“Çünkü böyle zamanlarda asla gerçek bir yaşamın olmayacağı hissine kapılırım; çünkü gerçekle, hakikatle her türlü temasımı , her türlü bağımı yitirmişim gibi gelir; çünkü nihayet kendi kendimi lanetlemişimdir; çünkü o hayal dolu gecelerden sonra üzerime bir ağırlık çöker ki korkunç! O sırada etrafındaki dünyanın gürültü ve uğultularını işitirsin, insanların nasıl yaşadığını duyar, görürsün… Onlar gerçekten yaşamaktadır, onların yaşamı ısmarlama değildir, onların yaşamının bir rüya, bir uyku, bir sanrı gibi dağılıp gitmediğini görürsün, yaşamlarının hep yenilendiğini, hep tazelendiğini, bir saatlerinin diğerine benzemediğini fark edersin;; korkak hayal gücüyse bayat, bayağı denecek kadar yeknesaktır, sanrıların fikirlerin kölesidir…. O yorulmak bilmez hayalgücünün de bir gün yorulacağını, sürekli gerilim içinde olmaktan bitap düşeceğini hissedersin, çünkü büyümekte ve eski ideallerini geride bırakmaktasındır; o idealler de parçalanıp toza karışır; eğer başka bir yaşamın yoksa yenisini yine bu parçalardan inşa etmek gerekir. Ama tam da o sırada ruhun başka bir şey ister, emreder!
“Yürüyor şarkı söylüyordum, çünkü mutlu olduğumda ben de, bir dostu ya da iyi bir tanıdığı olmayan,o neşeli anında neşesini paylaşacak kimsesi bulunmayan her mutlu insan gibi kendi kendime bir şeyler mırıldanırım.”
“Nasıl oluyor da böyle bir göğün altında türlü türlü suratsız, kaprisli insan yaşayabiliyor? Bu da gençlere özgü bir sorudur sevgili okur, hem de daha ilk gençliğini yaşayanlara, ama Tanrı’dan dilerim bu soru gönlünüze sık sık doğar.”