İstediğimi giyeyim, bu sınırlı dünya hayatının elemini çekeceğim! Ben yalnızca oyunla oyalanacak kadar genç, ve arzusu yaşayamayacak kadar ihtiyar değilim, dünya bana ne bağışlıyor? Sürekli yoksunluklara katlanmak, benim payıma düşen bu. Yaşam boyunca, her saat, her kulağa fısıltııyla ulaşan nakarat bu. Sabahları hep korkuyla uyanırım. Gerçekten tek arzumu bile yerine getirmeyecek olan ve bir sevinç belirtisini bile ısrarcı bir terslikle yıkan, içimin yaratıcılığını bin türlü çirkin zorlukla sabote eden gündüzü görünce, ağlamak gelir içimden. Gece çöktüğü zaman, yatağıma kaygılarla uzanırım. Çünkü yatakta da dinlenmek yazgı değil. Kabuslar beni korkutur. Göğsümdeki tanrı, en derinden beni devindirir. Olanca gücümün üstünde yerleşen akıl, dışarda beni eyleme geçemiyor. Böylece hayat, benim için bir yük oluyor. Ölümü özlüyorum. Hayattan iğreniyorum! 
" Söyle, kardeşim Mayakovski, ölmekve yazmak yaşamın verdiğine boyun eğmeye değer mi?
Söyle, kardeşim Mayakovski, insanlar yalansız yaşamayı neden beceremezler?
Hakikati haberlerde, hakikati modada, hakikati sokakta, hakikati yalanda arayan bir dünyadayım sevgili kardeşim Mayakovski ve hakikatin kokusunu özlüyorum.
Artık yalan söyleme bana ey dünya! "
Gidiyordu. Bir şair gibi mısralar dizerek hem de. Kendimi önemli mi hissetmeliydim sırf bu yüzden? Bu lirizmi hak edecek ne yapmıştım? Oysa kadınlar âleminde bir noktaydım sadece onun için. Bir durak. Bir kıyı. Bana uğramış, soluklanmış, iyileșmiş, yüzüne gözüne renk gelmiş, tekrar gücünü toplamış ve yola çıkmaya hazırdı. Birazdan hesabı isteyecek, kalkacaktı masadan. Masalardan hızla kalkan bir adamdı o. Arkasından bakıp sesini çıkartamayacak olandım bense. "Kal" demeyecektim. "Kal" diyemeyen kadınlardandım ben de. O, "Gel" derse koşardım. Ama demeyecekti bu sefer. Boğazıma balık kılçığı gibi takılıp kalan "Seni özlüyorum " cümlesi yutkundukça canımı yakacaktı. Bir daha göremeyecektim onu. Bir daha uyumayacaktı yanımda. Bir daha kâbuslardan sıçrayıp da uykulu elimi uzatıp bulmayacaktım onunkini ılık yorganın altında. Bendeki kitaplarını ne zaman, nasıl verecektim? Diş fırçasını çöpe mi atacaktım? Buzdolabının üzerine yazıp bıraktığı notu yırtacak mıydım, yoksa şahsi kalp kırıklıkları tarihimin nadide parçalarından biri olarak, her taşınmada başıma bela olan hatıra kutularından birine mi saklayacaktım? Nasıl olacaktı her sey?