölsün. Öyle kindar şekilde, Arif Doğan, Cem Ersever’i öldürtmüştür diye tavır almayın.” Dedim. “Ben öldürttüğüm pisliğin mezarına gelmem!” dedim. Sonra silahlarını toplatıp gömdürdüm. Şaşırıp kaldılar. “Ben bu canımı vatan, millet, toprak için verdim. Siz Cem Ersever asri mezarlığa gömülürken neredeydiniz?” dedim. Donup kaldılar.