• Çok cüretkar bir isim. Belki ismi bu kadar cüretkar olmasa farklı bile yorumlanabilir. Ama, doğrudan yani kitabın ortasından konuşulmuş ve neyse o denmiş, "Komünist Başkan" da.

    Bir araştırma, anket yapılsa Komünist nedir? diye sorulsa büyük çoğunluğun fikir bildireceğini sanmıyorum. Ama,
    yine büyük çoğunluk 'kötü, fena, iyi bir şey değil vs.' çeşitli olumsuz ve hatta aşağılayıcı, ötekileştiren, kulaktan dolma fikirlerle veya kendi içindeki olumsuz düşünceleri genel düşünceymiş gibi dışarıya atabilir. Genelde hep olumsuz düşünceler yaygındır. Tabii, bu kitap komünizim nedir?, ne değildir ve/veya 'manifesto'yu anlatmıyor.

    Erdal Emre, Komünist Başkan'la bize birşeyler anlatmaya çalışmış. Biraz da farklı kitap okuyayım diyerek yola koyuldum ve bu kitabı okudum. İyi ki de okumuşum. Korkmadan okumakta fayda var. İçinde bizden birşeyler var. Gördüğümüz, duyduğumuz, yaptığımız veya yapmadığımız ama bizden birşeylerin hikayesi var. Bazı yerler hoşumuza gitmese de yine de bizden.

    İnsanı 'însan' olarak değerlendirdiğimizde zaten çoğu şeyi çözümleriz. Ama, o işte şucu, bucu ya da 'izm'lere sarıldığımızda hem kendimiz hem de çevremiz birer karanlık oda olabiliyor.


    Kitabın 'içindekiler' kısmına göz gezdirdiğimizde epey konuya değineceğini görüyoruz. Yılın altı ayı kar altında olan
    Tunceli Ovacık'tan sesleniyor; sese kulak verip bir dinleyelim o zaman ne diyor Erdal Emre ve Komünist Başkan.

    Türkiye'nin tek komünist başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu'nun hikayesini okuyacağız ve anlattıklarını dinleyip, onun gözünden dışarıya bakacağız.

    Okumaya başlamadan önce benim de ilk dikkatimi çeken nokta başkanın 'ismi' idi. Çünkü gerçekten de o 'ön adlar' yaşanılan bölgede çok rastlanılan isimler miydi? Kitap da tam bu noktada, 'isminin' ilginç hikayesi ile başlıyor. Ve oradaki soru: "Kim kimdi?"

    Köy hayatı, yatılı okulla tanışması ve orada ilk defa kendisine 'yabancı' başka bir dil ile öğretim yapılması; önceleri sıkıntı yaşandıktan sonra kendi çabasıyla bunu aşması, sınavı kazanıp kendi köyünün dışına çıkması bu sefer 'din' üzerinden bir farklılık yaşaması ve zamanla bunları aşması; sonra memuriyet hayatı ve en son da siyasi hayatı hızlı bir şekilde anlatılır.

    Kitap röportaj tarzı - soru cevap- oluştuğu için daha içten, samimi olarak her telden konuya değinerek, yeri geldiğinde geçmişe göndermeler de yapılarak dün, bugün ve yarın bir sıra halinde işleniyor.

    Tunceli gibi geçmişten günümüze yoğun siyasi yapılanmaların etkili olduğu bir yerde Fatih Mehmet Maçoğlu'nun da bundan etkilenmemesi çok zor bir durum.

    Verilen cevaplardan şunu da görüyoruz ki, toplumun bir kesimi diğerini, diğer kesim de başka bir kesimi sadece kulaktan dolma bilgilerle tanıyor veya tanıdığını sanıyor. Bu da hem dün hem bugün hem de yarın sorun teşkil edecek bir durum.

    Toplum kaynaştıkça farklılıklar ayrışma değilde çeşitlilik, zenginlik kabul edildikçe ve herkesin birbirine saygı göstermesi öncelikli oldukça çoğu sorun yerinde çözülebilir. Ama ayrıştırma, ötekileştirme yapıldığında birileri tarafından bizdeki bazı 'yaralar' sürekli kaşınır.

    Maçoğlu içten bir şekilde beğenelim veya beğenmeyelim ama yaşadıklarını, gördüklerini ve 'dava' sını anlatıyor.

    Ne öğrendim dersem, belki de hiç duymadığım, bilmediğim yerler ve yaşayanlar hakkında biraz da olsa bilgi sahibi oldum. Bu bile artı değerdir.

    Kitap röportaj tarzında olduğu için eksik sorular ya da sorulmayan sorular var denilebilir. Ama genel olarak o bölgeyi,
    o ortamı, o kişiyi tanımıyorsak, bilmiyorsak veya görmediysek bize birşeyler anlatması anlamında başarılı. Katılmadığım yerler de var ama Maçoğlu burada da bir 'dava'sını anlatıyor. Küçük bir yerden başlayıp daha geniş alana yayılmak isteyen bir siyasi düşüncenin, kendi içinde yaptığı bir halkçı yani halka rağmen değil halka beraber bazı sorunların çözülebileceğini gösteriyor.

    Farklı bir şey okumak ve tanımak için güzel bir çalışma. İnsanlar zaten birbirlerini tanımadığı için genelde ötekileştirir.

    Bu kitap Tunceli/Ovacık ilçesinde yaşanan ortak akıl ve bilinçle haraket edip, sorunları giderme yolunun bir çekirdeğini gösteriyor.

    Genel kültür, sosyoloji, tarih, siyaset açısından birşeyler söylemeye çalışan bir kişinin hikayesine misafir olacağız.

    Keşke onun 'ovacık' temelli 'ortak bilinç' düşüncesi farklı yerlerde de uygulanabilse. "Çünkü Ovacık'ta yeşeren umut, Türkiye'ye ve dünyaya yayılıyor.(s:13)

    Tavsiye ederim.
  • Sancho'nun Sabah Yürüyüşü
    Haldun taner'in 1964'de yazdığı bir hikayesi. hülya adlı bir kızın köpeği olan sancho'nun ankara sokaklarında sahibinin babasıyla yaptığı yürüyüşü anlatır. Yolda karşılaşılan insanlar ve onların gezdirdikleri köpekler üzerinden, 1960ların başkenti, insanları, insan ilişkileri anlatılır.
    Eser toplumsal ve sosyal hayatın gözlemlerini sunmuştur.Iğneliyici ve alaycı bir üslub vardır.Eserde Dön Kişot a itaflar vardır.Sancho sosyete köpeğidir.Köpeklerin bakış açısından insanların statü ayrımlarına güzel bir bakış açısı vardır.Sancho kendisini ve diğer köpekleri insanlardan üstün tutuyor.Kisacasi insan -köpek incelemesinin ironik bir ürünüdür.Insanlarin ötekileştirme,eğitimsizlik,iki yüzlülükleri ve sadakatsizligi sosyo-kültürel bazda eleştirilmiştir.Kitabin bana kazandırdığı bir cümle şudur:
    'Dünyanın en nankör yaratığı insanla en sadık yaratığı köpek arasındaki, dünya tarihi kadar eski bu çözülmez sıkıfıkılık, aslında köpeğin insana değil, insanın köpeğe muhtaç oluşundan geliyor.
  • Abluka filminin temelindeki kötülük olgusu, otoriterleştirme, ötekileştirme, düşman yaratma kavramlarıyla bağlantılıdır. Abluka'da bozulan, yıkılan, insanın özüne/amacına uygun bir yaşam sürmesine olanak tanımayan bir yaşam vardır. Kirlenen ilişkiler, ahlaka, yasaya uygun olmayan davranışlar yaşamak istenmeyecek bir toplumsal ortam yaratmıştır. Politik şiddetin uygulama alanına dönüşen yaşam alanlarında insanlar, paronaya, korku, güvensizlik, tekinsizlik, mutsuzluk, çaresizlik içinde yaşamaya çalışırlar.
  • Anlama ve idrak konusunda çabamız var mı?

    Türkiye’de din üzerinde araştırma yapmanın zorlukları var. Çünkü dinimiz aynı zamanda bizim kendi inanç alanımız. Çok nesnel bir alan değil. Kendi inanç dünyamızı ve dindarlık alanımızı yine kendimizce objektif bir gözle inceleme gibi bir ironiyi içinde taşıyor. Bir cerrahın kendi çocuğunu ameliyat etmesi gibi, bir dindarın ilahiyat alanında bilimsel araştırma yapması da kolay değil. Çünkü kendi dindarlığı ve dini duyguları sürekli onu ihtiyatlı ve çekimser olmaya, hatta susmaya ve kocakarı imanına razı olmaya sevk edecektir. Hele bir de çevresinde kör bir taassup ve ötekileştirme varsa. Öte yandan İslam dünyasında din konusunda yeteri kadar ilmi merak, ilmi araştırma yöntemi, ilmi müsamaha da gelişmedi. Her ne kadar “dinin, Kur’an’ın sahibi Allah” desek de her Müslüman kendini dinin sahibi olarak görme yolunda. Her Müslüman diğerine karşı din korumacılığı yapıyor ve kendi düşüncesini, kendi kanaat ve tercihini hakikat olarak görüp ötekini dışlıyor. Onun için de müsamaha bir yana tahakküm, dışlama ve tekfir başlıyor. İslam dünyası ilk günden itibaren hep bu acılarla iç içe oldu. İlk dört halifenin de maruz kaldığı muhalefetler ve şiddetler hep bundan kaynaklandı. Kimse “Bu Allah’ın kitabı, hepimizin kitabı. Ben böyle anlıyorum, siz öyle anlıyorsanız yolunuz açık olsun. Ben kendi anlayışımı en iyi şekilde anlatmak zorundayım, ama başka türlü anlayanlara da saygı duyarım” diyemedi.

    Ali Bardakoğlu
  • Diyebileceğim tek şey dünyayı çocuklar yönetsin. Kitabın sade,belirli yönde ilerleyen dili var ancak iletmek istediği tek bir mesaj var. Bu dünyanın toprağını hepimiz paylaşıyoruz ve bu dünyada herkese yetecek kadar her şey bulunmakta, ayrımcılık,ötekileştirme, birini birinden teni sırf siyah ya da beyaz diye ayırmanın hiç bir mantığı yok. İnsan sadece insan olabildiği kadar bu dünyada vardır.

    Kitapta yazarın değindiği bir konu çok hoşuma gitti. Kimse kimseyle eşit değil diyor. Ve bu konuya sonuna kadar katılıyorum. Biri birinden daha zeki, biri şartları itibariyle daha zengin,biri daha torpilli, biri daha güçlü, biri daha yetenekli, bir kadın diğerlerinden daha güzel kek yapabilirdi. O yüzden kimse kimseyle eşit değildi.
    Yani dünya acımasız ve adaletsiz bir yerdi...

    Hiçbir zaman tam adalet ne sağlandı ne sağlanabilecek..
    Ne kadar kızsam da ne kadar kabul edemesem de dünya denilen yer böyleydi. Yani velhasılı kelam çocuklar kadar saf, din,dil,ırk ayrımı yapılmayan, statü ayırımı yapılmayan çiçek gibi bir dünya diliyorum.

    Ha bir de vicdan diliyorum, herkese yetecek kadar vicdan.
  • Çoğumuz tarihi İslam öncesi ve sonrası diye zihnimizde ayırmışızdır. Oysa İslam’ın epistemik olarak ya da varlık felsefesi olarak kendisinden öncekilerle bir kopukluk olmamış, çağının tabiat felsefesini, evren tasavvurunu büyük ölçüde devam ettirmiş, “cin, melek ve şeytan” ve bunlarla ilintili kehanet, azimet, sihir, büyü gibi sözde bilimler İslamî dönemde de altın çağını yaşamıştır. İslam en başta kendisinden önceki “vahiy/nübüvvet” geleneğine dayanan semavî dinlerin devamıdır.
    Günümüz Müslümanlarının “Cahiliye” kavramına yükledikleri anlam büsbütün olumsuzdur. Onlara göre cahiliye cehalet ve karanlığın kol gezdiği bir çağdır. Bu yüzden İslam ve öncesi arasında kıyaslanamayacak kadar muazzam fark olduğu düşünülür. Amr bin Hişam’a taktıkları “Ebû Cehil /Cehaletin Babası” lakabı aslında bir dışlama, ötekileştirme amacı taşımaktaydı. Oysa onun İslam öncesi lakabı Ebû’l-Hakem (Bilgeliğin Babası) dır. Çağının tüm bilgisine sahip olan bu kimsenin “cehaletle” nitelenmesi vahye muhalefetinden dolayıdır, yoksa cahilliğinden dolayı değildir. Yoksa Cahiliye ne bedevî /kültürsüz, ilkel, ne de bilgisiz demektir. Ne de İslam bunun mukabilinde “medenî/hadarî, aydınlanma, bilgi devri” demektir. Cahiliye, İslam’ın kendisinden çıktığı ana kucağıdır.

    “Cahiliye” kavramı daha çok “bi’set ve hicret gibi” İslam öncesini tarihlendirmek için kullanılmaya müsaittir. Günümüz İslamcı aydınları moderniteyi, demokrasiyi “câhilî” sistemler olarak nitelerken, Farabî “Medînetü’l Cahile” tabiri ile “kralların keyfî şekilde idare ettikleri” şehirleri kasteder. Cahiliye insanı büsbütün vicdansız, zalim de değildir. Hılfu’l-fudûl cemiyetini kuracak kadar duyarlıdır.

    Mesela kız çocuklarının diri diri gömülmesi sanıldığının aksine son derece sınırlıdır. Yine sanıldığının aksine aslî olan tevhittir, tali olan şirktir. Kur’ân’ın en çok uğraştığı kimseler Mekke’nin şeytanları denen, özellikle Mekkî surelerde “el-insan” diye vurgulanan iki düzine civarında Kureyş’in zındıklarıdır.

    Cahiliye topyekûn reddedilmiş olsaydı, Cahiliye örfü büyük ölçüde İslam şeriatı yapılmazdı. Örneğin Muhammed b. Habib, el-Muhabber’inde [s.236] “Cahiliye döneminde verdiği hükümleri İslam’ın onayladığı şahıslar ve Cahiliye döneminde yaptıkları işleri, Allah’ın İslamî yasa (sünnet) yaptığı şahıslar” diye oldukça riskli bir başlık atmıştır. Açıkça dediği şudur; Cahiliye döneminde bazı insanların yaptığı işleri, söz gelimi Âmir b. Cüşm’ün mirasta “erkeğe iki, kadına bir” şeklindeki uygulamasını İslam da şeriat yapmıştır.

    İslam devrim yapmamış, ıslah etmiştir. Kur’ân; içinde doğduğu kültür ve geleneği, örf ve toplumsal algıyı lağvetmedi, aksine vahiy mesajını bunlar üzerinden ulaştırdı. İslam Cahiliyenin bütün kurumlarına savaş açmadı, aksine birçoğunu olduğu gibi bıraktı, bir kısmını ıslah etti, az bir kısmını da ilga ve iptal etti. Bazılarının zannettiği gibi ne yeni bir astronomi, ne yeni bir biyoloji/tıbb-ı Nebevî ne de yeni bir hukuk sistemi getirmiştir. Kölelik gibi bir kurumu da kucağında bulmuş, bazı iyileştirmelerle bu kurumu devam ettirmiştir. En basitinden Hz. Peygamberin kölesi ve cariyeleri vardır. Zira Peygamber yaşadığı devrin ve coğrafyanın insanıdır.

    İslam Cahiliye hukukunu da büyük ölçüde benimsemiştir. Araplarda krallık yoktu. Kararları kabilenin ileri gelenleri alırdı. Lider kayd-ı hayat şartıyla görev yapardı. Mesela Mekke’de Peygamberimizin dedesi Kusayy’ın koyduğu idari sistem İslam tarafından da kabul edildi. Dâru’n-nedve’de kabile reislerinin istişare ile aldığı kararlarla Mekke yönetiliyordu. Bu Arap örfünü İslamî dönemde dört halife tarafından da devam ettirilmiştir.[1] Cahiliye döneminde ganimetin dörtte birini (mirba‘) ordu komutanı alırdı. İslamî dönemde bu uygulama beşte bir (humus) şeklinde neshedilerek uygulamaya devam edilmiştir. [6/41][2]

    Müşriklerde mevcut olan erkek tarafının kız tarafına mehir verme uygulamasını [4/4] İslam devam ettirmiştir. İslam sadece Cahiliye evlilik sisteminden mevcut olan sadece üvey anne ile evlenmek, iki kız kardeşi aynı anda almak, şigar usulü (takas yöntemi) ile evlenmek gibi son derece çirkin birkaç evlilik çeşidini kaldırdı. Cahiliye’de erkeğin evleneceği kadınlarda sayı sınırlaması yoktu. İslam bunu gerçi dörde indirdi amma bu sefer de cariye sayısını serbest bıraktı.

    Kadim bir Cahiliye âdeti olan mut‘a nikahı Hz. Peygamber ve sahabe zamanında kıyılmaya devam etti. Bazı Şii mezhepleri “belirli bir ücret karşılığı kadın kiralamak” diyebileceğimiz bu çirkin uygulamaya hala şer’î ruhsat verebilmektedirler. Hz. Ömer bu nikahı güç bela yasaklayabilmiştir. Bu aynı zamanda ayetin [4/24] verdiği ruhsatı ümmetin maslahatı gözetilerek kaldırılabileceğinin de delilidir.

    Muhammed b. Saib el-Kelbî’nin zikrettiğine göre; Cahiliye Arab’ının haram saydığı “anneleriyle, kızlarıyla, teyzeleriyle ve halalarıyla nikahlanmak gibi” bazı şeyleri Kur’ân da haram kılmıştı.[3] Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Yahve Yahudilere, Hammurabi yasalarını nasıl “on emir/şeriat” yapmışsa[4] Cahiliye Arap örfünü de Allah büyük ölçüde Müslümanlara yasa yapmıştır.

    Çocuk gelinle evlenmek teşvik edilen bir Arap âdeti idi ve İslam bunu devam ettirdi. Hz. Muhammed Ebubekir’in kızı Aişe ile 9 yaşında evlenmişti. Ömer de Ali’nin buluğa ermemiş kızıyla evlendiğinde herhangi toplumsal kınama ile karşılaşmamışlardı.[5] Nitekim toplumda epey çocuk gelinlerden müteşekkil evlilik bulunmalı ki, “Henüz âdet görmeyen genç kızların iddeti üç aydır” [65/4] ayeti böyle bir sorun üzerine inmiş olmalıdır.

    Yine Cahiliye’de kadının boşanma hakkı yoktu. Üç talak ile eşini boşama ayrıcalığı erkeğindi.[6] Şehristanî bu konuda şöyle der; Araplar kadınlarını farklı farklı üç ayrı zamanda boşarlardı. Bir defa boşadığında evliliğini sürdürmek isterse kocası eşine insanların en yakınıydı. Ancak üç defa boşadığında artık karısına dönemezdi. [7] O kadar ki Cahiliye devrinin meşhur şairlerinden A‘şâ bile ancak üç talakla boşanabilmiştir. [8] İslam da bunu aynı şekilde devam ettirdi. [2/228] İslam’ın hırsızların elinin kesilmesiyle ilgili emri [5/38] Cahiliye döneminde de uygulanmaktaydı. Araplar hırsızlık yapanın sağ elini keserdi. [9] Tarihçiler hırsızlıktan dolayı elleri kesilen bu kimselerin isimlerini vermektedir. [10]

    Daha bunlara pek çok örnek vermek mümkündür. Sonuç itibariyle Cahiliye Arap örfünü büyük ölçüde İslam kabul etmiş bunu şeriat olarak koymuştur. Bu örfün (yazılı olmayan toplumsal kuralların) pek az bir kısmını iptal ve ilga etmiştir. Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj, yaşadığı toplum merkezli olduğu aşikârdır. Ayetler nazil olduğu coğrafyanın problemleriyle alakalıdır. Nitekim Mekke’de ayetler müşriklere, Medine’de Yahudilere yönelik ikazlar gelmiştir. Örneğin o tarihte, o coğrafyada Budist veya Zerdüştler olsaydı onlara yönelik vahiyler gelecekti. “Kur’ân kendisinden öncekileri tasdik eden ve Mekke civarındakileri uyaran bir kitaptır.” [6/92] Zıhar [58/2-3] gibi, hac dönüşü evlere arka kapıdan girmek [2/189] gibi pek çok uygulama yalnızca o coğrafyadaki Araplara has davranışlar ve problemlerdir.

    Özellikle kölelik müessesini üç aşağı beş yukarı devam ettiren İslam hukuku bu konuda cahiliye hukukuna, Arap örfüne ne kadar göbekten bağlı olduğunu göstermeye kafidir.
    -----------
    [1] Mehmet Azimli, Cahiliyeyi Farklı Okumak, s.109-111.
    [2] Ali Osman Ateş, age., s.402.
    [3] Şehristanî, age., c.3.s.90.
    [4] Gerald Messadie, age. s.162.
    [5] Mehmet Azimli, age. s.117.
    [6] Mehmet Azimli, age. s.118.
    [7] Şehristanî, age., c.3.s.91.
    [8] İbn Habîb, el-Muhabber, s. 309.
    [9] Şehristanî, age., c.3.s.93-4.
    [10] Mehmet Azimli, age. s123.
  • Atom parçalamak için seminerlere başlayacağız, zamanım olmaz diye hemen okumak istemiştim.
    Mustafa A. ile farketmeden aynı saniyeler içinde başladık okumaya, eminim benden daha güzel bir inceleme yapacaktır – burada emrivaki yapıyorum hocam, incelemenize başlayınız hemen –

    Vüs'at O. Bener’i kpss dönemimden –daha doğrusu öabt- Buzul Çağın Virüsü ile tanıyorum, kimi kandırıyorum tanımıyordum sadece sınavda çıkar diye yazar eser ezberliyorduk.. Neyse ki Liliyar #32384995 etkinliği ile gerçekten tanışmış oldum.

    Önsöz de Murat Yalçın,
    “’Okuyun da görün, öykü nedir, iyi bir öykü ne yapar adamı’ dedim hep. Bugünse, ‘Okuyup da tutkunu olmayan okurluğunu gözden geçirmeli’ derim, gönül rahatlığıyla...
    Okunup geçilecek bir yazar değil Vüs’at O. Bener: Okurunun dünyaya bakışını, yaşamı algılayışını etkiler, dönüştürür. Neredeyse zihnine sokulmak ister.
    Hazırlıklı olun, derim.”
    Diyor.. Bende kitaba başlamadan önce buna kendimi hazırlamakla iyi etmişim diyorum.

    "Dost, Havva, Kibrit, Boş Yücelik, İlki, Sal, Leblebici, Kuş, Biraz da Ağla Descartes, Siyah-Beyaz, Nihavent Saz Denemesi, Bisiklet, Ergenekon, Kara Tren, Buluşma, Uçak Korkusu, Sünnet, Palto, Ya Herru Ya Merru, Yorumsuz, Bir Bardak Çay" adlı öyküler – 21 öyküymüş yazarken saydım kabul- değişik kitaplarından seçilerek bir araya getirilmiş. Bende iz bırakan bazı öyküler hakkında nacizane yorum yapacağım..

    Kitapta genel olarak birinci tekil anlatıcı kullanılmış. Öykülerdeki anlatıcıların kendini sorgulaması, kendileriyle çatışmaları, içinde bulundukları ortama kendini yabancı hissetmeleri iç seslerinin aktarılmasıyla yansıtılmış. Kişilerin düşüncelerini ve iç seslerini tırnak işareti kullanarak ayırmış sürekli. Hemen her öyküde ayrıntıcılığı -kelimeyi telaffuz edemedim ama yazdım- sayesinde, yalın diyaloglar ya da iç konuşmalarla karakterleri, keskin hatlarla belirlemiş.

    Bener, bir söyleyişi de şu cümleyi kurmuş: “Öykü yazmak için rahatsız olmaya, dahası hastalık derecesinde saplantıya gereksinim duyarım.” Gerçekten de “Ergenekon, Kara tren, Bir Bardak Sıcak Çay” hikayelerini okuyanlar bu cümlesini daha iyi anlar, yazar kendi yaşamından saplantılı anılar bırakmış.

    “Batağa saplandım büsbütün. Sırtıma vurduğu yükü taşımalıydım. Vefa simgesiydim gözünde. Ne demeye kesmeye kalkıştım tutunduğu dalı?” (Ergenekon’dan)

    “Ne kaldı geride? On dokuz yaşımda başlayıp otuz yaşımla kesintiye uğrayacağını sandığım çoğu kaygılı, korkulu, boğuntulu yıllar.” (Kara Tren’den)

    “Kimsesizler mezarlığına gömdüm imgelerimi. İpileyen sarımsı ışık pırpırlandı, sönmek üzere, sönünce kurtulacağım kendimden –acınası avuntu!–, ödeşeceğiz, kristal yüreklerine sırt çevirdiklerimle.” (Bir Bardak Sıcak Çay’dan)

    Kitabın ismini aldığı “Havva” hikayesi ise acımasızlık ve pişmanlık duygusundan çok ötekileştirmeyi en derinden gösterdi bana. Hatta ötekileştirme daha ilk cümlede başlamış: “Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi.”
    Öykü Havva’nın, ama anlatımı evin kızı yapar. Kızın dilinden yazılmıştır, onun günlüğünden alıntıdır. Havva kızın üstüne kabus gibi çökmüştür, ona derinden bir beddua eder: “Allahım şunu öldür!” Kıskançlık varsa saflık da vardır. Havva’nın hastalığına üzülen kız aynı içtenlikle daha sonra ağlar: “Allahım öldürme onu!”

    Diyarbakır da görev yapmış olan Murat Özyaşar hocamız öğrencilerine Havva hikayesini okuyor, onlardan Havva'ya mektup yazmalarını istiyor. Mektuplar Havva'nın en yakın arkadaşının, yanında kaldığı kızın ve annenin, hatta kendi elinden de yazılıyor. Mektuplardan etkilenen öğretmen hepsini bir zarfa koyuyor ve Bener'e yolluyor. Yazılanları görünce çok sevinen Bener, öğrencilere bir koli kitap göndermiş. Ayrıca mektuplar, yazıldıktan iki yıl sonra (2005) Norgunk Yayıncılık tarafından kitaplaştırılmış.

    “İlki” öyküsün de ise evin ilk çocuğunun evden ilk ayrılışından sonra eve ilk dönüşü anlatılmış. – ne çok ilk dedim- Öykünün adının "İlki" olmasının nedeni bu olabilir mi? Olabilir. Geride bırakılmış olanla geri dönüşte bulunan belirgin fark öykünün merkezinde yer alıyor. Asıl dikkat çeken, anlatıcının aile bireylerine karşı sevgiye benzer bir duyguyla hareket etmiyor oluşuydu. Aileden bir daha geri dönmemecesine ayrılışın ilk fark edilişi diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Ailenin parçası olan çocuk gitmiş, yerine bir yabancı gelmiş artık. Bu da o yabancılık duygusunun ilk ayırt edilişi..

    “Sal” öyküsünde yaşanılan ikilem.. can kurtarmaya giderken canından olmak. Şerif denizin ortasında yüzme bilmeyen anlatıcıyı kurtarmaya çalışırken bi anda nasıl canının derdine düştü anlayamadım bile. Geçenlerde bi alıntı paylaşmıştım “Ölümü bir gören yaşama deli gibi sarılır.” Yaşanılan, bu herhalde dedim.

    “Biraz da Ağla Descartes” de anlatıcının arkadaşı “Descartes” lakaplı kişidir. Bu kişi aracılığıyla Descartes'a göndermeler yapılır, öyküdeki Descartes, çok düşünen ama saf biridir. Anlatıcı sık sık onun üzerinden tartışmalı diyaloglar yaratır.

    “Öldü mü?”
    “Belki.”
    “Ölür. Bak bu kesindir bana göre. Çözemezsin de. Onun için mi, belki dedin?”
    “Galiba. Ama her şeyi çözüyorum.”
    “Çözüyorsun da anlayamıyorsun.”
    “Doğru.”
    “Denemeli. Denemedikçe olmaz. Deneyelim. Deneyelim mi?”
    “Bilmem. Denersem anlar mıyım?”


    “Kuş, Siyah-Beyaz” öyküleri “kapalı” sayılabilecek nitelikte, okurun çabasına bırakmış. “Sünnet, Uçak korkusu, Ya herru ya merru” öykülerinde ise yine yazarın bir geçmişine dönme hikayesi var.. “Yorumsuz ve Palto” ise kısacık öyküleri - o kadar kısa ki 1-2 sayfa-

    1k ‘da gözlemlediğim kadarıyla yazar pek keşfedilmemiş, etkinlik sayesinde kitabı bitirdiğimde “iyi ki” dedim. Birçok okur tarafından geç keşfedilmesi bir kayıp değil, olmamalı da bana göre.. Herkese keyifli okumalar diliyorum.

    Edit. İlk baştaki Dost hikayesine değinmek dahi istemedim. En başarılı sayıldığı edebi öyküsü de olsa kadının itilip kakılması kanıma dokunur oldu. -öyle de içselleştirmişim öyküyü-
    Edit2. İncelemeyi baştan sona okudum da galiba bende Bener'in bir karakterini canlandırmışım sürekli iç konuşmalarla...