• Toplum normlarina meydan okurcasina davranislarda bulunmanin derininde asiri bagimlilik egilimleri bulunur. Boylesine bagimli bir insan ozerk olmayi ogrenememis oldugundan, karsit tepki gelistirmeyi bireylesme olarak yorumlar.
  • Başkalarına ihtimam göstermek bizi gerçek manada insan kılan şeydir. Hayal ederek başka insanların zihnine, düşünce, umut ve duygularına girmek ve onların da bizim iç dünyamıza girmelerine izin vermek. Modern Batı düşüncesi insan bağımsızlığına yaptığı vurguyla başka bir insana ihtiyaç duymayı bir zayıflık alameti olarak görüyor ve gösteriyor. Çocuklar, hastalar veya çok yaşılar dışında hemen herkesin kendisine yetmesi ve özerk olması bekleniyor. Yakın ilişkilerde bile sevgi alış verişi elden çıkarılabilir bir mahiyette, öyle ki bağımsızlığın zorlandığı yerde feda edilmesi gerekebilir. Oysa insan insana, insan varlığa bağımlı. Bencilce rekabet günümüzde kardeşçe işbirliğini öncelese de ruhumuzda ötekinin ıstırabına duyarlılık var. Ne ki kapitalizm iyi yürekliler için tasarlanmış bir sistem değil. Günümüzde ‘girişim kültürü’ aşırı çalışma, endişe ve yalnızlaşmayla atbaşı gidiyor.

    Kemal Sayar
  • POSTMODERN KAVİMLER GÖÇÜ KÂBUSU
    Nurullah Çetin

    Hz. Âdem’den bu yana tarih sürekli tekerrür ediyor. Değişen mahiyet değil, şekildir. Güneşin altında hem söylenmemiş, hem de olmamış bir şey yoktur. Tarih bilmek demek, milletler için ayakta kalmak, güvenli yaşamak, geleceğe umutla bakmak demektir. Tarih bilmeyen milletler, kelebekler gibi yaşarlar. Yaz mevsimi gibi kısacık bir dönemde musmutlu yaşar gibi olurlar, ama sonra birden yok olurlar. İşte tarihten bir dönem. Aslında günümüzde yaşamaya devam eden bir tarihsel süreç demeliydim:

    Hunlar, 350 yılında Orta Asya'daki Çin Devleti'nin egemenliğinden kurtulmak için Batıya aktılar. Bu göç dalgası, çoğunluğu Cermen olan Vizigotları, Ostrogotları, Gepitleri ve Vandalları daha Batıya doğru göç etmeye zorladı.

    Romalıların barbar olarak nitelendirdiği bu kavimler, önlerine çıkan diğer kavimleri yurtlarından atarak İspanya'ya hatta Kuzey Afrika'ya kadar ilerlediler. Yıllarca süren bu döneme Batılılar Kavimler Göçü dediler.

    Kavimler göçünün 3 önemli sonucu oldu:
    1.Bu kavimler göçü ile Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldı ve göç baskısına dayanamayan Batı Roma İmparatorluğu 476'da yıkıldı. Demek ki bir ülkeye farklı ülke ve milletlerden milyonlarca yabancı göç edince ve oraya yerleşince mevcut devlet yıkılırmış.

    2.Kavimler göçü ile Avrupa'da derebeylik rejimi ortaya çıktı. Yani bir çeşit eyaletler, kantonlar, özerk bölgeler ortaya çıktı. Zengin toprak sahipleri soylu ve yerel patron ve yönetici oldu. Bu derebeyleri yani senyörler ya da feodal beyler ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal hâkimiyeti ele geçirdiler. Hem topraklarında çalışan köylü ve işçilerin yani serflerin mutlak sahibi oldular, hem de krala istediklerini yaptırdılar. Ortaçağ boyunca böyle devam etti.

    Demek ki milyonlarca insan bir yere göç edince ya da bilinçli olarak getirilip yerleştirilince oradaki merkezî, millî, güçlü devlet düzenini bozarlar, kendi yerel, ilkel, federatif, kantonlara dayalı özerklik düzenlerini kurarlarmış.

    3.Kavimler göçü ile İlk Çağ sona erdi, Orta Çağ başladı. Orta Çağ dediğimiz de kapkaranlık, ilkel, geri bir çağdır. Orta Çağda insanların özgür bilim ve sanat yapma, özgür düşünme, özgür yaşama, özgür üretim ve ticaret yapma hakları yoktu. İnsanlar, zalim derebeylerin ve hem cahil hem ilkel papazların esiri ve kölesi idi.

    Biz, Başbuğ Atatürk ve onun dava arkadaşları olan Kuva-yı Milliye mücahitlerinin kurduğu bağımsız ve millî Türk Devletinin yıkılmasını, gettolara, kantonlara, eyaletlere, özerk bölgelere ayrılıp parçalanmasını, PKK’lı, Suriyeli, Afrikalı, Çinli gettoların ortaya çıkıp yönetimimizi ve kaderimizi bu kantonların derebeylerine bırakmak ve Orta Çağ karanlığı yaşamak istemiyoruz.
  • Freud'un determinist şeması nda çarpışan ve vektörleri
    davranışlarımızı belirleyen bilinçdışı güçler ilkel ve içgüdüseldir.
    Ruhsal güç hücresinde geleceğin hayal edilip ondan korkulduğu karmaşık zihinsel etkinlikler için yer yoktur. Freud, davranışın üretilmesi için bilinçli düşünmenin tamamen gereksiz olduğunu düşünen Nietzsche'nin görüşüne yakındır. Davranış, Nietzsche'ye göre bilinçdışı mekanik güçler tarafından belirlenir: bilinçli düşünce davranıştan önce değil, sonra gelir; insanın davranışı nı kontrol etme duygusu tamamen bir yanılsamadır. Insan yalnızca irade gücünü, kendini özerk, kararlı bir birey olarak görme arzusunu tatmin etmek için davranışı
    seçtiğini hayal edebilir.
    Irvin D. Yalom
    Sayfa 118 - Kabalcı Yayınevi