Geri Bildirim
  • ...
    Bir akşam, sık sık bindiğim o vapurun kıç güvertesinde, tek başıma oturup yine geçmişe dalmışken, yanıma beyaz paltolu bir adam yaklaştı ve bana, kötü bir haber getirircesine, "Kafanızı çok büyük buldum" dedi. Hayret dolu bakışlarım karşısında başını hafiften sallaması sinir bozucuydu. Doktor olduğunu belirtmeyi ihmal etmemesiyse daha da sinir bozucu. En kötüsü de öyle yaşamaktan vazgeçmemem halinde büyümenin devam edebileceğini, kafamın da içindekileri artık taşıyamayarak bir gün patlayabileceğini söylemesiydi galiba... Tedaviyi kabul etmem gerekiyordu... Alay ettiğini sandım. " Aynı büyüme kalbimde de var mıdır acaba ? " diye sordum. Gülmesini bekliyordum, gülmedi. Hatta daha ciddi baktı. Bakışlarında hem acımanın hem de sanki bir uyarma ihtiyacının tezahürü vardı. Söyledikleri duygumu güçlendirmeye yetiyordu zaten. " Bu çile sizi kesin öldürecek ! Beyhude arayışınızı durdurun ! Artık çok tehlikeli ! " Hangi arayışıma dikkatimi çekmek istediğini sormadım. Çünkü hem kendisinden hem de söylediklerinden korkmuştum. Ayrıca aramakta tüm benliğimle sahiden ısrar ediyordum.
    ...
    Yanlış Tercihler Mahallesi
    Mario Levi
  • Yabancı, Albert Camus’la tanışma şerefine vesile olması nedeniyle değerli bir kitap oldu benim için.

    Sizi hikâyenin içine alıp, duygularını güzel bir şekilde yansıtıyor. Öyle ki; hapishaneye girdim ve orada yazarla beraber kaldık epeyce. Başından geçenleri hissettik. Adeta beraber yaşadık tüm hikâyeyi.

    Kesinlikle etkileyiciydi. Zaman zaman kitabın içine girebilsem ve olaylara ben müdahale etsem, zaman zaman da ‘Ne vurdumduymaz bir tavırdır bu?’ dedim. Bir yandan ‘sinir’ oldum Mersault adındaki başkahramana, diğer yandan ‘acıdım’.

    Mersault’un annesinin ölümüyle başlıyor hikâye. Gerçekten toplum için çok aykırı bir karakter. Özellikle yazıldığı zamanı düşünüyorum da (Albert Camus 1913'de Cezayir'de doğmuş, 4 Ocak 1960'da Fransa’da vefat etmiştir) epey farklı duruyor.

    Şu düşünce de aklıma gelmedi değil. Acaba yazar, kendi aykırılığının ne kadarını yansıtmış bu esere. Mersault kendisi midir? Toplumun baskıcılığını ve değer yargılarına uymayanlara kestiği cezayı eleştirmek için mi yazmıştır? Hepimiz biliyoruz ki toplum kendisine benzemeyeni (suç teşkil eden eylemleri işleyenleri kastetmiyorum tabii ki) ilk fırsatta yok etmek için fırsat kollamaktadır.

    Çok beğendim. İyi ki okumuşum dediğim, bana farklı (her ne kadar da öyle bir yerde yaşamayı kesinlikle istemesem de) bir dünyanın kapısını açmış ve kendine has üslubuyla kendi evreninde hoş bir rehberlik etmiştir. Yer yer insanın içini acıttığını da ekleyerek bitireyim.

    Keyifli okumalar dilerim.
  • Ama insanın muhteşem tarafı budur; sil baştan yapmaktan vazgeçecek kadar umutsuzluğa veya tiksintiye kapılmaz asla...
  • Martı Jonathan Livingston... Ona benzeyen binlerce martının arasında kendini bulma ve fiziksel ve zihinsel olarak sınırlarını aşma savaşı veren bir kuş. Richard Bach'ın bu eseri bir önceki cümlemde de belirttiğim gibi Jonathan Livingston isimli bir martının kendisine diğer martılar tarafından "Bu hayattaki tek amacın, var olma sebebin balıkçı teknelerine yakın dolaşıp karnını doyurmak," denmesine rağmen her şeyin bu kadar basit olamayacağını, hayattaki amacının çok daha farklı ve anlamlı bir şey olduğunu düşünmesi sonucunda gerçekleşen olayları, durumları aktarıyor. Yüz kırk yedi sayfalık, birçok sayfasında çizimlerin olduğu, ince ve kısa sürede hatta tercihe göre birkaç saatte bitirilebilecek bir eser Martı. Martı Jonathan Livingston çevresindeki aynı türe mensup canlılar tarafından ona biçilen hayattan daha fazlasına sahip olması gerektiğini düşünen bir martı. Kuşların en belirgin özelliği uçmalarıdır fakat burada belirli sınırlar dahilinde ancak izin veriliyor martıların özgürce uçmalarına, neden peki, çünkü sen martısın tek yapman gereken yemek bulup karnını doyurmak! İnsana ye, iç, barın bunları da belirli kısıtlamalar dahilinde yap yeterli demek gibi bir şey bu. Kitapta verilen bir diğer mesajsa şu, zamanla diğer martılar tarafından çeşitli gerekçelerle kutsal hale getiriliyor Jonathan Livingston, onun yüce olduğu düşünülüyor hatta öyle ki bu durum onun adına yapılan kutlamalarla, ritüellerle uğraşmaktan özgürce uçup dolaşmayı bile unutturuyor martılara. Ve bu noktada yazarımız diyor ki: "Acaba biz, dünyamızdaki özgürlüğün bitişini izleyen martılar mıydık?"

    Kitapta anlatılan bu gibi durumlar dışında kitabı beğenip beğenmeme konusunda bir şeyler söyleyecek olursam, yorumları aracılığıyla bende beklentilerin fazlasıyla yüksek olup bu beklentilerimin karşılanmamasından mıdır bilinmez ancak ben bu kitabı sevebildiğimi söyleyemeyeceğim. Nedenlerine gelince, verilen mesajlar dışında kitabın benim için etkileyici bir yanı yoktu ki bunlardan en önemlisi olaylar. Kitaplar konuları, anlatım şekilleri, verilen mesajlar gibi birçok öğeyle bir bütündür, Martı'da evet verilmek istenen mesajlar güzeldi ancak o mesajın verilebilmesi için seçilen konu beğenimi kazanamadı. Yani bana göre güzel mesajlar+kötü olay kurgusu ve konu mevcuttu bu kitapta. Genelde insan dışında canlıların ağzından anlatılan kitapların sayısı çok azdır, en basit örneklerinden Hayvan Çiftliği'nde karakterler hayvanlardır ve bu çok hoş durur ancak Martı'da bir martının ağzından anlatılan şeyler bana çok ilgi çekici veya güzel gelmedi. İnce bir kitap olmasına rağmen okurken bir an önce bitsin diyerek okuduğum yerleri de hatırlıyorum kitapta. Sonuç olarak büyük beklentilerle başladığım Martı ne yazık ki beklentilerimi karşılayamadı.
  • Umutsuz olmak yalan umuttan daha iyi değil midir? Öyle mi acaba? Yoksa yalan umut dahi insan için bir yaşama sebebi midir?
  • Bu hikayemi sevgili Metin T. için yazdım. Yazmak eylemi üzerine konuşabildiğim, böylesi bir dosta sahip olduğum için çok şanslıyım.
    ########
    Ay ışığı çiçekli, solgun sarı perdenin üzerine kondu. Hafif ve esnek bir leke bıraktı. Leke yayıldı, bütün perdeyi kapladı. Odanın karanlığı, gelincik goncası gibi yarıldı.

    Ağzını kaplayan ve bedenine derin bir sıcaklık yayan kurulukla uyandı. Etrafına yadırgayan gözlerle baktı. Anladı sonradan nerede olduğunu. Buruşuk, yeşil damarlı ellerini istemsizce öne uzattı.

    Su dedi, birazcık su.

    Gece vakti uykusuz, çenesek bir kuş hariç hiçbir şeyin sesini duymuyordu. Mavi, sönük gözlerini odada gezdirdi. Gözündeki süt rengi tabaka, her şeye esrarlı bir hava katıyor, nesneler sahip oldukları özelliklerin bir kısmını saklıyordu.

    Yarısı ahşap, evlendiği zaman alınan, oynak desenlere sahip bir kanepede yatıyordu. Elini, kanepenin ahşap düzlüğünde gezdirdi. Bardağı arıyordu. Neredesin kör olası diye fısıldadı. Genzindeki kuruluk, bu söylemin ardına daha da arttı. Mor irinle dolu, şişkin bacakları bile ısınmaya başladı. Ne zamandan beri hissetmiyordu bacaklarını. Kimse yok mu bu evde diye düşündü. Gözü, oda kapısının buzlu camına yöneldi. Elleri hala bardağı arıyordu. Buzlu camdan, sütsü gözlerine, derin bir karartı ulaştı. İçi titredi. Üzerinde tahta kurusu oyukları bulunan, bacağı aksak, yürüse ardında dalgalı bir esinti bırakacak masanın üzerindeki televizyon, onun yanında duran fotoğraf çerçevesi, yıllardır aynı renge ve acı kokuya sahip, tozlanmış çiçekler de titredi. Televizyon ünitesinin camlı kısmında küçücük fotoğraflar oynaştı. Göremedi. Duvarda asılı olan saatin saniye tokmağı bir sağa bir sola salınıyordu.

    Pencere, kulak tırmalayıcı bir gürültüyle açıldı. Duvara çarpan çerçevesinden yere yüzlerce cam kırığı saçıldı. Serin ve akasya kokulu bir hava doldu odaya ve kadının bütün bedenini yaladı. Zihninde, en dipte çökelmiş hatıralar salındı, kırılıp birer birer yüzeye çıktı. Kocası, çocukları, torunları, eski yaşamı sisler arasından sıyrılıp gözlerinin önünde belirdi.

    Solgun siyah eller elini tutar sol tarafı titrer simsiyah gözlerde kendisine ait bir şeyler arar bulur evlenir beyaz badanalı bir evde yaşamak isterken tütün kokulu bir evde yaşar kocası arada simsiyah gözlerine benzeyen ellerini uzatır bedeni titrer halbuki sol tarafının titremesi gerekir çamaşır bulaşık ütü arap sabunu yeşili bebe kakaları arada işitilen küfürler koca beklemeler yemek yapmalar peşpeşe doğurulan çocuklar beyaz badanalı evin unutuluşu simsiyah ellerin suratında bıraktığı gri izler anne karnım acıktılar küçük bebenin ağlaması sidikli muşambalar döşekler sası kokulu ağızlar istemsiz sevişmeler kaynana dırdırı sarkık göğüsler terli bedenler çocuklar büyür koca işten kovulur temizliğe gidilir koca sarhoş olur dayak yenilir çocuklar ağlar kolları göz rengine yakın renklerle kaplanır çocuklar daha da büyür koca iş bulur tütün kokan ev değişmez bel ağrıları başlar şişmanlar eski bedeni yoktur yepyeni bir kadın olmuştur aynalara küser beyaz teni söner koca eve gelmez gitmiştir çocuklar babalarını sorar yok artık der ben varım der ev tütün kokmaya devam eder sokaklar değişir yaşam değişir kendisi değişir çocuklar değişir üç çocuğu olduğunu hatırlar ikisi kesin erkektir biri kız mıdır bilemez düşünür ama çıkaramaz üç çocuğu vardır ama emindir biri evlenir karısı kimdir bilemez biri yanında kalır aklı biraz kıttır bazen yanına gelir kendisini sever bazen gider haftalarca gelmez gelir ama odaya girmez kız olup olmadığı belli olmayan çocuğu ne yapmıştır bilemez yaşlanır ev artık tütün kokmaz kopukluk daha da yaşlanır bazen torunları gelir suratlarına ilk defa bakar gibi bakar kopukluk ellerinde noktalar çıkar torunlar gelmez çocuklar gelmez kimseler gelmez.

    Eksik çok şey vardı. Çabaladı ama daha fazlasını hatırlayamadı.

    Su dedi, birazcık su.

    Halının üzerindeki cam kırıkları sayesinde ay ışığı etkisini daha da artırdı. Duvarda asılı olan çerçeveleri o anda fark etti. Her bir çerçevenin içinde tanıdık yüzler asılıydı. Bu yüzlerden ona doğru bakışlar fırlıyordu. Bu bakışlar, gözüne direkt gelmiyor; önce havada oynak bir kavis çiziyordu. Bu kavis ile sahip oldukları mana da değişiyor, kim kimdi bilemiyordu.

    Akasya kokusuna, deniz ve yosun kokusu da eşlik etmeye başladı. Bu eşlik, zihninde yepyeni hatıralar oluşturdu. Kokular, zihni harekete geçiren en büyük etmenlerdi. Oğlum dedi, şu köşedeki, mavi gözlü olan. Büyük oğlum. Kardeşiyle arası hiç yoktu, şimdi nasıl acaba diye düşündü. Ne düşündüğünü unutmuş sustu.

    Su dedi, birazcık su.

    Ayağa kalkmak istedi. Ne zamandan beri kullanmadığı ayakları gıdıklandı. Üç ayaklı değneğini aradı gözleri, bulamadı. Eskiden ihtiyacı olan her şey elinin altında olurdu. Şimdi hiçbir şey yerinde değildi. Nereye kayboldu bu kör olası diye düşündü. Ne aradığını unutmuş, çerçevelere baktı yeniden. Kızım var mıydı? Büyük oğlumun yanındaki karısı olmalı diye düşündü. Ya şu iki erkek çocuğu? Onlar da torunlarım olmalı diye düşündü. İkisinin de gözleri deniz mavisi, burunları geniş ve yüzlerinde safça bir gülüş var. Tıpkı babaları. Bana benziyorlar mı acaba? Koltuğun cevizden çerçevesine uzandı elleri. Ayna, diğer eşyalar gibi göçüp gitmemişti, yerindeydi. Aldı. Yüzünün yansıması, aynanın sırrında belirince ürperdi. Morarmış göz altları, mavi gözlerini örtüyor, ona kayıp bir his yaratıyordu. Saçları bembeyazdı. Avurtları çökmüş, aralarına derin karanlıklar dolmuştu. Bütün suratı irili ufaklı kahverengi noktalarla kaplıydı. Yaşlılık böyle bir şeydi, biliyordu ama bu ben miyim diye düşündü. Ne zamandır bakmamıştı aynaya, hatırlayamadı. Aynalara küseli çok uzun zaman olmuştu, biliyordu. Sinirlendi. Aynayı son gücüyle duvara fırlattı. Parçalar, pencere camının parçalarına karıştı. Ay ışığı daha da çoğaldı. Ağlamak istedi. Boğazlarını tuttu.

    Su dedi, birazcık su.

    Halıda tarazlanmış siyaha takıldı gözleri. Camdan içeri mavi kanatlı bir kuş girdi, bu siyahlığa kondu. Gagasıyla halıyı didiklemeye başladı. Gece vakti kuşlar uçar mı diye düşündü. Uzunca süre kuşu izledi. Çerçevelerin üzerinde, cam parçalarından seken gölgeler oynaşmaya başladı. Gözü bir çerçevede takılı kaldı. Kendisi gibi mavi gözlü bir kadın vardı fotoğrafta. İkisi yan tarafında birisi arkasında üç tane çocuk vardı. Büyük olan erkekti, bir küçüğü de öyle. En küçükleri siyah gözlü bir kızdı. Arkasında, elinde bir tarak tutuyordu. Belli ki mavi gözlü kadının saçını tarıyordu. Parmakları istemsiz beyaz, uzun saçlarına uzandı. Tırnaklarıyla kazıdı derisini. Acı duymadı. Çerçevedeki mavi gözlü kadının gözlerinden yaş geldiğini fark etti. Sütsü tabakaya rağmen bu yaşları fark etmiş olmasını yadırgamadı. İnsan sadece gözleriyle görmez diye düşündü.

    Su dedi, birazcık su.

    Mavi kanatlı kuş, mor irinli ayaklarına kondu. Hepten hissetmez oldu ayaklarını. Kuşun gezdiği her yer, buzdan bir nesneye dönüşüyor, sahip olduğu bütün canlılık yok oluyordu. Bedenine garip bir korku yayıldı. Damarları bu korkuyla doldu. Kuşu hemen o anda öldürmek istedi. İlk defa bir canlıya karşı böylesi bir istek besliyordu. Geçen her saniye, içindeki öldürme arzusu daha da büyüdü. Fakat herhangi bir uzvunu oynatamıyordu artık. Ter içinde kaldı. Soğuktan da terleneceğini anladı. Gözlerinden soğuk yaşlar akmaya başladı.

    Ahşap kapının buzlu camındaki karaltı yeniden belirdi. Bu defa esrarı, camın kılcallarında takılıp kaldı. Kadının içindeki korku derinleşti. Ağzında biriken son tükürüğü de yuttu.

    Su dedi birazcık su.

    Dayanacak gücü kalmamıştı. Vücudunu sarmalayan soğukluk giderek artıyordu. Mavi kanatlı kuş, bedenini ele geçirmeye devam ediyordu. Şimdi göbeğinin üzerindeydi. Öldürmeliyim onu diye düşündü. Bekledi. Bu sahip olduğu son bekleyişti.

    Çerçevelerden gelen bir ses duydu. Sesin hangi çerçeveden geldiğini anlamaya çalıştı. Sağ taraftaki altın renkli, büyük çerçeveden geliyordu ses. Anladı. Kızım dedi. Kızım vardı diye düşündü. Hatırladı. Siyah gözlğ, keskin bakışlı bir kızdı. Bu sefer gözlerinde buğulu bir hüzün vardı. Ağlıyordu. Gitme diye bir ses duydu. Gitme. Ellerini uzattı. Tutmak istedi ellerini ama başaramadı. Gitmiyorum, buradayım. Sonsuza kadar yanındayım artık diyebildi. Soğuk gözyaşları göğüslerine kadar inmişti.

    Sus dedi, birazcık su.

    Pencereden içeri şefkatli ama güçlü bir esinti girdi. Zihni bu esintiyle birlikte epridi, muhteviyatının son demini de saldı.

    Bütün çerçeveler, birer birer yere düşmeye başladı. En son, altın renkli, büyük çerçeve düştü. Kızının bakışları duvarda asılı kaldı. Bir de gitme sesi. Gözleri, duvarda soluklaşan bu görüntü ve sesin üzerinde sabitleşti.

    Su dedi, birazcık…

    Mavi kanatlı kuş, kadının gözlerindeki sütü içti. Havalandı. Akasya kokulu siyah gökyüzünde kayboldu.