"Bahsettiğimiz Latince şiir şöyle başlar: "Çiçek, çiçeğimi kopar. Çünkü çiçek aşkı temsil eder". Şiirin özne sesi, aşkına armağanını kabul etmesi, duyularıyla fiziksel olarak etkileşim kurması için yalvaran adamın sesidir: "Çiçeği kokla, en tatlı Flora, her zaman güzel kokulu! Çiçeğe bak Flora! Onu görünce gülümse bana! Çiçeğe iyi konuş! Sesin bülbülün şarkısı. Çiçeği öp! Senin o kırmızı gül ağzına çiçekler yakışır". Bu Latin aşığı, çiçeğin biçimini veya dış güzelliğini daha endişeli bir kelime olan figura ile karşılaştırır. Son beyitteki bu güzel kokulu şarkıya acı ve melankolik bir nota getiren ve tesadüfen bunun neden Carmina Burana, el yazmasında illüstrasyon almış birkaç şiirden biri olduğunu açıklayan da aslında görsellerde kullanılan terimdir. Zevk, her zaman tehlike olasılığıyla yüklüdür ve amacı nihai olarak ulaşılamazdır. Bu şekilde, Şarkıların Şarkısı / Ezgiler Ezgisi'nde anlatılan kır çiçeği ve damadın öpücüğü, ilahi şeylerle iç içe geçmenin daha yüksek bir âlemine taşıyabilecek görünür ve deneyimsel işaretlerdir. Orta Çağ aşk sanatının hem sözlü hem de görsel kayıtlardaki en önemli ironisi işte bu şekildedir. Aşık için görüntü bir yandan sadece boş bir illüzyon gibi görünüyor. Her zaman yakalanması zor bir arzu nesnesi ama öte yandan bu boşluk, o arzunun inşasında vazgeçilmez bir dayanak işlevi görüyordu. İmge olmadan da aşk var olamazdı..."
Ecevit, Kemalizmin sınıfsız, kaynaşmış soyut halk anlayışının yerine halkı, sınıfsal karakteri, ortak çıkarları ve demokratik talepleri olan politik bir özne olarak tanımladı. “Halk”, daha çok fikri ve bedensel emeğiyle yaşamını kazanan ve devlet yönetimine yeterince ağırlığını koyamayan insanların toplamıydı. Halk, sadece mülkiyet veya üretim araçları sahipliğine göre sınıflandırılmıyor; küçük üreticiler, esnaf, sanatkâr ve orta halli çiftçiler de halk tanımına dahil ediliyordu. Ecevit, ezen/sömüren hegemonik güçlerin dışında yer alan toplumsal kategorileri, politik gücünün kaynağı olacak kesimler olarak kodlamıştı. Halk kesimlerinin kitlesel seferberliğiyle gerçekleştirilecek olan toplumsal değişim, Demokratik Sol’un halkçı bir düzen kurma hedefiydi. Bu halkçılık anlayışı ki popülizm olarak da okunabilir. Halk artık soyut, edilgen bir kitle olarak değil irade sahibi ve etkili bir güç olarak görülüyordu. Halkın değerlerine, ihtiyaçlarına ve isteklerine dolaysız bir yaklaşım sergilenerek parti ve halk arasındaki politik bağlantı doğrudan Ecevit’in kişiliği üzerinden kurulmaya çalışılıyordu. “Halkçı Ecevit”, Türk sağının 1950’lerde Adnan Menderes ile başlayan popülist liderlik anlayışını devralmıştı.
Çıplak hacakları toza toprağa bulanmış, ağlayan bir çocuk gördüm. Eğildim.
"Neyin var?" diye sordum.
Cevaplamadı. Yüzündeki tozla karışmış göz yaşlarını silerken kendi gözyaşlarıını siliyormuşum gibi hissettim.
Bir insana sığınmak, bir insana tam bir güvenle sığınmak, uzun sürmüş bir gemi yolculuğunda çokça sallandıktan sonra nihayet karaya ayak basmak, her biri yabancı sayısız sokak arasında kaybolmuşken girdiğiniz daracık sokakta ansızın denizle karşılaşmak, boşlukta gözü kapalı sağlam bir göğse yaslanmak, beklenmedik bir el tarafından, dü
şecekken kaldırılmak, ağlayacakken avutulmak, çalkalanacakken durulmak; İnanmak, emniyet, sadakat, herhalde ancak bir başkasının avucundan su içmektir.