• SONSUZ VERME OYUNU :
    Kısırdöngü durumuna vereceğim bir başka örnek de nafakayla ilgili. Öğrencilerimden Joy, bir gece, dersten sonra yanıma gelip, "Evin geçimini ben sağlıyorum. Kocam, bütün gün koltukta
    oturup, televizyon seyredip, iş bulma kurumundan telefon bekli
    yor. Boşanmak istiyorum. Ama, nafaka konusunda onu ikna etmek çok güç."
    Kocasına, ilk başta, üç yüz dolar önermiş. Kocası itiraz etmiş, "Ne?! Bundan daha fazlasına gücün yeter!"
    Joy, duraksamış, "Terfi edecek olursam, sanırım üç yüz elli
    dolar verebilirim."
    Kocası lafı yapıştırmış, "Şaka ediyor olmalısın. Bunu asla
    kabul edemem."
    Joy, sormuş, "Peki, sen ne kadar istiyorsun?"
    Kocası, "Bu meseleyi, avukatlarımızla halledebileceğimize
    eminim. Ama, gerçekçi olman gerekecek," demiş. Joy, "Pekala ... Dört yüz dolar olsun. Evi ikinci kez ipotek ettirmeden ödeyebileceğim en yüksek rakam bu," diyerek kar­şılık vermiş.
    Kocası hâlâ hayır diyormuş .
    Joy, "Hiç yolu yok. Ne kadar verirsem vereyim, kabul etmiyor," dedi bana.
    Ben de, "Onun düşüncelerine odaklan. NEDEN EVET DESİN? ONA DAHA ÇOK VERMEYE DEVAM EDİYORSUN,'' dedim.
    Joy, Sonsuz Verme Oyunu'nu oynuyordu:
    1. HİÇBİR KARŞILIK BEKLEMEDEN, karşınızdaki insana taviz­
    ler verirsiniz.
    2. Karşınızdaki insan, tavizlerinizi kabullenir ama yete­
    rince vermediğinizi düşünür. Daha fazla istemesine hiç
    şaşırmamalı.
    3. Onu mutlu etmek için daha çok taviz verirsiniz.
    4. Daha çok ister, çünkü bu oyun, onun işine gelmekte­
    dir.
    SONSUZ VERME OYUNU'NUN kurbanıysanız, TARTIŞMAYLA KARŞI
    TARAFI ÖDÜLLENDİRMİŞ OLURSUNUZ. Karşınızdaki insan, sizin teklif­lerinizi reddedip, daha çok talep ederek, daha kazançlı çıkar. Ve, karşınızdaki insan sizinle ne kadar çok tartışırsa, o kadar çok kazanabilir.
    Daha çok vermek, yalnızca meseleyi daha da büyütür.
    NE KADAR ÇOK VERİRLERSE, O KADAR ÇOK KAYBETTİKLERİ BİR DURUMA
    DÜŞTÜKLERİNDE, insanların verdiği en tipik tepki, daha çok ver­mektir!
    DR DAVİD STİEBEL
  • Ben bu satırları yazarken gördüğüm rüyaların hangi safhasındayım acaba diye düşünmeden edemiyorum.. hep karışıyor bi süredir zihnimde.. sizin de hayatınızın bazı safhalarında kendi hayatınızı yaşıyor gibi değil de başkalarının rüyalarını gerçekleştiriyor ve bu arada da sanki yaşıyormuşsunuz gibi oluyor mu?? Hani bir rüyanın başkahramanı gibiymişsiniz gibi ama rüyayı da siz görüyormuşsunuz gibi… kafanız karıştı değil mi.. Zihin karışıklığı bulaşıcı bir şeydir demiş miydim peki?? Titiz bir psikanalist edasıyla çocukluğuma inip en baştan anlatıyorum o zaman..

    Çocukluğumda en mutlu olduğum anlardan biri de elektriklerin kesildiği anlardı.. Sık sık kesilen su çok can sıkıcı olsa da elektriğin kesilmesi çok mutlu ederdi.. Koca bir metropol şehirde nerden geldiği bilinmeyen bir suyun mahalle çeşmesinden gıdım gıdım aktığı, en azından tuvaletler kokmasın diye elinde bidonlarla saatlerce beklenilen kuyrukta geçen saatler ne kadar mutlu eder ki insanı.. belki de kaynatıp içtiğimiz de oluyordu bilemiyorum zihin silmiş o kadarını.. iyi ki silmiş mi desem yine bilemiyorum hele de klasik psikiyatrinin ‘’ hatırlananlar değil, unutulanlar ve hatırlanmayanlar hastalık yapar’’ kaidesini öğrendikten sonra..

    Elektrik o dönemde hayatı daha az sekteye uğrattığı için olmalı ki su kadar sarsmazdı.. bizim mahalleyi en azından.. En çok siyah beyaz televizyon izlemekten alıkoyardı muhtemelen.. yani annemin ‘’ aman derin dondurucudaki, etler çözülecek, vişnenin suyu akacak, aman mantılar hamur olacak..’’ diye telaş ettiğini hiç hatırlamıyorum.. Derin dondurucusu olmamanın dayanılmaz huzuru bu olsa gerek. İlk iş hemen perdeler açılır, karşı yamaçlardaki ve şehrin evin penceresinden görülebildiği kadar olan kısmına bakılarak durum tespiti yapılırdı.. Eğer karşı yamaçlarda minik yıldızcıklar misali yanan gecekonduların ışığı kesilmemişse içeriye loş bir ışık dolar en azından birbirimizin karaltısını görebilecek duruma gelirdik. Mum da olmazdı genelde ne hikmetse ve babamın aldığı ışıldak da bozuktu.. zaten babam, anneme göre hep ucuz ve bozuk malları alır gelirdi. Eğer o gün evin havası iyiyse yani canlar o kadar da sıkkın değil yaşamdan da bıkkın değilse annem o loş ışıkta el yordamıyla bi bohça kırıntı getirir, somyalarla çevrili duvarların ortasına ufak bir halı sığan odanın ortasına otururdu.. Gündüz boş vakitlerinde çöpünü ayıkladığı kuru üzümleri, dedemden kalan ağaçlardan çırpılmış milletin o dönem tadını adını bile bilmediği iğdeleri, annemin yumruğu ile kırdığı ince kabuk cevizleri, mahallenin kadınlarıyla saclarda kumun içinde kavurulan kavurgaları avuç avuç somyalarda oturan ev ahalisine uzatırdı. Zaten nohut odamızın ortasına oturunca iki kol mesafesindeydi herkes.. birer avuç nevalesini alan herkes çıtırtılar eşliğinde babamın başlattığı ‘’ Bir Evde..’’ adlı oyunun heyecanına dahil olurdu hemen.. Bu oyun o kadar tatlı bir oyundu ki elektrikler hiç gelmesin isterdim.. o dönem, ben 7 yaşımda, abim 11 ve ablam 15 yaşındayken şimdi hesap ediyorum da o yaşımın verdiği algıyla yaşları çook büyükmüş gibi gelen anne ve babam da 33-35 yaşlarındalarmış..

    ‘’ Bir evdeeeeeee… ‘’ diye başlayan ve ‘’ eeeeee’’ lerin ballandıra ballandıra uzatıldığı ve merakın zirve yaptığı girizgah kelimesinin ardından asıl soru gelirdi.. ‘’ İki kadın, iki erkek, üç kız, iki oğlan, bir kedi … Bu ev kimin evi??? ‘’

    Şehirde iş bulup evini taşıyan, uzak yakın köylü ve akrabalardan diğer köy kaçkınlarının itina ile aynı mahalleye yerleştirildiği şehrin yalnızlığının, yokluğun çaresizliğinin bu şekilde hafifletildiği, hayata tutunmanın, yaşam umudunun yansıması minik yıldızcıklar.. Geceyi aydınlatan gökyüzü yıldızları kadar uzak olmayan yeryüzü ışıkları.. Kimi zaman dedelerin ninelerin de aynı evde yaşadığı işte bu kalabalık haneler ilk olarak sorulurdu ki bulması zor olsun.. Geniş akraba bilgisi yani hayat bilgisinin ilk dersleri.. üç beş tahminden sonra ev ahalisinin bilemediği ‘‘kim bunlar ki bu kadar kalabalık yaşayabiliyorlar, nerdeymiş ki evleri’’ minvalde düşünceler eşliğinde soruyu sorana ‘’ Kon bakalım ‘’ denilir,
    ‘’ kondum kondum konduuuuuumm Haceli amcanın çatısına kondum’’ diyerek verilen ipucu evin çatısına bir kuş misal hayalen uçularak civar evler zihinde taranır, Google Earth zumlaması gibi bir anda herkes o eve zumlanarak her kafadan yükselen tahmin sesleri havada uçuşurdu.. Ben ilk önce kedisi olan ve o civarda arkadaşım olan evleri sayardım.. ‘’ Ben de söyliyceeem, o kedi Sebahatin kedisi ‘’ diye zıp zıp zıplayarak bağırır sesimi duyurmaya çalışırdım.. Eğer soruyu soran babamsa ve hiçbirimiz ipucuna rağmen bilememişsek kocaman bir kahkaha atarak ‘’bilemediniiiiz‘’ derdi.. Ben hiç bilebilmiş miydim, bilebildikten sonra soru sorma hakkı kazanıp sorabilmiş miydim, Sebahatgilin kedili evini hemencecik bilen abime sataşıp mızıklanabilmiş miydim hatırlayamıyorum..

    Rüyalaar.. rüyalaar..
    Her gecenin sabahında bir gün daha büyümüş olarak uyandığımız sabahlar..
    Rüya gibi hayatların bir anda kabusa döndüğü geceler..
    Zifiri karanlık gece misal dertlere derman baharlara uyanan kışlar..
    Ve ben..
    Derin uykuda mıyım yoksa uyandım mı acaba?
    Ya da hala birilerinin rüyalarında yaşıyorum da kendimi yaşıyor mu sanıyorum??
    Kendi rüyamın başkahramanı olabileceğim rüyaları hiç görebilecek miyim??
    Sebahatin kedisi ölmüş müdür?
    Ölünce rüyadan uyanılmış mı olur??
    Zihnim çok karışık bu aralar..
    Ve zihin karışıklığı bulaşıcıdır demiş miydim??
  • 202 syf.
    ·14 günde·Beğendi·9/10
    > Evet, bir incelememi daha tamamlamış ve sizin için yayına hazır hale getirmiş bulunuyorum. Son günlerde inceleme yazmamamın sebebi, grupta yaşanan olumsuzluklardan ötürüydü ve kişisel tepkimin de yavaş yavaş sonuna geldiğim için bu zamana dek okumuş ve incelememiş olduğum eserlere incelemeler yazıyorum. Allah’tan bu aralar işler seçimlerden ötürü durgun, yoksa hareketli bir zamana denk geldiğimde bırakın inceleme yazmayı, kitap okumaya bile zaman kalmıyor diyebilirim. Bugün sizler ile birlikte, Genç Werther’in Acıları’na ortak olacağız ve yazarın kendisinin hayatına dair detaylı bir bilgi edineceğiz. Arada boşluklar olabilir ve atlamış olduğum detaylar olabilir, şimdiden bunlar için özür dileyerek, artık incelemeye geçelim isterim. :)

    > Johann Wolfgang Von Goethe’nin "Genç Werther'in Acıları" adlı eseri için, İngiliz yazar Samuel Richardson 'un 1740 yılında yazdığı " Pamela "sı ya da Cenevreli filozof ve yazar Jean-Jacques Rousseau 'nun 1761’de kaleme aldığı " Yeni Heloise (2 Cilt Takım) "i gibi duygusal romantizm akımına, geleneğine uygun mektupların derlemesinden oluşan kısa bir romandır diyebiliriz. Romanda konu olan karakterlerin ve trajik yaşanan olayların dışında, anlatılan tüm hikâye, Werther'in arkadaşı Wilhelm'e gönderdiği mektuplardan ibarettir. Bu son söylemek istediğime dikkat çekmek isterim, çünkü kitabın popülizmine kapılan birçok okur, bu eseri ele aldıktan sonra, hayal kırıklığına da uğrayabilir. Elimizde tuttuğumuz bu eser, aklınıza gelebilecek türden bir aşk romanı kesinlikle değildir!!! Okur olarak buradan çıkarmamız gereken sonuç: “Kitabın toplum ve ahlak konusundaki bütün düşünceleri kapsayan, tutku ve erdem hakkındaki fikirler arasında git gel yapan bir edebiyat örneği olduğudur.”

    Kitaba Dair
    > Hayatının baharında olan genç Werther, içinde bulunduğu hayatın tecrübesizliğinin de vermiş olduğu duygu dolu hisler ile ne yapacağına bilmemekle birlikte, bir kararsızlık içerisindedir. Kendisinin de içinde bulunduğu bu tanıdık çevreden uzaklaşmak ve hayatına değişiklik katmak adına, annesinin miras işini halletmek için Weimar’a gelir. Ruhi olarak doğa ile ilgilenmekten ve çizimler yapmaktan hoşlanmaktadır. Bulunduğu yörenin alt tabaka insanlarının kendisine çok sıcakkanlı yaklaştıklarını, kendisini sevdiklerini, ama çocuklar hakkında da üzücü tespitlerinin olduğunu ifade eder. Weimar’da geçirdiği günlerden bir gün, bir kâtibin kızı olan Lotte'ye eşlik edeceği bir baloya davet edilir. Annesinin ölümünden beri, kardeşlerinin bakımı ile Lotte ilgilenmektedir. Werther, baloda gördüğü bu güzel kadının, Lotte’nin nişanlı olduğunu öğrenmesine rağmen, genç tecrübesizliği ve kadına karşı hissettiklerinin de vermiş olduğu duygulardan dolayı, kendisini ona âşık olmaktan engelleyemez.

    > Balo esnasında yaşanan olumsuz hava muhalefeti ve fırtına o geceye, davetlilere bir korku getirse de, ikisine kaçınılmaz duyguları da beraberinde getirmiştir. Tanrı’nın yalnızca azizlerine bağışladığı türden günler geçirdiği hissiyle, genç Werther bundan böyle, Amtsmann'ın kızınını hemen hemen her gün ziyaret ediyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirir. Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri döndüğünde, Werther'in hislerinde görülebilir, hissedilebilir bir değişim baş göstermektedir. Âşık olduğu bu güzel kadının nişanlısının varlığı artık onun sevgisinin gelecekteki umutsuzluğunu ve bir gün bu güzel geçen zamanın biteceğini haberdar etmekte, hissettirmektedir. Burada aklıma, Uygurların, "Her şey güzel olunca vakit çabuk geçermiş" sözünün doğruluğu geldi #37622289 ve ufak bir tebessüm ile okumaya, acılara şahit olamaya devam ettim. Sempatik ve iyi huylu bir insan olan Albert ile Werther arasındaki ilişki, normalmiş gibi görünse de, Albert’in varlığından rahatsız olan Werther, Lotte'ye duyduğu güçlü ve umutsuz duygularının kendisi için tehlikeli olabileceğini kısa süre içerisinde anlar ve kendisini bekleyen bu kaçınılmaz acılardan kaçıp kurtarmak için şehri terk etmeye karar verir.

    > Bu süreç içerisinde Werther, bir Kont’un kendisine yapmış olduğu iş teklifini hem mekânsal hem de duygusal olarak Lotte'nin etkisinden kaçma fırsatı olarak görür. Ancak kabullenmiş olduğu bu işin görgü kurallarının sıkılığı, işin asil tarafının ağırlığı ve zorluğu kendisinin kaçış umutlarını mahveder ve içsel bir hayal kırıklığı ile Werther, ruhunun oraya ait olduğunu düşündüğü, vatanı olarak gördüğü şehre, Lotte'sine geri döner. Ama artık Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu bilerek orada, Weimar’da yaşamak, zaten Lotte için çırpınan yüreğine ve daralan ruhuna daha da ıstırap dolu acılar yüklemektedir. Albert’in işi ile ilgili meşguliyetini, Lotte’nin kocası ile mutlu olmadığı ihtimalini de göz önüne alan Werther, Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini ifade ederek, duygularına dile getirir. Albert’in yolda olduğu bir akşam, Werther’in ziyareti ile romandan da anlaşılacağı gibi, ikili arasındaki bu tehlikeli yaklaşım aniden bir eyleme dökülür ve ateşli bir tutku içerisinde birbirlerine sarılıp yakınlaşırlar. Werther dayanılmaz acılar içerisinde kendisini Lotte’nin önünde yere atar ve Lotte, genç aşığı Werther'in tutkusuna boyun eğmemek için çareyi yan odaya kaçmakta bulur ve onu bir daha görmek istememektedir. Sonu olmayan tehlikeli ilişki de yaşanan bu trajik olaydan sonra, Werther tüm umutlarını yitirir. Genç âşık artık bütünüyle çaresizdir ve artık sonunu göremediği bu hayattan ve hiçbir şeyden tat almamaktadır. Bunu kendisinin son mektubunda ve o ezici ruhsal çöküntü ile daha iyi anlayabiliyor ve sonun nasıl olabileceğini de az çok tahmin edebiliyoruz. (Daha fazla spoiler vermemek adına burada içeriğe son veriyorum.)

    Yazar Hakkında
    > Goethe'nin hayatındaki renkli, parlak birkaç satırı ele almak ve yazar hakkında bir şeyler yazmanın herkesi canlandırmak adına iyi geleceği düşüncesindeyim. Kendisi, 28 Ağustos 1749'da Frankfurt am Main'deki (ah, güzel şehir FFM ve anılarım) Hirschgraben'deki o birçoğumuzun bildiği güzel evde dünyaya geldi. 39 yaşında olan yetenekli, ancak mutsuz bir baba ve 18 yaşında, her zaman mutlu, güleç bir anne’nin oğluydu o. Frau Rat, Frau Aja (Bayan Rat, Bayan Aja) olarak bilinen bir anne’de, unutulmaz bir Alman kadın karakteri vardı. Çocukluğu ona güzel şeyler katan güçlü izlenimlerle doludur. Bunların arasında, kendisinin edebi gelişimine katkısı olan İncil dersleri, kukla tiyatrosu, Kont François de Théas de Thoranc’ın kendisine olan özel ilgisi*, Fransız tiyatrosu**, Gretchen'a ilk aşk, vb.); Özel dersler, Goethe’ye erken yaşta tüm edebi bilgi alanlarında katkı sağlamıştır.

    * Goethe’yi çocukluk yıllarda etkileyen önemli bir olay, Yedi Sene Savaşları'dır. Frankfurt şehri, 1759'da, Avusturya ile birleşen Fransızların işgaline uğramış, bu arada Goethe'lerin evi de Fransız sivil idare sinin komutanı Kont François de Théas de Thoranc'a iki buçuk yıl boyunca karargâh olmuştur. Küçük Goethe ile dostluk kuran bu Fransız subayı, güzel sanatlara, özellikle resme meraklı olduğundan sanatkâr misafirleri eksik olmuyordu. Goethe onun aracılığıyla plastik sanatlara karşı ilgiyi küçük yaşta kazanmıştır.

    ** Fransız işgalinin Goethe’nin kültür dünyasına olumlu katkılarından biri de Frankfurt’ta temsiller veren bir Fransız gezici tiyatro trupunun etkisidir. Muntazam olarak izlediği bu oyunlarda daha on bir yaşındayken, Racine'i, Moliere'i tanıma fırsatı bulmuştur.


    > 1765 Ekim'inde, çok özensiz yaşadığı ve sıkıcı bir hayat sürdüğü Leipzig'teki hukuk çalışmalarına devam etti ve 1768'de Frankfurt'a geri dönerek, kendisini, sağlıklı bir şekilde bakmaları için annesini ve kız kardeşinin emin ellerine teslim etti. 1770 Nisan'ında Strazburg Üniversitesi'ne katıldı ve 1771 yılında lisans tamamlayarak derecesini aldı. Burada hayatına yön veren iki deneyim belirleyicidir: Herder ile karşılaşması ve Friederike Brion'a olan sevgisi. Herder sayesinde, "Fransız" edebiyatının ve sanatının tadına nail olan Goethe’ye, Alman sanatına işaret eden Herder, ona, Alman sanatını, Homer’i, Shakespeare’i, aşılar. 1774’ün başında, iki hafta gibi bir süre içerisinde "Genç Werther’in Acılar" adlı edebi eserini kaleme aldı ve diğer deneyimlerini yürüttü. Neredeyse aynı zamanda, Faust I'in büyük bir kısmını tamamladı ve Gretent trajedisinin tamamını içeren Prometheus, Mahomet, Ebedi Yahudi, Clavigo ve Stella’ya da dâhil ettiği çalışmasını yürüttü. 16 yaşındaki, güzeller güzeli ve zeki bir bankacının kızı olan Lili Schönemann ile nişanlanır. Bu büyük aşkına rağmen, bu ilişki, çevre ve yaşam tarzı açısından, ailelerin uyuşmazlığı nedeniyle yıpranmıştır, buna ilişkin olarak Goethe, kendi idealleri ile evliliğin bağdaşmayabileceği konusunda endişeye düşmüştür. Bu boşluğu doldurabilmek için ise, Cristian ve Friedrich Leopold zu Stolberg-Stolberg kardeşlerin, İsviçre’yi dolaşarak, aylarca sürecek olan seyahat davetini dikkate almıştır. Ekim ayında bu nişanlılık durumu tamamen sona ermiştir. Döndükten sonra 7 Kasım 1775'te geldiği genç Dük Karl August'un Weimar'a davetini takip ederek Frankfurt'tan ayrılır.

    > 1776 yılında hükümete atanan Privy Konseyi'nin hükümdarlığına atananların muhalif itirazlarına rağmen, 1782 yılında Kaiser (İmparator) Josef II. Goethe’yi Asiller sınıfına kabul eder. Wieland ile arkadaşlık küuar ve Herder tarafından Weimar'a davet edilir. Ancak hayatının en büyük tecrübesini kendisinden yedi yaş büyük, yedi çocuk annesi, hasta ve güzel olmayan Charlotte von Stein ile yaşar. Charlotte Goethe üzerinde anlaşılamaz bir güç sahibi olur ve uzun yıllar yazarın kalbini Charlotte için atar. (Burada aklıma; “Gönül bu, ota da konar b… da konar” sözü gelmedi değil.)

    > Ruhsal olarak kendisini bulmak adına, 1786'da Karlsbad'dan İtalya'ya geçer. Venedik, Floransa, Roma, Napoli, Sicilya onu büyülemiştir ve "Tauris'teki Iphigenia" burada son halini alır. Gene kendisinin kaleme aldığı "Egmont"u, İtalyan şair Cortesan Torquato Tasso ile deliliğe inişle ilgili bir oyun olan "Tasso" ele aldı ve tabi ki Faust ile devam ederek, bu içsel dönüşümünü İtalya'da tamamlandı. 1788 yılının haziran ayında Weimar'a geri döndü. Frau von Stein ile arasına giren soğukluk ve yabancılaşma sonrasında, Aralık 1789'da, genç sevgilisi Christiane Vulpius'la yaşadığı ilişkiden doğan ilk oğlu sonrasında, Frau von Stein ile yolları ayrıldı.

    > Friedrich Schiller (1794) ile yakınlaşması, o zaman için olağanüstü öneme sahipti. Her ikisi de, onurlu sanat eserleri ve büyük girişimleri olan, Xenien (1796) sonrasında, mahkeme tarafından genel bir yargılamaya maruz kaldılar.

    > 1798 yılında, Heinrich Meyer ile birlikte, tüm idealleriyle klasik ideallerini temsil eden "Propylaen"i kurdu; Ama kendisinde bunun dışında, kansız, stilistik “doğal kız” bir olarak yarattığı Weimar "Örneksahne - Musterbühne"nin endişesi vardı. Arkadaşı Schiller’in ölümü (1805) onu çok aşırı etkiledi ve derinden sarstı. Artık kendisi için zor zamanlar kapıdadır ve Jena Savaşı’ndan dolayı tüm güvenli yaşam koşullarının tehlikeye girmesi, onu 19 Ekim 1806'da Christiane Vulpius ile evlenmeye mecbur kılmıştır. Törende tebrikler edenlere cevaben: "O her zaman benim karım olmuştur." demiştir. 1808'de Frau Rat (annesi) ölür. "Bir devlet adamının kalbi göğsünde değil, kafasında olmalıdır," diyen Goethe’nin çok değer verdiği bu yiğit lider, Napolyon şimdi Almanya’yı tehdit etmektedir ve yine aynı yıl içerisinde Napolyon ile hafızalara kazınan o unutulmaz görüşme yapılır.

    > Bu arada eşi Christiane, 1816 yılında hayata gözlerini yumar, ancak 1817'de, Goethe'nin oğlu August'un karısı Ottilie von Pogwisch, evlerine sıcak bir katar. Edebiyata adeta kalemi ile ruh veren 74 yaşındaki bu yaşlı kurt, tekrar ateşli bir tutkuya kapılır ve 1822, 1823'te Marienbad ve Karlovy Vary'de tanıştığı 18 yaşındaki Ulrike von Levetzow ile evlenir. Parlayan "tutku üçlemesi" ise bu açgözlü sevginin güzel bir meyvesiydidir. Yaşamının sonlarına doğru Faust II'nin çalışmasını devam eden Goethe, "uzun süre hayatta kalmanın birçok insanın da hayatına mal olabileceği" anlamına geldiğini de acı bir şekilde tecrübe eder. Frau von Stein, oğlu Dük, Düşes August ve onun etrafında olan birçok sevdiği insan öldü. Temmuz 1831'de Faust'un ikinci bölümünü tamamlandı ve Goethe, gelecekte onu bekleyen yaşamı kendisine saf bir armağan olarak görüyordu. İlerleyen yaşta yakalanmış olduğu bir soğuk algınlığı, bu asilzade yazarın hayatının sonuna geldiğine işaretti. Johann Wolfgang von Goethe, 22 Mart 1832 tarihinde, öğlen saatlerinde hayata gözlerini yumdu ve bu ölüm haberi bütün Avrupa’yı derinden salladı.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 144 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    19 . yüzyılın kadın haklarını en iyi anlatan oyun , ülkemizde de bir çok kez oynanmıştır .
    Bir çocuk bir eş bir anne olmaktan öte “birey “ olamayan Nora’nın kocasının ona anlık tutum ve kızgınlığını görünce tüm yaşamını sorgulamış ve evi terk etmiş ve gitmiştir .
    “Kendini bulmaya “
  • Bir kitabın beğenilmesinde kişisel zevkler, hayat görüşü vs. ve daha bir sürü şey bu alanı tehdit ediyor. Tehdit dedim çünkü; fikir alış-verişinde (aslında bunu başka türlü yazacaktım vazgeçtim) bulunanlar genelde çoğu zaman anlaşmazlığa düşerler. İnsan aslında daha ilk başta anlaşamayan bir varlık olmuştur. Kabil'in Habil'i öldürmesi gibi ta Ademden bu yana (ya şimdi bu kadar derine girmeye yok) bir dünya olay insanın aslında hep kendi fikirlerini kabul ettirmeye çalışan bir Tanrı gibi davrandığı çok bilinen bir davranış şeklidir. Hatta bir meydan okumadır. Hatta bir var olma savaşıdır.

    Daha ileriye götürmeden velhasıl kelam, arkadaşlar 101 Kitap seçiyoruz.

    Niye 101? Aklıma ilk önce 100 geldi ancak 1001 kitabın Minisi olsun istedim. İyi düşünün; iyi araştırın buraya 101 kitap yazacağız. Ve bu bizim için küçük bir kaynak konumuz olmuş olacak. İlk kitabı ben yazayım. Beni benden alan ve ben bu kitabı şimdiye kadar nasıl okumadım pişmanlığı haftalarca üstümden gitmeyen bir kitap yazmak istiyorum. Oyun, Roman, Öykü kitaplarını yazabiliyoruz. Kişisel gelişim, din, psikoloji veya siyasi kitapları yazamıyoruz arkadaşlar. Kültler, ağır toplar havada uçuşmaya başlayabilir :) Başlığı havalı olsun diye İngilizce yazdım. Çekemeyen varsa çatlasın :) Liste yapmayı seven kitap tutkunu arkadaşlarınız varsa paylaşın görsünler :)

    Kurallar:
    1- Sadece tek kitap hakkınız var. Paylaşım yapan 2 kitap hakkı elde eder. :)
    2- Bir yazarın sadece bir kitabı listeye girebiliyor.
    3- Roman, Öykü ve Oyun kitaplarını yazabiliyoruz.
    Siyasi, Din, Kişisel Gelişim ve Psikoloji kitaplarını bu listeye alamıyoruz.
    4- Aldığı isteğe göre kitaplar listeden çıkabilir. En iyi 101 kitabı bulana kadar yolumuza devam ediyoruz.
    5- Kitapları linkiyle birlikte paylaşınız.

    01- Hamlet
    02- Kabil
    03- Kör Baykuş
    04- Yürümenin Felsefesi
    05- Tutunamayanlar
    06- Kayıp Zamanın İzinde
    07- Oblomov
    08- Suç ve Ceza
    09- Genç Werther'in Acıları
    10- Çavdar Tarlasında Çocuklar
    11- Gülün Adı
    12- Koku
    13- Bereketli Topraklar Üzerinde
    14- Gölgesizler
    15- Kürk Mantolu Madonna
    16- Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
    17- Rüzgar Gibi Geçti
    18- Leonardo'nun Yahuda’sı
    19- Tatar Çölü
    20- Fareler ve İnsanlar
    21- Gün Olur Asra Bedel
    22- Açlık
    23- Güven - Cilt 1
    24- Yalnızız
    25- Nietzsche Ağladığında
    26- Dönüşüm
    27- İstanbul Hatırası
    28- Böyle Buyurdu Zerdüşt
    29- Ruh Adam
    30- Çocukluğun Soğuk Geceleri
    31- Bir Adam Yaratmak
    32- Uçurtma Avcısı
    33- Deli Kadın Hikayeleri
    34- İnsanlık Suçu
    35- Bülbülü Öldürmek
    36- Saatleri Ayarlama Enstitüsü
    37- Şibumi
    38- Martin Eden
    39- Martı Jonathan Livingston
    40- Anna Karenina
    41- Yabancı
    42- Can
    43- Sefiller
    44- Ve Ayna Kırıldı
    45- Simyacı
    46- Dövüş Kulübü
    47- Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
    48- Uyuyan Adam
    49- Savaş ve Barış
    50- Çocukluğum
    51- Gecenin Sonuna Yolculuk
    52- Dinle Küçük Adam
    53- Semerkant
    54- 22/11/63
    55- Parfümün Dansı
    56- Ulysses
    57- Satranç
    58- Monte Kristo Kontu
    59- Kitap Hırsızı
    60- Şeker Portakalı
    61- Fahrenheit 451
    62- Senden Önce Ben
    63- 1Q84
    64- Puslu Kıtalar Atlası
    65- Mrs. Dalloway
    66- Ruhlar Evi
    67- Oğlak Dönencesi
    68- Gulliver’in Gezileri
    69- Soğuk - Bir Soyutlama
    70- Yüzüklerin Efendisi
    71- Ya Tahammül Ya Sefer
    72- Gül Yetiştiren Adam
    73- Pastoral Senfoni
    74- Sybil
    75- 1984
    76- Şairin Romanı
    77- Beyaz Diş
    78- Böğürtlen Kışı
    79- Atlas Silkindi / Atlas Shrugged
    80- Yüzyıllık Yalnızlık
    81- Marslı
    82- Eşekarısı Fabrikası