• 512 syf.
    ·Beğendi·10/10
    400 çadırla başlayıp 14 milyon kilometre kareye ulaşmış Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Avusturya-Macaristan çöktü, Çarlık Rusya’sı çöktü, daha öncesi İskender İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu, Doğu Roma ve Kutsal Roma Cermen İmparatorlukları çöktü. Bunların hepsi hakkında az ya da çok bilgiye sahibiz. Ancak Mu Kıtası’nın çöküşü farklı nedenlerden kaynaklanıyor. Verilen tarihler yukarıda sayılanlardan çok daha öncesi tarihlere denk geliyor. Acaba bu yüzden mi Mu kıtasının gerçekliği hakkında şüpheye düşülüyor? Ya da acaba dünya tarihinin değişmesi işlerine gelmeyenler mi insanların yazılı tarihe inanmasını istiyor? Doğrudur ya da değildir... Bilemiyoruz, ancak bildiğimiz bir şey var ki Atatürk’ün Mu konusuyla ilgilenme şekli tamamen bilimsel olmaklığıyla emperyalist batı merkezli tarih anlayışına da bir başkaldırıdır. Bir önceki kitapda -Atatürk ve Kayıp Kıta Mu’da- ne görmüştük? Atatürk’ün 1930’larda yaptığı tarih ve dil çalışmalarıyla o zamana kadar ki bilinen tarihi alt üst ettiğini; Türklerin binlerce yıl önce Orta Asya’da ileri bir uygarlık yarattıklarını, zorunlu nedenlerle göç etmek zorunda kalarak ileri uygarlıklarını dünyaya yaydıklarını görmüştük. Bunlar bizim açımızdan sonuçlarıydı. Mu kıtasıyla alakalı olarak da Atatürk açısından, ömrünün son anlarında dahi Türklerin izlerini aradığını öğrenmiştik. Tabi ki her çalışmasında olduğu gibi tarih ve dil çalışmaları da Atatürk sonrası dönemde üzerinde durulmamış, tarihin hengamesi içerisinde unutulacağı düşünülerek raflara konulmuştur. Bugün hep denir ya ülkemiz Atatürk’ten sonra onun gibi bir devlet adamının eksikliğini çekmiştir diye... Aslında ülkemiz bir bilim insanı tarafından yönetilmenin eksikliğini çekmiştir. Görülüyor ki Atatürk bir bilim insanı titizliğiyle çalışan bir devlet adamıdır. Bugün kaç tane devlet görevlisinin ya da politik figürün bu titizlikte çalıştığını söyleyebiliriz ki... Önce okumak sonra sorgulamak ve düşünerek kararlaştırıp sonuca ulaşmak... Başarının sırrı bu kadar basit aslında. Peki... Konumuza giriş yapalım o halde. En başta her şey nasıl başlamıştı? Tahsin Bey, Mayalarla Türkler arasındaki yakınlığa dair çalışmalarına 1926 yılı Yunanistan’ında başlamıştı. 1932 yılında Atatürk’e gönderdiği bir raporunda Kolomb öncesi Amerikan halklarının, özellikle de Mayaların dillerinde Türkçe bir takım sözlere rastladığını iddia ediyordu. Aynı yıl zaten Atatürk de Mu, Mayalar ve Türkler üzerine çalışmalarına başlamış bulunuyordu. 1934 yılında Ankara’ya gelerek Atatürk’e bu konuda ayrıntılı bilgiler sunan Tahsin Bey, Atatürk tarafından Meksika büyükelçiliği görevine atanarak konuyu yerinde inceleme fırsatı bulmuştur (1935). Tahsin Bey yaptığı araştırmalar neticesinde Churchward’ün Hindistan’da bulduğu Naakal Tabletleri ve Arkeolog Niven’ın Meksika’da bulmuş olduğu tablet incelemelerini okuyarak konu hakkında Atatürk’e ayrıntılı raporlar yazmaya başlamıştır. Bu raporlardan bazıları bugün kayıptır. -İlk altı rapor- Geriye kalan raporlardan ise özellikle 7. ve 14.rapor enteresan bilgiler içermektedir ki bu raporların içeriği ve Atatürk ile Tahsin Bey arasındaki neden oldukları gerginliğe bir önceki kitap incelememizde değinmiştik. Atatürk, en başından beri bu kıtanın varlığı ya da ezoterik bir geçmişi taşıdığıyla ilgilenmemiştir. Amacı Türk Tarih ve Türk Dil Tezleri’ne dayanak noktası oluşturabilmektir. Nispeten başarılı da olmuştur. Zira elde edilen sonuçlara bakıldığında bazı Amerikan halkları ve Türk dili arasında şaşılacak derecede benzer kelimeler bulunmaktadır. Kesin bir kanıt olur mu elbette olmaz. Yine de buradaki görülmesi gereken ve tarafımızca alınması gereken ders şudur ki, sorgulamadan inanmak bağnazlıktır. Ayrıca Atatürk’ün bu çalışmalarının bilimsel olmadığını söyleyerek alaya almak da bilimsellikten tamamen uzak yaklaşımlardır. Atatürk’ün bir kitabı okurken altını çizdiği şu söz durumu açıklamaya yetmektedir: “Ortak bir dil, ortak bir kökeni kanıtlamıyorsa en azından ortak bir geçmişi gösterir.” Atatürk’ün yaptığı ve yaptırdığı çalışmalar; Mayalar, İnkalar, Kızılderililer ya da Mulular Türk olmasalar bile aynı ortak geçmişten geldiğimizi gösteren ciddi bulgular ortaya koymuştur. İşte geldik bu bulguların neler olduğuna. Dediğimiz gibi Kızılderililer ya da Kolomb öncesi Amerikan halkları Türk olmasalar bile Türklerle bağları olduğuna dair kesin kanıtlar vardır. Birazdan okuyacağınız bu kesin kanıtlar gerçekten de şaşırtıcı ve bir o kadar da merak uyandırıcıdır. İşte karşınızda Amerika'daki Türk izleri... Bilim insanları Amerika'ya ilk göçlerin MÖ 40000 - 30000 arasında gerçekleştiğini söylerler. Doğal olarak da bu ilk göçlerden sonra da birçok göç hareketi meydana gelmiş olmalıdır. MÖ 5000lerde mongoliytler ve MÖ 3000lerde de Ön Türkler Bering Boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçmişlerdir. Arkeolojik bulgular da bu bilgileri doğrulamaktadır. MÖ 5000 öncesi geçişlerin tamamının da Bering Boğazı yoluyla yapıldığı görülmektedir. Çünkü Amerika kıtasının herhangi bir kara parçasına en çok yaklaştığı bölge burasıdır ve tarihlenen veriler buzul çağının yaşanmış oluğu döneme denk gelmektedir. Bizim özellikle son zamanlarda "Tüfek,Mİkrop ve Çelik" kitabıyla yakından tanıdığımız Jared Diamond; "Sibirya'nın ilk sakinleri Alaska'ya ister yürüyerek ister kürek çekerek gelmiş olsunlar, Alaska'da insanların yaşadığını gösteren ilk sağlam kanıtlar MÖ 12000 yılına aittir." demektedir. Bu noktada çıkan sonuca bakarsak Sibirya'nın en kuzey doğu bölgesinde kendilerine "Saka" diyen Yakut Türkleri yaşamaktadır. Atatürk de Kızılderililerin olduğu gibi Kolomb öncesi Amerikan halklarının Türklüğü tezi üzerinde fazlasıyla kafa yormuştur. Ancak bu tez Atatürk'ten çok çok önce hatta temeli 16.yüzyıla kadar uzanan bizzat batılı bilim insanlarınca ortaya atılmış bilimsel bir iddiadır. Neden bilimseldir? Öncelikle dil benzerliği. Kızılderili dilinde 300'den fazla Türkçe sözcük mevcuttur. Efsanelerin benzerliği. Türklerin Ergenekon Destanı ile Kızılderililerin Kapaktokon Destanı neredeyse birebir aynıdır. Bizdeki Dede Korkut onlarda Er Akkoca'dır. Türk ve Kızılderili yaradılış efsanesi oldukça benzerdir. İnançları eski Türk inancıyla örtüşmektedir. Giyimlerimiz ve el sanatlarımız arasında hiçbir fark yoktur. Yönetim anlayışı ve daha birçok benzerlik... Sizce bunların hepsi birer tesadüf mü? Sizce bunları iki kültürün karşılaşması sonucu birbirinden etkilenmelerinin bir sonucu mu? Eğer bakış açınız buysa sizi daha fazla kitap okumaya ve paragraf sorusu çözmeye davet ediyorum; çünkü anlam ve sonuç çıkarmadan yoksunsunuzdur. Yine de bu bulguları yeterli bulmuyorsanız buyrunuz 2008 yılında yapılan DNA testleri sonucu, Doğu Asya Yenisey ve Altaylardaki Türklerin nesiller boyu değişmeden aktarılan Y kromozomlarının, Kızılderililerde de olduğu kanıtlanmıştır. Peki ya diğer Kolomb öncesi uygarlıklar... Bugün artık Kolomb öncesi Amerikan uygarlıklarının Asya'dan Amerika'ya geçenlerce kurulduğu kesindir. Ve bu göçerler içerisinde Türkler de bulunmaktadır. Örneğin Mayalarda bulunan tek Tanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğü düşüncesi, ahiret kavramı, cennet ve cehennem, Tanrı'nın daireyle sembolize edilmesi eski Türklerde de vardır. Mayalarda Gök ve Yer Tanrıları vardır. Benzer bir anlayış Sümerler ve Türklerde de vardır. Mitolojide dağlar gibi kutsal sayılan ağaçlar da vardır. İslamiyet'de nar, zeytin, hurma ve incir ağaçlarının yanı sıra Adem ve Havva'nın yasak meyve yedikleri yaşam ağacı da bunlardan biridir. Palmet motifi de hayat ağacı ile doğarak İslam-Türk sanatına hurma ağacı şeklinde geçmiştir. Mayalarda her 52 yılda bir felaket beklenir, Türklerde her 59 yılda bir. Mayalar ve Türklerde ok ve yay gibi hafif silahlara dayanan savaşılık ve laik devlet yapısı vardır. Mayalarda 300'den fazla Türkçe kelime vardır. Her ikisi de sondan eklemeli bir dildir. Bunun gibi daha birçok örnekle artırılabilir. Ancak bu işe bir de karşı çıkanlar vardır ki onlar Mayaların Türk olamayacağı tezini Mayaların insan kurban etmesine bağlamaktadırlar. Çünkü eski türklerde insan kurban etme ayinleri yoktur. Burada bizim de kendimize yönelik sormamız gereken soru şudur: "Biz Mayaları nereden biliyoruz?" Hiç öyle yukarı aşağı bakmayın, cevap basit; "SİNEMA" sektöründen. Bize izletilen Mayalar, insan kurban eden ve kanlı ayinler düzenleyen vahşi bir topluluktur. Peki gerçekten de öyle midir? Mayalar tarihlerinin yalnızca küçük bir döneminde insan kurban etmişlerdir. Ancak bu ritüel Maya uygarlığının klasik sonrası döneminin sonlarında ortaya çıkmıştır. Yani bugün dahi medeni insanlığı şaşırtacak bir hal alan görkemli Maya uygarlığının çöküş döneminde. Bunun nedeni her ne kadar tam olarak bilinemese de genel olarak bilim insanları bu kanlı ayinlerde Tanrı Kukulkan'ın rolü olduğunu düşünmektedir. Yani efsaneye göre halka "barış, refah ve büyük bilgelik getiren sakallı beyaz adam Kukulkan" (Azteklerde Quetzalcoatl), Maya kenti Chichen Itza'yı terke zorlanmıştır. Ayrılmadan önce de bir gün geri dönüp dünyayı kötülükten kurtaracağına söz vermiştir. Bu adamın gidişinden sonra da ülkeyi şeytani bir dalga kaplamıştır. İşte Mayalar'ın bu çöküş dönemi insanları da -ki Aztekler de- insan kurban etmeye başlamışlardır. Efsane böyle. 15.yüzyılda Yeni Dünyayı yağmalayıp, sömüren emperyalist Batı, kanlı işgalini bu şekilde haklı göstermeye çalışmaktadır. Her zaman olduğu gibi Hollywood üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmektedir. Artık finali yapmanın zamanı geldi sanırım. Bakın, hepimiz için gerçek şudur ki bilinmeyene dair insanlarda her zaman bir merak ve korku vardır. Ve bilinmeyenin üzerine gitmek, onu sorgulamak yıkılması oldukça zor –ki bizim gibi toplumlarda imkansız- bir durumdur. Böyle bir durumun dünya geneline hakim olduğu bir zaman dilimidir Atatürk’ün yaşadığı yıllar. Bir anlamda dünyaya karşı yeniden bir ayaklanma hareketidir bu. Yazılı tarihi sorgulamaktır. Kadim tarihi her zaman merak etmişimdir. Uzak geçmişte ama çok uzak geçmişte neler oldu? Komplo teorisi adı altındaki hikayeler gerçekten yaşandı mı? Yaratıcımız, bizim bildiğimiz şekliyle olandan çok çok önce insanlıkla iletişime geçti mi? Ve daha bir sürü şey... Merak uyandırıcı ve konu itibariyle de biz insanların geçmişine ışık tutucu şeklinde olunca bu konuların peşine düşmemek elde değil. Kabul etmek gerekir ki hem benim açımdan ki bence hepimiz açısından bu konuların detayına girildiğinde anlantılanların gerçekliğine dair bir ipucu çıkmasını çok istiyoruz. Böylece hani o, bilim adamlarındaki merak ve heyecanı biz de kendi ilgi alanımızda yaşayabilir ve ilgi çekici olmayan hayatımıza biraz da olsa heyecan katabiliriz. Yaşamı pozitif kılan da biraz bu merak unsuru sanırım. Merak ettiğimiz konuların karanlıktan aydınlağa çıkışında eğer ki beklediğimiz sonucu almışsak duyduğumuz heyacan müthiş bir hazza dönüşür. Mu kıtası benim oldukça ilgimi çeken ve içinde barındırdğı bilgilerle her okuduğum sayfada daha fazla heyacan duymama sebebiyet veren bir konu. Ancak elbette ki eldeki bilgilerle bu heyecanın da bir sonu var. Ama bilimin aydınlatıcı gelişimi devam ediyor ve belki de MU'ya dair varlığını kanıtlayıcı bilgiler elde edilebilir. Böyle bir olayın insanlıkta uyandıracağı merak ve heyecanın tarifi imkansızdır. Bu bildiğimiz anlamda tarihi tamamiyle değiştirecektir. Ben açıkcası tarihin emperyalist batı kültürüne göre şekillendiğine inanıyorum. Ancak bilim dünyasında her ülkenin namussuz insanları olduğu kadar namuslu insanları da vardır. Bu ülkenin namuslu yazarlarından biri olan Sinan Meydan kendi üzerine düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirmiştir ve getirmektedir. Biz bize düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyuz asıl sormamız gerekn soru budur işte. Atatürk’e ya da Cumhuriyet tarihine atılan her iftirada Sinan Meydan yetiş mi diyeceğiz yani! Her iftiracıyı Sinan Meydan’a ya da Cumhuriyetimizin diğer namuslu yazar ve insanlarına mı şikayet edeceğiz? Yoksa artık, işgal İstanbul’unda Mustafa Kemal’in yaptığı gibi herkesin olmaz bu iş bitti” dediği yerde “geldikleri gibi giderler” mi diyeceğiz? Karar da sonuçlarına katlanmak da bizim seçimimiz. Sevmediğiniz bir partiye ya da lidere oy veren insanları ötekileştiremeyiz. Sevmediğiz o partiye oy verenlerin de hatta o partinin sevmediğiniz liderinin de bu ülkenin bu milletin bir ferdi olduğunu unutmamalıyız. Bugüne kadar ötekileştirdik de ne oldu? Hangi taraf kazandı? Kazananın olmadığı gibi hepimiz kaybettik. Kaybetmeye de devam ediyoruz. Öyle kuşatılmış bir haldeyiz ki karar vermemiz gereken asıl soru şu; Tek dünya devletinin bir ferdi olarak tüm inançlarımızdan arınmış bir şekilde köle olarak mı yaşayacağız yoksa üniter bir Türk Devleti olarak Türk’ün ve İslam’ın bayrağını kıyamete kadar dalgalandırmaya devam mı edeceğiz? Anlıyorum, zaman ve dünya hep aynı kalmaz. Değişim, hayatın kanunudur. Geçmişe ya da geleceğe bakarsak geleceği kaçıracağımız kesindir. Geçmişten ders alarak bugün çalışıp geleceği planlamak... İşte benim sayfamın girizgahındaki cümlenin özü budur: “Atatürk gibi düşünmek...”
  • 464 syf.
    “Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi hep beraber yok olacağız.”

    Karakterimiz : KA

    Olmazsa olmaz olgumuz : KAR

    Mekan : KARS


    Kelimelerin sihrine inanırım. Acaba diyorum Orhan Pamuk buna başvurmuş olabilir mi? Mümkündür :) George Perec'in 'Kayboluş' isimli kitabında 'e' harfini kullanmadan bir roman yazmış olması Pamuk'un böyle bir girişimini masum kılar. Bu arada Kars şehrinin adı Bulgar Türkleri'nin Karsak oymağından geliyormuş.

    Kar nedir? (100 Puan)

    KAR. Suyun atmosferin içinde düşerken, gezinirken ya da yükselirken aldığı katı şekildir. Genellikle altıgen bir biçimi olan güzel kristal yıldızcıklar halindedir. Her kristal tanesinin kendine özgü altıgen yapısı vardır. Karın sırları eski çağlardan beri insanoğlunun ilgisini ve hayranlığını çekmiştir, ilk olarak İsveç'in Uppsala kentinde 1555 yılında papaz Olaus Magnus her kar tanesinin kendine özgü altıgen bir yapısı olduğunu söyler... -kitaptan alıntı-

    Çok eleştirilen bir kitap Kar malumunuz. Pamuk'un Nobet Edebiyat ödülü alması ülkemizi ikiye değil %90'a - %10 gibi fazlaca mutabık kalınan bir olumsuz algıda birleştirmiştir. Orhan Pamuk’un, İsviçre’de yayımlanan Das Magazin isimli dergiye verdiği röportajdaki “30 bin Kürt’ü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük. Türkiye’de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum” demesi onu bir anda sadece Türkiye gündemine değil dünya gündemine de taşımıştı. Kimilerine göre bu cesaretin ödülü olarak aldı Nobel'i, kimine göre ise kaleminin hakkıydı. O kısım hakkında pek yorum yapmak istemiyorum ancak bu demecin 'Ermeni Meselesi'nin ayyuka çıktığı ve çeşitli ülke parlamentolarında tartışıldığı bir dönemde gelmesi Türkiye'yi epey zora soktu. Katliamların hala tartışıldığı, olup olmadığı noktasında belirsizliğin sürdüğü belli iken Pamuk'un bu açıklaması tam anlamıyla hezeyandır. Çünkü iddia ispat yükümlülüğünü de gerektirir. Belki'ler, bu denli uç iddialar Türkiye'nin dışarıya açılan bir yüzü olarak Pamuk'un sözlerinde olmamalıydı diye düşünüyorum. İnandığı şeyleri hiç inanmadan söylemenin verdiği başdöndürücü özgürlük duygusunu hissediyordu bunu söylerken belki de iç dünyasında bunu bilemeyiz.

    Orhan Pamuk ve onu okuyanlar cesur bir yazar olduğunu bilir. Zaten bu cesareti Yaşar Kemal'den sonra penceresini dünyaya açmasında ve dünyaca tanınan bir diğer Türk yazar olmasında etkili olmuştur. Pamuk bu kitabı ilk siyasi romanı olarak niteliyor. Tepkilerden çekindiğini de zaten NTV'de yayımlanan röportajında dile getiriyor.

    Sevgili ülkemizde sağ ve sol diye derin bir çizgi var. Bu çizgi genelde yazarların kaleminde, düşünce dünyasında kendini gösterir. Zaten okurlar ve yayımcılar tarafından bu çizgilerden birinde yer almadığınız müddetçe dışlanıyor bir yer edinemiyorsunuz. Sağcı isen sağcılar, solcu isen solcular, dinci isen dinciler sizi okuyor. Sizden övgüyle bahsediyorlar. Orhan Pamuk bu kanadın neresindedir sizce? Kendisini iyi bir solcu, iyi bir ateist olarak niteleyebiliriz sanırım. Ülkemizin kalıplaşmış sloganlarından dışa çıkarak ''Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim'' diyor yine NTV röportajında. Siyaset bizim için takım tutmak gibi. Oy verip desteklediğimiz partinin neferi olmaktan kendimizi alamıyoruz. İtinayla kalp kırıp, kimi zaman öldürmekten bile çekinmiyoruz. O sebeple Pamuk'un bu çekincede olmasını anlayabiliyorum.

    KARS

    Allah'ın olmadığı yer olarak nitelendiriliyor kitapta Kars. Ne de olsa insanoğlunun inisiyatifinde iyilikler, güzellikler olduğu sürece Allah'ın dualarını, kendini kabul ettiği varsayılır. Cennet vaadi olmasa çoğu insanın namaz kılıp, ibadet edeceğinden şüpheliyim. Pamuk romanına Kars şehrini siyasal anlamda Türkiye'yi anlatmak istediği için seçtiğinden bahis etmiş. Kars şehrinin uzun yıllar Rus himayesinde kalması, 2 yıl gibi kısa bir süre Ermenilerin hakimiyetinde kalması, Türk-Kürt sentezi yapabilmek vs. gibi nedenlerden dolayı Pamuk'un ilgisini cezbetmiş olabilir. Yine yazarın Kars şehrine 5 kez gittiği, insanlarla kahvehanelerde, çay ocaklarında, berberlerde, marketlerde onların yaşayışlarını, dertlerini, düşüncelerini dinleyip notlar, ses kayıtları aldığını küçük bir araştırma sonucunda öğrendim. Haa kitabı bitirdikten sonra koşa koşa Google'a Kar romanının gerçek olup olmadığını yazmıştım.

    SİYASET

    Siyaset ve politika içinde samimiyet duygularının arınmış olduğu, hilenin, hurdanın insanlara inandırıcı bir dille anlatıldığı oyunlar bütünüdür. (bence) Başörtüsü, din, Atatürk, sağ, sol, terör bir şekilde siyasetin malzemesi olmuştur. Bu romanda da ne ararsanız var. Genelde halkın ana temadan uzaklaştırılıp, asıl düşünmesi, sorgulaması gereken şeylerin üstünü örtmek adına belli periyotlarla tartışmalar doğar. Başörtüsü bunlardan biriydi zamanında. Şu bir gerçek ki biz asla demokrat, özgür bir ülke olamadık. Başa kim geçerse geçsin bunu başaramadık. (Atatürk dönemini tenzih ediyorum) Çünkü siyasetin malzemesi bir bakıma halktır. Aslında siyaset halk için vardır. Dünyanın genelinde bu yanlış yorumlanıyor olsa gerek ki halk siyaset için gerekli bir hammaddeden öteye gidemiyor. Bu romanın bence vermek istediği en büyük mesaj: ANLAŞILMAK sorunsalı. Allah bile anlaşılmak ister. Dini kitaplar, peygamberler, emareler hep anlaşılmak istemekle alakalıdır. Siyaset yaşamlarınızı düzenleyen iktidarları seçmemiz için yaptığımız yorumdur. Ötesi değildir. İnsan da anlaşıldığı kadar insandır.

    Gerçekten geleceği bilebilir mi insan? Bilmese bile, gene de bildiğine inanıp huzur duyabilir mi?

    Hissetmek, duyularını ayağa kaldırıp onları devrime hazırlayıp savaşın ortasında bırakmak gibi. Eğer hissetmiyorsan mutluluğun, güzelliğin, iyiliğim, savaşın, barışın, nefes almanın, dokunmanın, bakmanın ve sayabileceğim milyonlarca olgunun bomboş olacağı katidir. Allah'a inanıyor musun? sorusuna ''haşa elbette inanıyorum'' diyen %99'luk müslüman nüfus bunu hangi hissiyatla söylüyor ya da inandığı için neler hissediyor? Bu yine insanın kendisinde. Eylemler hislerin aynasıdır ve his bir başlangıç noktasıdır. İnanmakta hissiyatla muktedirdir. Kitapta müslümanların hissiyatları, Allah'a inanmayanların kaldığı ikileme dem vuruluyor. Baş karakterimize Allah'ın varlığını durmadan yağan kar düşündürüyor örneğin. Allah'ı hatırladıkça bir hiç edasıyla işgal ettiği, yeryüzündeki yegane yeteneği şairliğine tutunuyor. Allah'a inanan ve aşkla bağlı olan Necip'te gün geçtikçe tersine başkalaşım meydana geliyor. OP, çok zeki bir yazar. Ne büsbütün içinde olayın ne de dışında. Ne Allah'a inananların safında ne ateistlerin. Anlattıkları bir yığın olayın üstüne yüklediği sorumluluğun içinden o kadar sorumsuzca ve sorunsuzca sıyrılıyor ki hayran kaldım doğrusu. Pamuk'un izlediği yol: orta yoldan sağı,solu hatta herkesi anlamaktan geçiyor.

    AŞK

    464 sayfalık bir kitabın sadece 3 günlük olayı anlattığını duysanız belki şaşırırsınız. Evet karakterimiz Kars iline sade ve sadece üç günlüğüne geliyor. KA'nın aşkı diğer aşklara göre biraz garip, çokça ise değişik. İlgisizlik müziğinin içinde yarattığı o koca karmaşanın yine kendi içinde bir büyüsü olduğunu biliyor. Derin bir karamsarlıktan çıkıp kalabalık bir mutluluğa geçiş yapmak için saniyeleri, saliseleri bile uzun saydığı olabiliyor. Yarım kalan bir aşkın içinde meydana getirdiği ukdelerin tamamlanmışlığı onu ürkütmekle kalmıyor olumlu ya da olumsuz her gelişme onu ümitsizliğe itebiliyor. Durmadan içinde aşkla çalan müzikle birlikte ''hayatın, âşık olup mutlu olmanın dışında, birbirleriyle ilişkisiz, anlamsız sıradan bir olaylar dizisi olduğu'' düşüncesini de atamıyordu KA. Aşkın o benzersiz yalnızlık ve yenilgi duygusuna sevkini sağlayan, ruhunun kanamalı odalarında hep bir kaybın mevsimini yaşatan yegane bir duvar buluyor karşısında: kendisi. Evet KA'nın kendisinden öte bir düşmanı yok ne yazık ki.

    Veee evet. Kitabın sağında, solunda, önünde, arkasında hiçbir yerinde gerçek olaylara dayanmadığı yazmıyor. Orhan Pamuk kendisini karakter olarak gizleme ihtiyacı da hissetmiyor ayrıca. Kitabın kurgu olduğu belli ancak yazar o kadar sağlama, yan bilgi ve destekleyici hikayeler anlatıyor ki, acabalarınızla kalakalıyorsunuz. Bence bunun belirtilmesi gerekirdi. Çünkü anlatılanlar Türkiye'nin birçok gerçeğini muhteva etmekle birlikte yaşanmayan şeyler. Dünyanın herhangi bir yerinde bu kitabı okuyanlar bizi muz ülkesi zannedebilir. (Öyle değil miyiz demeyin, o kadar olmadık bence) Bu eksikliğin açıkçası merakımı cezbettiğini de itiraf etmeliyim. Belki gerçekliğe dayanmadığını bilsem sayfaları bu denli hızlı çevirmez, uykularımdan olmazdım.

    DİPNOT: Kuran-ı Kerim'de Allah'ın intiharı yasakladığı yazmıyor. Kitabın birçok yerinde bununla alakalı atıflar var. Nisa suresinin 29.ayetine de yine bakılırsa ''Birbirinizin canına kıymayın'' demektedir.

    Eksiklikleriyle, güzellikleriyle, siyasetiyle, aşkıyla, şüpheleriyle, gerçekliğe yakın anlatımıyla bir kitap daha bitti. Kitabı beğenmekle birlikte OP'un 'yazınsal, edebi' yönü açısından onu tekrar tanımam adına keyifli bir tecrübe oldu. Diğer kitaplarını da alıp okuyacağım. Sevgili Ayşe* nin bu kitabı okumamda etkisi büyük. Ona da teşekkür ediyorum. Unutmadan Orhan Pamuk okumaya Kar ile başlayın :)

    https://www.youtube.com/watch?v=t6C4ZL6GR6Q
  • HERKESİ GÜLDÜREN İNSANLARIN KENDİ İÇLERİNDE YALNIZ İNSANLAR OLDUKLARI BİLİMSEL OLARAK KANITLANMIŞTIR.SİZCE DE ÖYLE Mİ??
  • 266 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    1984 ve Fahrenheit 451'den sonra Cesur Yeni Dünya'ya da sıra geldi. Kitap alışık olduğumuz distopyalardan farklı hatta bu yüzden çoğu kişi "ütopya mı distopya mı?" diye sorgulamalara gidiyor. Ben distopya diyen taraftanım neden mi? Çünkü bu dünyada insanın seçme özgürlüğü asla yok. İnsanlar doğumla değil, kuluçka merkezinde her şeye koşullanarak meydana geliyorlar. Neyi sevip sevmeyeceği, hangi statüde olacağı, neler yapacağına ve yapmayacağına koşullanarak.. Sizce böyle bir dünyanın ütopya olması mümkün müdür? Tabii ki değil. Ütopya denmesinin sebebi insanların sağlıklı, mutlu ve bulundukları durumdan şikayetçi olmaması. Bunlar var evet ama aile, din, sadakat, kültür gibi insanı insan yapan değerleri yok etmişler. Kitap okumak yok, çiçek bile yasak. İnsanlar öyle koşullanıyorlar ki en alt statüdeki insan dahi halinden memnun, en üst seviyeye gelmesine fırsat versen gelmeyecek derecede. Velhasıl kelam, kitap sizi çokça sorgulamalara götürecek, açıp inceleme videoları, yorumları okutacak bir eser. Okuyalım, sorgulayalım. Zaten sorgulamasa insan, insan mı olur? :)
  • Ve başkaları da vardır, aşağıya çekilirler: şeytanları çeker onları. Ama ne kadar dibe batarlarsa, o kadar ışıltıyla parıldar gözleri ve bir tanrıya duydukları arzu.
    Ah, onların çığlıkları da tırmaladı kulaklarınızı, ey erdemliler: "Ben ne değilsem, odur bana tanrı ve erdem!"
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 90 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Şimdi şu saatte ve şu soğuk kış gününde, güzel bir müzikle dalgaları izlemek ne kadar güzel olurdu. Sizce de öyle mi?