Eskiden çok seviyordum o şiiri. Şimdi daha çok seviyorum. Vallahi üstümü başımı yırtacağım, avazım çıktığı kadar bağıracam. Bağırmak istiyorum çünkü. Öyle normal bağırmak değil. Mahalleye anons
Yok valla, ölüm benim aklıma hiç yatmıyor. Ne zaman bir şeylerden şikayet etmeye kalksam bunu düşünüyorum. İşler ne kadar kötü giderse gitsin, sonuçta biz daha ölmedik be Osman.
Tanrım, dedim, çünkü o günlerde Tanrı'sıyla senli benli konuşan inançlı bir gençtim; Tanrım, ne iş? Bu mu istediğin? Bunun için mi getirdin beni dünyaya? Doğmayı ben istemedim, benim parmağım yok bu işte, ama buradayım ve sana önemli sorular yöneltiyorum, nedenlerini bilmek istiyorum, yanıtla, bana bir işaret ver: iyi bir Hristiyan olmanın, on iki yıllık Katolik doktrininin ve dört yıllık Latince'nin karşılığı bu mu?Dönüşüm'ü, Kutsal Üçlü'yü ya da Diriliş'i hiç inkar ettim mi? Kaç Pazar ayini veya dini bayram kaçırdım? Bir elin parmaklarıyla sayabilirsin, Tanrım...
Benimle oyun mu oynuyorsun? İpin ucu mu kaçtı? Denetimi mi yitirdin? Güç şeytana mı geçti yine? Dürüst ol benimle, çünkü kafam sürekli karışık... Bir işaret ver bana...
Hayat, yaşamaya değer mi?
Her şey yoluna girecek mi?"
Ne zaman Zülfü Livaneli okusam o kitabı aklımdan silmem çok uzun zaman alıyor. Bu kitap da öyle bir kitaptı. Ahmet’i, Mehmet’i ve yalnızlığını nasıl atlatalım şimdi biz? Aslında durup uzun uzun düşünmek istediğim çok an oldu bu kitapta ama o kadar merak uyandırıcı ki düşünmek yerine hep okumayı seçtim. Uykularımı kaçırdı, okurken uyuyamadım. Son sayfalarını da öyle bir çırpıda okudum. Çok çok akıcı. Son ana gelene kadar kafamda birçok senaryo oluşmuştu. Ama o nasıl bir sondu ki, hiç beklemediğim yerlerden vurdu. Livaneli; müthiş bir dram, müthiş bir toplumsal eleştiri, müthiş bir yalnızlık bıraktı avuçlarıma. Hoşçakal Ahmet ya…hoşçakal valla.