• Gözü kör bir at, yorgun ve akıllı. Sanki kimselerin duymadığı bir müziği bir tek o işitiyormuş gibi yoluna devam eden. Sarılıp ağlayacak gibi bakan, bir başka yaşamdan tanışık gözleri. İki huysuz yanım yine birbirleri ile savaş içerisinde. Şimdi ben fedakar biri miyim, yoksa değil miyim? Bunu herhangi birine kanıtlamak zorunda mıyım, değil miyim? Hiç, bir hayvan yanlız kaldığında ne yapıyordur diye düşündüğünüz oluyor mu? Sandık dolusu eskilerin neler hissettiklerini? Bir ağlama duygusunun asıl nedenlerini? Mecburiyet ve çaresizlik hissini iliklerinize değin hissettiğiniz oldu mu? Esen bir rüzgara kapıldığınızın, savrulduğunuzun hayalini resmetmek istediğiniz? Kendinizi iki bacağı olmayan, tek kollu, yamuk ağızlı, kör gözlü hayal ettiğiniz oldu mu? Tüm bunlardan yorulduğunuzu, kimselere bahis açabilecek güçte olmadığınızı?

    Acaba hastalanmış mıdır o da, öksürüyor mudur? Eğer bir boğazı ya da başı varsa kesinlikle ağırıyordur. Tanrıdan bahsediyorum. Öyle sanıyorum ki tanrı önceden insandı. Tüm bunları yaşamaktan, yani yaşamaktan sıkılıp, bir köşeye çekilip izlemekle meşgul. Tüm bu olan bitenleri izlemekle, sadece izlemekle. Tüm bu senaryolarla başkalarına dersler verip, kendini beğendirmekle, yüceltmekle meşgul. Umarım bunları ifşa ettiğimden bana uyuz olmaz. Hatta bir diğer bildiklerime bakacak olursak cenneti sizlerden daha çok hakediyorumdur, yine de Tanrı'nin bildiğini hiç kimse bilmez.

    https://youtu.be/0DnCS7uXueQ
  • ''Önce, büyük büyük düşündüm.
    Sonra, büyük büyük yaşadım.
    Ne varsa, onlar aldı.
    Şimdi, bana – küçük / bir ölüm kaldı.''

    Nasıl mıyım?
    Bunu bir mektup gibi farz et. Gitmesi için yazılmış ama gitmesi gerekene hiç ulaşamayacak bir mektup gibi..
    Ben kaç gündür sadece dua ediyor ve yazıyorum başka yapacak hiç bir şeyim yokmuş gibi. Aslında gerçekten de yok.. Aa dur bi tüm duygularımı toparlayıp geleyim, bekle beni hemen gitme e mi diyorum tıpkı eskisi gibi..
    Geldim, nerede kalmıştım? Dur bi bakayım. Başlayamamışım bile, sona giden biri için başlayan olmak ne tuhaf bir kelime şimdi fark ettim bunu.
    Merak etme sana öyle içini karartacak şeylerin dolu olduğu bir mektup yazmayı düşünmüyorum. Defalarca silip tekrar yazdım bu satırları, baktım bir çok şey iç karartıyor yaşadıklarımda yazmak mı yazmamak mı dedim.
    Evet en iyisi en başından anlatmak herhalde..
    Dürüst, masumiyet besleyen ve samimi bir yazı olmasını diliyorum.
    Öyle ilginç bir tanışma öykümüz de yoktu aslında. Nerede nasıl tanıştık hiç hatırlamadık. Sanki gözümüzü birlikte açtık yıllarca hep beraber yaşamışçasına. Farklı zamanlarda farklı mekanlarda doğmuş olsak da . Her ailenin çocuğu gibi yetiştirilmedin fırsatın olmadı aslında ve suçlamadın da kimseyi boşu boşuna.
    Eylülü çok seven ben sevmeyen ise sen oldun. Büyüdükçe anladım ki kızının seni kaybettiği yaşta ,anneni kaybettiğin karanlığın idi eylül ayı. Sonsuza kadar karanlıkta kalmadın belki de ama eylül senin için yaşamını yitiren tüm sevdiklerinin sanığı oldu.
    Büyüdük koca koca insanlar olduk, ayrı yerlerde yaşasak da sık sık buluşurduk. Karşılıklı yapılan kahvaltılar, içilen kahveler, ilk aşk heyecanları ilk tek edilişler atılan bol kahkahalar…
    Peki ne oldu da böylesine güzel bir şey son buldu?
    Dün akşamdan beri gideceksin diye ; senin hediye ettiğin kitabı fırlatıp hele de kitabın içindeki defalarca gülümseyerek baktığım notu okuyamamak koyuyor.
    ''Kolay mıdır bir anda her şeyden vazgeçip gitmek?
    Yoksa gitmekten vazgeçip, sevmek mi gerek?''
    Çok tanıyorum zannederken birlikteyken farkına varamadığım şeyleri şimdi öğrenmiş olmak koyuyor.
    Acaba en çok ihtiyacın olduğun zamanlar yanımda olmadın dediğin anlar oldu mu? Olmadığım o zamanlar koyuyor.
    En çok ama en çok ne koyuyor biliyor musun?
    Dünden beri yattığın yoğun bakımda, çaresizlikten hiçbir şey yapamamak , elini tutamamak ve son sözlerini duyamamış olmak koyuyor.
    Kendini ölüme teslim ettin, yarın mezar seni sevgiyle kabul edecek. Sana emanet verilen ne varsa iade ederek acılarından hatta tüm zevklerinden vazgeçeceksin. Ailen, dostların sevdiklerin , nefretlerin arzu ettiklerinden de feragat edeceksin . Cesedinin üzerine toprak dökülecek , yeniden doğacak ve gerçek olacaksın.
    En başta dedim içini karartmayacağım diye, ''geldim veda edip gideyim bırak artık beni'' dediğini duyar gibiyim. Niye yazdım ki tüm bunlar hiçbir fikrim yok. Gücüm kalmadı dünden beri.
    Nasıl mıyım?
    Sana yüzümde hiç de sevimli olmayan bir tebessümle veda ediyorum.

    Çok eksiğim.
    Keyifli okumalar.
  • AMCAM

    Bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Ancak sonra ya bir şarkı, ya bir rüya ya da bir an, kısacık bir an sizin o yaranızı ilk günkü acısıyla ortaya çıkarır. Dün, telefonum çaldığında herhangi bir numaraya cevap verecekmiş gibi açmıştım. Bilmediğim bir numara aradı. Bana adımla hitap etti ve “abi” dedi. Yıllardır görüşmediğim amcaoğlu idi arayan. Şaşırdım. Sesi durgundu, mahcup bir ses tonu vardı. Onu son gördüğümde lise öğrencisiydi. “Babam son aylarında hasta idi, vefat etti. Cenazesini yarın öğlede kaldıracağız, sana da haber verelim istedik abi” dedi.

    Hiçbir şey diyemedim. Kapanan telefonun ekranına baktım uzun uzun. Sonra eşim geldi yanıma, ne olduğunu sordu. Canım sıkkındı.

    “Amcam vefat etmiş.” dedim. Ama ben ne yapmalıyım? Bundan on sene kadar önce olsa çılgınlar gibi ağlardım sanırım. Oysa şimdi… Hissettiğim tek şey kafa karışıklığı…

    Eşim, cenazeye gitmem gerektiğini söyledi. Onun etkisiyle yola çıktım zaten.

    Anne ve babamı hiç hatırlamıyorum. Ben daha yaşıma bile girmemişken bir trafik kazası geçirmişiz. Geçirmişiz diyorum çünkü ben de arabadaymışım. İkisi birden vefat etmişler. Bana, amcam babalık etti. Hani, “baba yarısıdır” denir ya, benim için tamamıydı amcam. Kendi evlatlarından ayrı koymadı beni. Maddi gücü vardı… İlçenin önde gelenlerinden biriydi. Sevilir, sayılırdı. Başı sıkışan, dara düşen, iş arayan hep onun kapısını çalardı. O da hemşerilik duygusuyla elinden geldiğince yardımcı olurdu o insanlara.

    Amcam benim arkamdaki dağ, sırtımı dayadığım duvar idi; onunla gurur duyardım. Bir yerde bahsi geçtiği zaman adını gururla söylerdim. “Evet, ben onun yeğeniyim” derdim. Soyadımızla da gurur duyardım. Ben, ona ağabeyinin emanetiydim. Ondan habersiz hiçbir şeyim olmazdı. Sadece sevdiğim kızı saklamıştım ondan… Şu an evli olduğum kişiyi yani…

    Liseyi bitirdikten sonra amcamla birlikte çalışmaya başladım. Bir müddet sonra ise askere gittim. Dönüşte evlenme planları yapıyordum. Amcama bunu söylediğim zaman beklemediğim bir tepki aldım. Meğer kızın babası ile amcamın arası yokmuş. Bir düşmanlık oluşmuş. “O kız olmaz” dedi ve kestirip attı.

    Ancak o ne kadar inatçıysa, ben de onun kadar inatçıydım. Sonuçta aynı kanı taşıyorduk. İkimizin inadı, nuh deyip peygamber dememesi yüzünden memleketimi terk ettim ve Ankara’ya yerleştim. Evlendim. On yıldan fazla bir zamandır, cep telefonu malzemeleri satan bir dükkận işletiyordum. Ne düğün ne bayram… Bir daha gitmedim memlekete.

    Şimdi ise yıllardır gitmediğim o ilçeden içeri giriş yapan o otobüsün içindeyim ve kafam karma karışık. O cenazeye gitmeli miyim? Ömrümün ilk yirmi beş yılı mı, son on yılı mı daha baskın olmalı? Otobüs, küçük otogara girmeden önce ilkokulu okuduğum okul binasını görünce kalbim öyle bir attı ki! Bahçesinde top oynadığımız o okul, işte birinci sınıfı okuduğum şubenin pencereleri, önünde bir 10 Kasım şiiri okuduğum Atatürk büstü de aynıyla duruyor… Öğretmenim hala burada mıdır acaba? Nedense aklıma o geldi. Onu görmeyi çok istedim.

    Ölüm, farklı bir şey... Düğünde, cenazede, bayramda dargınlık olmaz denilir. Olmaz mı sahiden? Olmamalı mı? Olamaz mı? Emin değilim. Bir yanımda güzel anılar birikiyor; amcamı delice sevdiğim o yılların tatlı hatıraları… Ama öbür yanımda, o büyük kırgınlığım… Her şeyi silip süpüren, bize kötü bir final yaptıran inadı… Belki de onun açısından bakınca inat eden bendim. Ama bu benim hayatım değil miydi? Onun küs olduğu birileri yüzünden ben niçin onun istediği bir kararı verecektim ki?

    Kafamı dışarı çevirdiğim zaman amcamın bana bayramlık ayakkabı aldığı o dükkậnı görüyorum. Beyaz, üzerinde kocaman bir amblemi olan bir spor ayakkabı, yanında ise karne hediyesi olarak bana vitesli bisiklet aldığı bir başka dükkận. Gözümde ne büyük adamdı amcam; onun o hallerini istesem de unutamam. Ancak diğer yanda, anlamsız bir inat uğruna bunca güzel şeyi silen bir adam… Vefa ile kırgınlık duygularım, tıpkı kumsalın dalgalarla buluşması gibi çarpışıyorlar ve ayrılıyorlardı… Hangisi benim amcamdı ve ben aslında hangisinin cenazesine gelmiştim?

    Üstelik o kadar yolu gelmişken halen daha o eve gidip gitmemekte tereddüt ediyordum. Yazın sıcağında, gözlerimde bir güneş gözlüğü, tam o sokağın girişindeydim. Biraz ileride bir cenaze ortamı vardı; evin önünde bir kalabalık toplanmıştı. Görüyordum ama gitmekle gitmemek arasında kalakalmıştım.

    Git… Gitme… Gitmelisin… Durmalısın… Kafamın içinde bin türlü ses yankılanıyordu.

    Beş saat süren otobüs yolculuğunun ardından, beş dakika bile sürmeyecek olan o yürüme mesafesinde karar veremiyordum. Bir duvarın dibine çömelip kaldım. Kafamı kaldırıp göğe baktım. Masmavi gökyüzünde, birkaç bulut yer alıyordu. Gözlerim doldu. “Ne olurdu be amca, kuru inadından vaz geçseydin, ne olurdu?” diye mırıldandıktan sonra ağlamaya başladım. Neden sonu böyle olmuştu ki?

    Bir müddet sonra ağlamam dindi. Gözyaşlarımı ellerimle sildikten sonra ayağa kalktım ve yürümeye başladım…

    Dedim ya, bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Yürüyordum…

    Mehmet Y. - 09.12.2018
  • Nereye gidiyor bu gençlik? Sahi geleceğimiz kimlere emanet? Eyvah! Bu gidişat hiç hayra alamet değil! Vah vaah! Zamane gençleri de pek bozuldu… Sürekli duyduğumuz, zaman zaman da kullandığımız serzeniş ifadeleri değil mi bunlar? Peşin peşin söylemeliyim; ben bunların çoğuna katılmıyorum.

    Ama bu kitapta da genel olarak böyle bir eleştiri havası hakim, her ne kadar gençliğin bazı meziyetlerine de değinilse de durum böyle. Kitaptan paylaştığım 80 kadar alıntıda bu karanlık tablo hemen göze çarpmakta.

    Öncelikle kitabın etrafında döndüğü temel düşünceleri kısaca özetlemek, daha sonra bu düşünceler üzerine konuşmak daha iyi olacak. Hadi başlayalım öyleyse…

    Öncelikle İ-Nesli ifadesi 1995 ve sonrasında dünyaya gelip internetli bir hayat yaşayan genç kuşağı niteleyen bir yakıştırma. Gerçi Amerika merkezli düşündüğümüzde 1995 sınırı geçerli. Başka bir ülke için 2000 veya başka bir alt sınır da belirlenebilir. Bu farklılıklar bir tarafa, yazarımız yaptığı araştırmalar sonucunda gençlerin artık daha yavaş büyüdüğü, gerçekte oldukları yaştan 4-5 yaş geriden gelen bir gelişim gösterdikleri sonucuna ulaşmış (#36807328). Bu duruma yol açan en önemli etken de yazara göre yetişkinlerin korumacı tutumları (#36958236). Netice olarak, son derece hassas ve dayanıksız zayıf bir gençlik çıkıyor karşımıza (#36958074). Öyle ki kar tanesi nesli, pısırıklar nesli gibi sert eleştirilere yer veriliyor kitapta (#36894419). Telefonlarına gömülmüş gençlere dikkat çekiliyor sonra (#36816510). Gençliğin internet ve sosyal medya ile imtihanı uzunca ele alınıyor. İnsanlarla iletişimlerinin zayıflamasından (#37170549) ve ileride insanların yüz ifadelerinden bile anlamayan bir kitle ile karşılaşabileceğimizden bahsediliyor (#36851051). Diğer sorumlulukların ihmal edilmesinden (#36806482), sanal beğenilerin ne kadar önemsendiğinden, internetteki sahte hesapların onlar için nasıl bir tehdit oluşturduğundan (#36845823), yalıtılmışlıklarından, yalnızlaşmalarından, sosyal medyanın gençlerde intihar eğilimini artırmasından (#36852522), teknoloji ve uyuşturucu bağımlılığından ve güvensizlik paranoyasından söz ediliyor sonra. Bu güvensizliğin gençleri farklı düşüncelerle yüzleşmekten bile korkar hale getirdiğinin altı çiziliyor önemle (#36919256). Bir grup üniversite öğrencisinin karşıt bir görüş karşısında düşüncesini savunmak yerine ağlamaya başlaması gibi komik ve aynı zamanda içler acısı bir örnek veriliyor bu konuda. Kaygılı bir nesilden dem vuruluyor sonrasında (#36852276).
    Buna rağmen gelecekleri, geçim sıkıntıları ve iş imkanları konusundaki kaygıları haklı görülüyor ve bu konudaki gerçekçilikleri övülüyor. Aynı zamanda bireyciliklerinin önemli olduğu öne çıkarılıyor. Dini fikirler, siyasi görüşler, cinsel yönelimler vs. gibi konularda insanlara saygının, insan haklarının gençler için ne kadar önemli olduğundan; modaya uymama çabalarından ve farklı olmaya çalışmalarından bahsediliyor… Bu örnekler çoğaltılabilir elbette ama genel bir fikir vermesi açısından bu kadarı yeterli bence.

    Yukarıda sıralanan genel içerik hakkında kendi düşüncelerime geçmeden önce şunları da eklemek istiyorum. Kitabın ABD merkezli araştırmalar sonucunda oluşturulduğunun gözden kaçırılmaması gerek. Çok sayıda tablo, grafik kullanılmış kitapta ama bunların Türkiye için ne kadar geçerli olduğu tartışılır. Her kitapta olduğu gibi bu kitabı okurken de cümle aralarına soru işaretleri serpiştirerek okumak önemli. ‘Acaba böyle midir? Bizim toplumumuz için ne kadar geçerlidir bunlar?’ gibi sorular eşlik etmeli okuduklarımıza. Genel olarak bu gibi konularda nisbeten derin bir bakış kazandıracağını söyleyebilirim bu kitabın. Tavsiye de ederim.

    Hadi gelelim meselemize. Gerçekten durum bu kadar mı vahim? Doğruluk payı olmakla birlikte yazılan, çizilen, söylenen kötümser ifadelerin tamamına katılmıyorum ben. Milattan önce de vardı böyle söylemler. Bundan bin sene sonra da olacak. Orhun kitabelerinde de gençlikten yakınılıyordu, dedelerimiz ninelerimiz de gençlikten dert yanıyor, yarın da böyle olacak... Bu değişmedi ama değişen bir şey var: Zaman. Onlarca yeni uyarıcıyla büyüyor yeni nesil. Teknolojik gelişmeler, onlarca büyüleyici uygulamalar, farklı tehlikeler… Biz sadece karanlık tarafı görme eğilimindeyiz. Pırıl pırıl gençler yokmuş gibi davranıyoruz hemen genellemelere giderek. Çeşitli spor dallarında başarılar elde eden, dergiler çıkaran, kitaplar yazan, robotlar geliştiren, yardım faaliyetlerine koşan, matematik şampiyonu olan, kodlamada dahi olan ya da tüm bu başarılar bir tarafa güzel kalpli, iyi yürekli, insan gibi insan niceleri… Demek ki gençlik bir yerlere de gitmiyormuş. Biraz anlaşılmaya, biraz iyi örneklere, biraz da desteğe ihtiyaç duyanları var…

    Diğer bir konu da şu: Ortada bir tehlike olduğu doğru ama sadece gençler için mi? Sanki yetişkinlerimiz, yaşlılarımız çok farklı. Yetişkinler arasında, gelişen teknolojiyle, akıllı telefonlarla ve yeni uygulamalarla aldatmalar, ahlak zafiyetleri, insan ilişkilerinde kopukluklar yaygınlaşmadı mı? Otobüslerde, metroda elinden telefon düşmeyen, başını Facebook’tan, İnstagram’dan kaldırmayan dedeleri, teyzeleri görmeye başladık mesela. Biri okeye dönerken heyecanla, diğeri şekerleri patlatıyor şevkle. Öyle ki yanında oturan ve inmek için yol vermesini bekleyen genci fark edemiyorlar bile. Bu yetişkinler nereye gidiyor, ne olacak bizim halimiz diye düşünenimiz ne kadar az…

    Yanlış giden bir şeyler olduğu aşikar. Ama biz bu sorunun neresindeyiz? Belki de sorunun bir parçasıyız. Ya da çözüm için neler yapıyoruz? Mesela örnek olabiliyor muyuz telefonuyla bütünleşen çocuğumuza. Kendini yetiştirmeyen, okumayan, ömründe eline bir kitap alıp iki satır okumamış ebeveynlerin suçu yok mu? Ya da insanlara pencereler açması gereken ama bundan çok uzak kalan eğitim sistemimizin..?

    Sorulacak o kadar çok soru, düşünülecek o kadar çok mevzu, aranacak o kadar çok çözüm var ki…

    Ben sizi bu sorularla başbaşa bırakıyorum. Bu konuyla ilgili fikrinizi yorum olarak paylaşırsanız diyalog şeklinde daha çeşitli açılardan bu konulara yaklaşma imkanı bulabiliriz.

    Son olarak okuyup değerli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ediyorum.
    Hayırlı, mutlu günler dilerim...
  • Bugüne kadar okuduğum en kötü kitaplardan biriydi. Kitabın dili oldukça basitti ama bu herkesin okuyabileceği yalın bir dil olarak anlaşılmasın, çünkü daha çok kitabın edebi değerini düşüren türdendi.
    Fakat kitabı bu kadar sert eleştirmeme neden olan asıl faktör ana karakter Eylül. Kitabı okurken sabrımın sınırlarını zorladı. Yazar bu karakteri nasıl oluşturdu bilmiyorum ama yeryüzünde bu kadar saf bir insan evladı daha var mıdır acaba? Bu öyle bir insan ki koskoca üniversite öğrencisi olmasına rağmen "Bir kere denemekten bir şey olmaz." gibi klişe bir yalana bile kanıyor. Göz göre göre ne kadar aptallık varsa hepsini yapıyor. Bir yerden sonra karakteri sarsıp, "Hadi ama, bu kadar aptal olamazsın!" demek istedim.
    Sözün özü, yazarın, eroin problemi gibi ciddi bir konuyu olabilecek en kötü kurguyla anlatmaya çalıştığını, dolayısıyla da başarılı olamadığını düşünüyorum.
  • Bir sabah, yaşlı Susıçanı kafasını deliğinden dışarı çıkardı. Parlak, boncuk gibi gözleri, sert boz bıyıkları vardı, kuyruğu da uzunca, siyah bir kauçuk parçası gibiydi. Sarı kanaryaları andıran ördek yavruları küçük gölde yüzüyor, kıpkırmızı bacaklı, bembeyaz anne Ördek de, onlara suda nasıl amuda kalkılacağını öğretmeye çalışıyordu. “Amuda kalkamazsanız, hiçbir zaman yüksek sosyeteye giremezsiniz,” deyip duruyordu yavrularına; ara sıra, nasıl amuda kalkılacağını gösteriyordu. Ama yavru ördekler ona hiç kulak asmıyordu. O kadar miniktiler ki, sosyeteye girmenin ne kadar önemli olduğunu bilmiyorlardı. “Ne laf dinlemez çocuklar bunlar!” diye haykırdı yaşlı Susıçanı. “Suda boğulmayı hak ettiler doğrusu.” “Hiç öyle şey olur mu!” diye cevap verdi Ördek. “Zamanla öğrenecekler; anne babaların, çocuklarına karşı çok sabırlı davranmaları gerekir.” “Ya! Ben anne babaların duygularını hiç bilmem,” dedi Su Sıçanı; “ben aile babası değilim. Hayatımda hiç evlenmedim, evlenmeye niyetim de yok. Aşk iyi güzel de, dostluk çok daha yüce bir şey. Doğrusunu isterseniz, bence bu dünyada vefalı bir dost kadar soylu ve az bulunan bir şey yoktur.” Yakındaki bir söğüt ağacında oturan Yeşil Ketenkuşu, konuşmaya kulak misafiri olmuştu; “Pekâlâ, sizce vefalı bir dostun görevleri nelerdir?” diye sordu. “Evet, ben de bunu merak ediyorum,” dedi Ördek ve gölcüğün karşı tarafına kadar yüzüp yavrularına iyi örnek olmak için amuda kalktı. “Ne saçma soru!” diye haykırdı Susıçanı. “Vefalı bir dosttan, bana karşı vefalı olmasını beklerim elbette.” Küçük kuş, incecik, gümüşi bir dalda sallanıp minik kanatlarını çırparak, “Peki karşılığında siz ne yaparsınız?” dedi. “Ne demek istediğinizi anlayamadım,” diye cevap verdi Susıçanı. “İsterseniz size bu konuyla ilgili bir öykü anlatayım,” dedi Ketenkuşu. “Öykü benim hakkımda mı?” diye sordu Susıçanı. “Eğer öyleyse, dinlerim, çünkü hayal ürünü öykülerden çok hoşlanırım.” “Size uyarlanabilir,” diye cevap verdi Ketenkuşu; sonra ağaçtan aşağı uçup gölcüğün kenarına konarak Vefalı Dost öyküsünü anlatmaya koyuldu. “Bir zamanlar,” dedi Ketenkuşu, “Hans adında, dürüst bir adamcağız varmış.” “Seçkin bir şahsiyet miymiş?” diye sordu Susıçanı. “Hayır,” dedi Ketenkuşu, “seçkin olduğunu hiç sanmıyorum; iyi kalpliliği ve yusyuvarlak, aydınlık, komik yüzü dışında bir özelliği yokmuş. Ufacık bir kulübede tek başına yaşar, her gün bahçesinde çalışır dururmuş. Koskoca köyde onunki kadar güzel bir bahçe daha yokmuş. Bahçesinde hüsnüyusuflar, karanfiller, çobançantaları, düğünçiçekleri açarmış. Şam gülleri, sarı güller, eflatun safranlar, altın sarısı, mor ve beyaz menekşeler yetişirmiş. Hasekiküpesiyle şebboy, mercanköşkle fesleğen, bataklık nergisiyle zambak, fulyayla bahçe karanfili, aylar birbirini takip ettikçe, sırayla tomurcuklanıp açar, bir çiçeğin yerini yenisi alırmış, yani her zaman bakılacak güzel bir şeyler, koklanacak hoş rayihalar olurmuş bahçesinde. Küçük Hans’ın birçok dostu varmış, ama en vefalı dostu, koca Değirmenci Hugh imiş. Zengin Değirmenci, Hans’a o kadar bağlıymış ki, ne zaman bahçesinin yakınından geçse, duvarın üstünden uzanıp iri bir buket çiçek veya salatalık bir demet ot toplar, meyve mevsiminde ceplerini erikle, kirazla doldururmuş mutlaka. Değirmenci, ‘Gerçek dostlar her şeyi paylaşmalıdır,’ dermiş hep; küçük Hans da başını sallayıp gülümser, böyle soylu fikirlere sahip bir dostu olduğu için çok gururlanırmış. Gerçi komşuları, değirmeninde istif edilmiş yüz çuval unu, altı ineği, bol yünlü koca bir koyun sürüsü bulunan Değirmenci’nin, küçük Hans’a, bahçesinden topladıklarına karşılık hiçbir şey vermemesini garip karşılarmış; ama Hans bu meselelere asla kafa yormazmış. Değirmenci’nin, gerçek dostların cömertliği konusunda söylediği harika sözleri dinlemek, onun için hayattaki en büyük zevkmiş. Küçük Hans bahçesinde böyle uğraşır dururmuş işte. İlkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde çok mutluymuş, ama kış gelip de pazara götürecek meyvesi veya çiçeği olmadığında, soğukla, açlıkla mücadele eder, çoğu gece, akşam yemeği olarak birkaç kuru armut veya sert ceviz yermiş sadece. Ayrıca kışın çok da yalnızlık çekermiş, çünkü Değirmenci kış mevsiminde ona hiç uğramazmış. ‘Kar yağdıkça küçük Hans’ı ziyarete gitmem saçma olur,’ dermiş Değirmenci karısına, ‘başı dertte olan insanı rahat bırakmak, ziyaretlerle rahatsız etmemek gerekir. En azından ben dostluktan bunu anlarım, haklı olduğumdan da eminim. Onun için, bahar gelinceye kadar bekleyeceğim; baharda onu ziyarete giderim, o da bana iri bir sepet dolusu çuhaçiçeği verir ve böylece çok mutlu olur.' Çam kütüklerinin gürül gürül yandığı şöminenin karşısındaki rahat koltuğunda oturan Değirmenci’nin Karısı, ‘Başkalarına karşı çok düşüncelisin,’ diye cevap vermiş, ‘müthiş düşüncelisin. Senin dostlukla ilgili konuşmalarını dinlemek ne büyük zevk! Eminim rahip bile senin kadar güzel konuşamaz, üç katlı bir evde oturduğu ve küçük parmağına altın yüzük taktığı halde.’ Değirmenci’nin küçük oğlu, ‘Peki ama, küçük Hans’ı buraya çağıramaz mıyız?’ demiş. ‘Zavallı Hans’ın başı dertteyse ben ona çorbamın yarısını verir, beyaz tavşanlarımı gösteririm.’ ‘Sen ne salak çocuksun!’ diye haykırmış Değirmenci. ‘Seni okula gönderiyoruz da ne oluyor, bilmem. Hiçbir şey öğrenemiyorsun. Oğlum, küçük Hans buraya gelse, sıcacık şöminemizi, güzel soframızı, koca kırmızı şarap fıçımızı görse, kıskanabilir; kıskançlık feci bir şeydir, herkesin kişiliğini bozar. Hans’ın kişiliğinin bozulmasına izin verecek değilim. Ben onun en iyi dostuyum, onu daima kollamaya, baştan çıkarılmasını engellemeye niyetliyim. Hem Hans buraya gelirse, benden veresiye un isteyebilir, ben de böyle bir şey yapamam. Un başka, dostluk başka; ikisini karıştırmamak lazım. Zaten iki ayrı kelime, anlamları da çok farklı. Bunu kim olsa anlar.’ ‘Ne kadar güzel konuşuyorsun!’ demiş Değirmenci’nin Karısı, kendine koca bir bardak sıcak bira doldurarak. ‘Gerçekten, uyumak üzereyim. Tıpkı kilisedeki gibi.’ ‘Birçok insan güzel davranışlarda bulunur,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ama pek az insan güzel konuşur; bu da, konuşmanın çok daha zor ve çok daha makbul olduğunu ispat eder.’ Sonra da kaşlarını çatıp masanın karşısında oturan küçük oğluna bakmış; oğlan kendinden o kadar utanmış ki, başını önüne eğmiş, kıpkırmızı kesilmiş ve gözyaşları çayına dökülmüş. Siz yine de, çok küçük olduğu için affedin onu.” “Öykünün sonu mu bu?” diye sordu Susıçanı. “Yok canım,” dedi Ketenkuşu, “bu daha başı.” “Öyleyse siz çağın pek gerisinde kalmışsınız,” dedi Susıçanı. “Artık öykü anlatmayı bilen herkes, öykünün sonuyla başlayıp, sonra başını anlatıyor, ortasıyla da bitiriyor. Yeni usul bu. Geçen gün gölün etrafında bir delikanlıyla birlikte dolaşan bir eleştirmenden duydum bunu. Bu konuda uzun uzun konuştu; söylediklerinin doğru olduğundan eminim, çünkü mavi gözlüklü ve kel kafalıydı; ayrıca delikanlı ne zaman bir şey söyleyecek olsa, ‘Hıh!’ diye cevap veriyordu. Neyse, siz öykünüze devam edin lütfen. Değirmenci’den çok hoşlandım. Ben de böyle yüce duyguları olan biriyim, aramızda büyük benzerlik var.” Ketenkuşu kâh bir ayağının, kâh diğerinin üzerine sıçrayarak devam etti: “Kış mevsimi biter bitmez, çuhaçiçeklerinin uçuk sarı yıldızları açmaya başladığında, Değirmenci, küçük Hans’ı ziyarete gideceğini söylemiş karısına. ‘Ah, ne kadar iyi kalplisin!’ diye haykırmış karısı. ‘Hep başkalarını düşünüyorsun. Çiçekler için büyük sepeti yanına almayı unutma.’ Değirmenci, değirmenin kanatlarını demirden, sağlam bir zincirle bağlayıp koluna sepeti takmış ve yamaçtan aşağı inmiş. ‘Günaydın küçük Hans,’ demiş Değirmenci. ‘Günaydın,’ demiş Hans, küreğine yaslanarak, ağzı kulaklarında. ‘Kışı nasıl geçirdin bakalım?’ diye sormuş Değirmenci. ‘Beni düşünmen büyük incelik, çok büyük incelik gerçekten,’ demiş Hans heyecanla. ‘Doğrusu epey zor geçirdim kışı, ama artık bahar geldi, mutluyum, çiçeklerim de iyi durumda.’ ‘Kış boyunca senden sık sık söz ettik Hans,’ demiş Değirmenci, ‘ne âlemdesin diye merak ettik.’ ‘Çok iyi kalplisin,’ demiş, Hans; ‘ben de acaba beni unuttun mu diye korkuyordum birazcık.’ ‘Hans, böyle konuşmana şaşırdım,’ demiş Değirmenci; ‘dostlar asla unutmaz. Dostluğun en güzel tarafı da budur, ama korkarım sen hayatın şiirselliğini anlamıyorsun. Laf aramızda, çuhaçiçeklerin de pek güzelmiş!’ ‘Evet, gerçekten çok güzeller,’ demiş Hans; ‘bu kadar bol oldukları için de şanslı sayılırım. Onları pazara götürüp Belediye Başkanı’nın kızına satacağım, o parayla da el arabamı geri alacağım.’ ‘El arabanı geri mi alacaksın? Yani satmış mıydın? Ne aptalca bir şey yapmışsın!’ ‘Mecbur kaldım da ondan,’ demiş Hans. ‘Çok kötü bir kış geçirdim, ekmek alacak param kalmamıştı. Ben de önce bayramlık ceketimin gümüş düğmelerini sattım, arkasından gümüş zincirimi, sonra iri pipomu, en sonunda da el arabamı. Ama şimdi hepsini geri alacağım.’ ‘Hans,’ demiş Değirmenci, ‘ben sana el arabamı veririm. Pek sağlam durumda değil; bir kenarı eksik, tekerleklerin de onarılması lazım; her şeye rağmen el arabamı sana vereceğim. Çok cömertçe bir davranış olduğunu biliyorum, birçokları el arabamı verdim diye beni aptallıkla suçlayacaktır, ama ben herkese benzemem. Bence cömertlik, dostluğun temelidir; ayrıca ben kendime yeni bir el arabası da aldım. Evet, hiç merak etme, el arabamı vereceğim sana.’ ‘Gerçekten çok cömertsin,’ demiş küçük Hans ve o komik, yusyuvarlak yüzü sevinçten ışıl ışıl parlamış. ‘Ben onu hemen onarırım, evde bir kalasım var nasılsa.’ ‘Kalas mı!’ demiş Değirmenci. ‘Benim de ahırın damını onarmak için bir kalasa ihtiyacım vardı. Damda koskocaman bir delik var; kapamazsam mısırlar sırılsıklam olacak, iyi ki söyledin! İyilik yap, iyilik bul demişler. Ben sana el arabamı verdim, sen de bana kalasını vereceksin. El arabası kalastan çok daha değerli elbette, ama gerçek dostlar böyle şeylerin üstünde asla durmazlar. Hadi hemen getiriver şu kalası da ahırı onarmaya bugün başlayayım.’ ‘Hemen,’ diye atılmış Hans ve kulübeye koşup kalası sürükleyerek dışarı çıkarmış. ‘Pek iri bir kalas sayılmaz,’ demiş Değirmenci, kalası inceleyerek; ‘korkarım ben ahırın damını onardıktan sonra senin el arabasını tamir etmen için bir şey artmayacak, ama bu da benim kabahatim değil. Eh, ben sana el arabamı verdiğime göre, eminim sen de karşılığında bana biraz çiçek vermek isteyeceksin. İşte sepet, ağzına kadar, iyice doldur.’ ‘Ağzına kadar mı?’ demiş küçük Hans üzgün üzgün, çünkü sepet gerçekten çok büyükmüş; sepeti doldurursa pazara götürecek çiçek kalmayacakmış, gümüş düğmelerini geri almak için de çok sabırsızlanıyormuş. ‘Doğrusu,’ demiş Değirmenci, ‘ben sana el arabamı vermişken, birkaç çiçeğin lafı olmaz diye düşünüyorum. Yanılıyor olabilirim, ama bence dostluk, gerçek dostluk, bencillikten tamamen arınmış olmalıdır.’ ‘Sevgili dostum, can dostum!’ diye haykırmış küçük Hans. ‘Bahçemdeki bütün çiçekler sana feda olsun. Seni memnun etmek benim için gümüş düğmeden çok daha önemli.’ Hemen koşup güzel çuhaçiçeklerinin hepsini koparmış ve Değirmenci’nin sepetine doldurmuş. Değirmenci, ‘Hoşça kal küçük Hans,’ deyip omzunda kalası, kolunda iri sepetiyle yamacı tırmanmaya başlamış. Küçük Hans, ‘Güle güle,’ diyerek, neşe içinde toprağı kazmaya koyulmuş, el arabasına çok seviniyormuş çünkü. Ertesi gün, hanımellerini verandaya çivilerken, yoldan kendisine seslenen Değirmenci’nin sesini duymuş. Hemen merdivenden aşağı inip bahçeyi koşarak geçmiş ve duvarın üzerinden bakmış. Değirmenci, sırtında iri bir un çuvalıyla duruyormuş. ‘Sevgili Hans’çığım,’ demiş Değirmenci, ‘şu un çuvalını pazara taşıyıverir misin?’ ‘Ah, kusura bakma,’ demiş Hans, ‘ama bugün gerçekten çok işim var. Bütün sarmaşıklar çivilenecek, çiçekler sulanacak, çimler biçilecek.’ ‘Doğrusu,’ demiş Değirmenci, ‘benim sana el arabamı vereceğimi düşünürsen, reddetmen pek dostluğa sığmıyor.’ ‘Lütfen öyle deme,’ diye haykırmış küçük Hans, ‘dostluğa sığmayacak bir şey yapmayı hiç istemem.’ Hemen içeri koşup kasketini almış ve iri çuvalı sırtına yükleyip zar zor yürümeye koyulmuş. O gün hava çok sıcakmış, yol da toz toprak içindeymiş, Hans daha onuncu kilometre taşına gelmeden o kadar yorulmuş ki, oturup dinlenmek zorunda kalmış. Ama gücünü toplayıp yola devam etmiş ve sonunda pazara varmış. Biraz bekledikten sonra bir çuval unu çok iyi bir fiyata satmış ve hemen eve dönmüş, çünkü fazla gecikirse, hırsızların yolunu kesmesinden korkuyormuş. Küçük Hans yatmaya hazırlanırken, ‘Amma yorucu bir gün oldu,’ demiş kendi kendine, ‘fakat Değirmenci’nin isteğini geri çevirmediğime memnunum, o benim en iyi dostum, hem el arabasınıverecek bana.’ Ertesi sabah, Değirmenci erkenden, bir çuval unun parasını almaya gelmiş, ama küçük Hans o kadar yorgunmuş ki, hâlâ yatıyormuş. ‘Bu ne tembellik!’ demiş Değirmenci. ‘El arabamı sana vereceğimi düşünürsen, daha fazla çalışman gerekir bence. Aylaklık büyük günahtır, ben dostlarımın aylak olmasından, uyuşuk olmasından hiç hoşlanmam. Seninle açık açık konuştuğum için kusura bakma. Dost olmasaydık, katiyen böyle konuşmazdım elbette. Ama düşündüğünü aynen söylemedikten sonra, dostluğun ne anlamı kalır? Hoş sözleri herkes söyler, herkes pohpohlar, iltifat eder, ama gerçek dost daima acı konuşur ve dostunu üzmekten korkmaz. Hattâ gerçek dost, dostunu üzmeyi tercih eder, çünkü ona iyilik ettiğini bilir.’ ‘Çok özür dilerim,’ demiş küçük Hans, gözlerini ovuşturup gecelik takkesini çıkararak, ‘ama o kadar yorgundum ki, yattığım yerden kuşların ötüşünü dinlemek istedim biraz. Kuş seslerini dinleyince daha iyi çalışıyorum, biliyor musun?’ ‘Buna sevindim işte,’ demiş Değirmenci, küçük Hans’ın sırtına vurarak, ‘çünkü giyinir giyinmez değirmene gelip benim ahırın çatısını onarmanı istiyorum.’ Zavallı Hans’çık, çiçekleri iki gündür sulanmadığından, kendi bahçesinde çalışmak için sabırsızlanıyormuş, ama çok iyi bir dost olan Değirmenci’nin isteğini geri çevirmek de istemiyormuş. Çekingen, ürkek bir sesle sormuş; ‘Çok işim olduğunu söylesem sence bencillik mi olur?’ ‘Doğrusunu istersen,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ‘sana el arabamı vereceğime göre, fazla bir şey istemiş sayılmam; ama hayır dersen gidip kendim yaparım tabii.’ ‘Yo, olmaz, katiyen,’ demiş küçük Hans ve yataktan fırladığı gibi giyinip ahıra yollanmış. Orada bütün gün, güneş batıncaya kadar çalışmış, gün batımında Değirmenci ne durumda olduğuna bakmak üzere gelmiş. ‘Damdaki deliği aktardın mı küçük Hans?’ diye sormuş neşeyle. ‘Evet, aktardım,’ demiş küçük Hans ve merdivenden inmiş. ‘Ah!’ demiş Değirmenci, ‘Başkası için bir iş yapmaktan güzel bir şey var mıdır?’ ‘Senin konuşmanı dinlemek en büyük zevk,’ demiş küçük Hans, oturup alnının terini silerek. ‘Korkarım ben hiçbir zaman senin kadar güzel fikirler düşünemeyeceğim.’ ‘Düşünürsün, düşünürsün,’ demiş Değirmenci, ‘ama daha uğraşman lazım. Şu anda dostluğun sadece pratiğini biliyorsun; ileride teorisini de öğrenirsin.’ ‘Gerçekten öğrenir miyim sence?’ diye sormuş küçük Hans. ‘Eminim öğreneceksin,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ‘ama artık damı aktardığına göre, eve gidip dinlensen iyi olur, çünkü yarın koyunlarımı dağda otlatmanı istiyorum.’ Zavallı Hans’çık bir şey söylemeye korkmuş; ertesi sabah Değirmenci erkenden koyunlarını kulübeye getirmiş, Hans da koyunları alıp dağa çıkmış. Gidip dönmesi bütün gününü almış; eve o kadar yorgun dönmüş ki, iskemlesinde uyuyakalmış ve gün ışıdıktan sonra ancak uyanmış. ‘Bahçemde ne güzel çalışacağım,’ demiş ve hemen işe koyulmuş. Ama çiçekleriyle bir türlü ilgilenemiyormuş, çünkü dostu Değirmenci sürekli gelip onu uzak yerlere gönderiyor veya değirmende işe koşuyormuş. Küçük Hans, çiçekleri unutulduklarını zannedecekler diye kahroluyormuş bazen, ama Değirmenci’nin, can dostu olduğunu düşünüp teselli buluyormuş. ‘Ayrıca,’ diyormuş kendi kendine, ‘el arabasını da verecek bana, ne kadar cömertçe bir davranış!’ İşte küçük Hans bu şekilde Değirmenci için çalışıp duruyor, Değirmenci de dostluğa ilişkin güzel sözler söylüyormuş peş peşe; Hans bunları bir deftere yazıp geceleri okuyormuş, iyi bir öğrenciymiş çünkü. Bir akşam vakti, küçük Hans ocağının başında otururken kapı hızlı hızlı vurulmuş. Dışarıda fırtına varmış, rüzgâr, evin etrafında öyle bir gürleyip esiyormuş ki, Hans’çık önce sesi fırtınaya yormuş. Ama sonra kapı ikinci defa, sonra üçüncü defa, iyice hızlı vurulmuş. ‘Zavallı bir yolcu olsa gerek,’ diye düşünmüş küçük Hans ve kapıya koşmuş. Kapıyı açınca, bir elinde fener, öbür elinde iri bir sopayla Değirmenci’yi bulmuş karşısında. ‘Sevgili Hans’çığım,’ diye haykırmış Değirmenci, ‘başıma geleni sorma. Benim küçük oğlan merdivenden düşüp yaralandı, Doktor’u çağırmaya gidiyorum. Ama çok uzakta oturuyor, hava da çok kötü, benim yerime sen gitsen çok daha iyi olur diye düşündüm. Biliyorsun el arabamı vereceğim sana, karşılığında senin de benim için bir şey yapman gerekir.’ ‘Elbette,’ diye atılmış küçük Hans, ‘sana yardım etmek benim için şereftir, hemen gidiyorum. Yalnız bana fenerini ver de bu karanlıkta hendeğe düşmeyeyim.’ ‘Kusura bakma,’ demiş Değirmenci, ‘ama bu feneri yeni aldım, başına bir şey gelirse çok üzülürüm.’ ‘Peki, önemli değil, fenersiz giderim,’ demiş küçük Hans; hemen kalın kürk ceketini, kırmızı yün beresini kuşanıp boynuna bir atkı dolamış ve yola düzülmüş. Dışarıda müthiş bir fırtına varmış. Etraf zifiri karanlık olduğundan Hans’çık önünü göremiyor, rüzgârın şiddetinden ayakta zor duruyormuş. Her şeye rağmen, metanetini kaybetmemiş ve üç saat kadar yürüdükten sonra Doktor’un evine varıp kapısını çalmış. Doktor yatak odasının penceresinden kafasını çıkarıp, ‘Kim o?’ diye bağırmış. ‘Doktor, ben küçük Hans.’ ‘Ne var küçük Hans?’ ‘Değirmenci’nin oğlu merdivenden düşüp yaralanmış, Değirmenci hemen gelmenizi rica ediyor.’ ‘Tamam!’ demiş Doktor; atını hazırlatmış, aşağı inip iri çizmeleriyle fenerini almış ve Değirmenci’nin evine doğru sürmüş atı; küçük Hans da peşinden düşe kalka yürüyormuş. Ama fırtına gittikçe şiddetleniyor, yağmur sel gibi boşanıyor, Hans’çık ne önünü görebiliyor, ne ata yetişebiliyormuş. Sonunda yolunu kaybedip bataklığa dalmış; burası çok derin çukurlarla kaplı, tehlikeli bir araziymiş, zavallı Hans’çık orada boğulmuş. Ölüsünü ertesi gün keçi çobanları bulmuş, büyük bir su birikintisinde yüzüyormuş; alıp kulübeye getirmişler. Küçük Hans’ı herkes çok sevdiği için cenazesine herkes gitmiş; Değirmenci cenaze alayının başındaymış. ‘Ben onun en iyi dostu olduğuma göre,’ diyormuş Değirmenci, ‘en önde benim bulunmam gerekir.’ Uzun siyah peleriniyle cenaze alayının başını çekiyor, ara sıra iri bir mendille gözlerini siliyormuş. Cenaze töreni bittikten sonra, herkes handa rahatça oturmuş, baharatlı şarap içip pasta yerken, Nalbant, ‘Küçük Hans’ın ölümü hepimiz için büyük kayıp,’ demiş. ‘En azından benim için öyle,’ diye cevap vermiş Değirmenci. ‘Tam ona el arabamı vermek üzereydim, şimdi elimde kaldı, ne yapacağımı bilemiyorum. Evde çok ayak altında, öyle de kırık dökük bir halde ki, satsam para etmez. Bir daha hiçbir eşyamı hibe etmem. İnsan ne zaman bir cömertlik yapsa başına dert açılıyor.’ ” “Ee, sonra?” dedi Susıçanı, uzun bir sessizliğin ardından. “Sonrası yok, bu kadar,” dedi Ketenkuşu. Susıçanı sordu: “Peki Değirmenci’ye ne olmuş?” “Bilmem ki!” diye cevap verdi Ketenkuşu. “Umurumda da değil zaten.” “Belli ki pek şefkatli bir mizacınız yok,” dedi Susıçanı. “Korkarım siz öykünün ana fikrini anlayamadınız,” dedi Ketenkuşu. “Neyini, neyini?” diye bağırdı Susıçanı. “Ana fikrini.” “Yani öykünün bir ana fikri mi var?” “Gayet tabii,” dedi Ketenkuşu. “Pes doğrusu!” dedi Susıçanı gayet öfkeli bir tavırla. “Anlatmadan önce söyleseydiniz ya. Söyleseydiniz hayatta dinlemezdim öykünüzü; hattâ o eleştirmen gibi, ‘Hıh!’ derdim size. Mamafih, şimdi de diyebilirim: Hıh!” diye bağırıp kuyruğunu şöyle bir savurdu ve deliğine geri döndü. Birkaç dakika sonra suda ayaklarını çırpa çırpa gelen Ördek sordu: “Susıçanı’nı nasıl buldunuz? Birçok meziyeti var, ama ben şahsen bir anneyim, ne zaman bir müzmin bekâr görsem, gözlerim dolar mutlaka.” “Korkarım onu kızdırdım,” diye cevap verdi Ketenkuşu. “Ona ana fikri olan bir öykü anlattım.” “İşte bu, daima son derece tehlikelidir,” dedi Ördek.
    Ben de aynı fikirdeyim doğrusu.
  • Öncülerin devri sona erdi dediğimde yanılmışım, evet, derslerimde bile. Her sokak köşesinde biri var yeminle. Öncüler ve öncü ruhu beni oldum olası büyülemiştir... Çocukken dönem hikayeleri okurdum, Fransız-Kızılderili savaşına dair destanlar, Lincoln'ün hayatı, Boone, Clark, Rogers... Ve yaşım ilerlediğinde, birçok yazarın öncü ruhunu keşfettim, bilhassa Amerikalıların. Değişim toplumun sıhhatidir. Öyle midir acaba? Sanırım ben doğuştan yerinde duramayan biriyim, belki bu açıklıyordur meseleyi...