• Özür dilemek bir erdemdir, illa özür dileyecek sözü sarf etmemek daha büyük bir erdemdir.
  • Evet, aklıma geldikçe utandığım pek çok şey var. Zaman zaman hayatım
    pişmanlıklar, yanlış kararlar, düzeltilemeyecek hatalarla dolu gibime geliyor.
    İnsan geriye bakarsa böyle bir sorun doğuyor. Kendini olduğun gibi görüyor,
    dehşete kapılıyorsun. Ancak özür dilemek için çok geç artık. Onu biliyorum.
    Olanları anlatmanın dışında, her şey için çok geç
  • ERMA BOMBECK´TEN KANSERDEN ÖLMEDEN ÖNCE YAZDIKLARI
    "Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer;
    Hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim..
    Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım..
    Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim..
    Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim..
    Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım.. Yerler leke olacak diye korkmazdım.. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım.. Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım..
    Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim..
    Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum..
    TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu garantilidir denilen hiçbir şeyi satın almazdım..
    Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim.. Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir şey..
    Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "Önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim.. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim..
    Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..
    Dikkatle bak.. Gerçekten gör.. Yaşa.. Vazgeçme..
    Küçük şeyler için şikayet etmekten vazgeç..
    Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi..
    Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım..
    Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah'a şükredin..
    Tek bir hayatınız var ve bir gün sona eriyor.. Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz.."
  • Akşamın iş dönüşü kalabalığı yürümeyi zorlaştırır , kimi zaman yürümeyi büsbütün önler , birilerine çarpmadan , özür dilemek zorunda kalmadan ulaşamazsınız kendi tenha sokağınıza ve düzenli yürüyüşünüze , eve dönerken yapmayı kurduğunuz işleriniz , alacağınız öteberiniz varsa bunun yarısını bile başaramadan eve döndüğünüz zamanlar olur çoğu kez, çünkü akşam kalabalığı en çok unutmayı bileyler , düşünceyi önler , kararı sürüncemede bıraktırır .
  • Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.

    Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,Kendi yolumu çizdiğimde anladım.

    Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat,okuyarak,dinleyerek değil..
    Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..

    Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
    Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım…

    Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
    Neden hiç ağlamadığını anladım..

    Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
    Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım..

    Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
    Çok acıttığında anladım..

    Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
    Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

    Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
    Yüreğini elime koyduğunda anladım…

    ”Sana ihtiyacım var, gel ! ” diyebilmekmiş güçlü olmak,
    Sana ”git” dediğimde anladım…

    Biri sana ”git” dediğinde, ”kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,
    Git dediklerinde gittiğimde anladım..

    Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
    Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım…

    Özür dilemek değil, ”affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
    Gerçekten pişman olduğumda anladım..

    Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş, Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
    Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım…

    Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
    Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım…

    Sevgi emekmiş,
    Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar

    sevmekmiş…
  • https://youtu.be/-dlJ1S4GHM8

    Allah'ım, bu nasıl bir şarkıdır? Sabahın bu saatlerinde bilmem kaçıncı defadır dinliyorum. Ve sürekli düşündüğüm bir tek şey var ki, sözlerini yazanın kim bilir neler yaşadığı. İçimi bir tuhaf ediyor bu müzik, en içime, sanki kalbimin tam üzerine dokunup duruyor. Sanki, işaret parmağıyla, kalbime kalbime vurarak sarsıyor beni. Bilmediğim bir suçluluk duygusunun ağırlını duyumsuyorum üzerimde. Başımı önüme eğdiriyor bu şarkı.
    Evde kimse yok. Bilgisayardan dinliyorum son ses. Sandalyenin üzerindeyim bağdaş kurmuş bir vaziyette. Gözlerimi kapatarak dinliyorum.

    Affetmemeyi her zaman haddim olmayan bir davranış biçimi olarak görmüşümdür. "Ne affedeceğim, seni Allah affetsin!" sözleri hep büyüklük taslamak (bu kelimeyi kullanmak istemedim lakin silip bir başkasını yazmak istediğimde, bulamadım) olarak bulmuşumdur. Bir özrü kabul etmemeyi, bir pişmanlığı görmezden gelmek ve kalbinin kapılarını kapatmak olarak görmüşümdür. Affetmemek bir vicdansızlıktır sanki benim için. Kırılsam da, üzülsem de, bana bir adım gelene beş (!) adım gidebiliyorum ben uçarak ve gözlerimde yaşlarla. Hatasını anlamış ya, pişman olmuş ya, olsun. Hissetmişsem acısını içimde, olsun. Barışırım ki. Ben de özür dilerim, neden olduğunu bilmesem bile, üzgün hissetmesin diye daha fazla kendini.
    Hem özür dilemek erdemdi ya hep, erdemli bir davranışı nasıl kabul edip de içerisine almaz ki insan. Özür dilemek çekingen bir misafirdir. Kırılgandır, sanki bir dokunuşta yıkılıp paramparça olacakmış gibi, sanki bir üfleyişte savrulup toz olacakmış gibi, ya da bir kuş misali ürküp kaçıverecekmiş gibi uçup. Sarı yumuşak tüylü minik bir civcivin küt küt atan kalbi gibidir heyecanı. O minik şeyin kalp atışlarındaki korku ve heyecanın sesleri nasıl duyulursa onu tutan ellerden, özür dilemek için gelen insanın hisleri de öyle duyumsanır.

    Hep dedim ki ben, o kibirli sözün aksine: "Allah bile affediyor, affedebiliyorsa kullarını, yaptığı onca hataya rağmen, affetmemek kimin haddine." O büyüklük ve yücelik dahi yüzünü çevirmiyorken, ben kim olacaktım da affetmeyecektim benden pek de farkı olmayan bir başka kulu? Her insan biriciktir, farklıdır özeldir, ve lakin, temelde aynı duyguların esirleridir. Tüm kutsal kitaplar (?) o yüzden insanlardan birbirlerinin kardeşi olarak bahseder. Kardeşler benzer duyguları hisseder. Birbirine düşman kesilmiş kardeşlerin düyası da olsa burası, bu böyledir. Evet, nefret ediyoruz birbirimizden, fakat gerçeği değiştiremeyiz; biz kardeşiz. Maalesef (!).

    Aynı duyguları ve benzer duyguları paylaşıyoruz. Farklı biçimlerde. Ve farklı tepkiler veriyoruz, hepsi bu.

    İşte bu yüzden, genellikle affetmişimdir. Evet, düşünüyorum, düşünüyorum da, genellikle demek belki yanlış olur, ben affetmediğimi hatırlamıyorum, hatırlayamıyorum.

    Fakat bir tek, bir tek hiçbir şey yapmamasına rağmen kalbi kırılmış, durup dururken itilip yere düşürülmüş, incitilmiş birinin affetmeyişini, affedemeyişini büyüklenmek olarak göremem. Çünkü bilirim onun halini, kalbi büyüklükten değil, kalbi kırılmışlıktan affedemez o. Çünkü en büyük yarayı kırılan kalp alır.

    Bu sene hiç yoktan yere bir sınıf arkadaşımla tartışmıştım. Benim için pek de önemi olmayan bir insan. Ama sanırım, hayatımdaki ilk affetmek istemediğim insan. Hani derler ya, dost kazığının acısı bir başkadır diye, insan en çok sevdiği yerden kırılır diye. Bu doğru, en büyük yarayı en sevdiklerinden alır insan. Ama kendi adıma konuşmam gerekirse, bir kerede silip atamıyorum ben sevdiğim insanları. Sevdiğim insanların kredileri yüksek oluyor bende (bir dizide duymuştum bu sözü, sonra da bir daha çıkaramadım hayatımdan, neden'imi anladım).

    Ama işte, insanız ya, çelişmezsek olmaz. Elif'im ya ben, şimdi, buradayken, burayı savunuyorken, farkında olmadan orada, tam karşıda duruyor olduğumu, ne araya o tarafa geçtiğimi anlayamadan edemezsem olmaz. Yapamam. Her zaman ki gibi yine tam karşımdayım. Yine bir şeye şudur veye budur diyemiyorum. Şu veya bu, işte o odur diyemiyorum. Çünkü her seferinde gördüğüm şeyi hem şuna, hem buna, hem de ona benzetiyorum. Sanki her şey, onca farklılık, hepsi aslında aynı şey. Hiçbir şeyin ayırdına varamıyorum.

    (Ne çok döküldüm bugün, yalnızca bir şarkı üzerine.)

    Dedim ya hani, yukarılarda bir yerde, kalbinde yarası olan affedemez, anlarım diye. Sanki affetmek meseleyse, ortada bir kırılmışlık söz konusu değilmiş gibi (!). Kalbi kırılan küsmez mi ki ya zaten? Kötülüğün hangi biçimi olursa olsun, hepsi yara açmaz mı yürekte? Kanatmaz mı sanki? Kurşunun türü ya da çıktığı silah hangisi olursa olsun, hepsi, hepsi... Öldürmez mi?

    Sonra, dedim ki, sevidiğim insanların kredisi yüksek olur bende. "Öyle mi?" diyorum şimdi. Çok ama çok sevip de, hiç beklemediğim bir darbesiyle karşılaştıktan ve kalbim paramparça olduktan sonra soğuduklarıma ne demeli?
    Bir başka şarkı sözü vardı: "Kırılan kalp, tekrar sevmez diyorlar."
    Bu cümle de her hatırladığımda içimi sızlatanlardandır.

    Belki sonraları iyileşir, belki soğukluk iyi gelir, belki mikrobu da ölür kalbin ama, donmuşluk diğer sevme yetilerini de öldürür. Buz tutar belki. Buzdan bir kaya kadar güçlü olur. Çatlaması da kolay olur belki ama, sabit olur, durur öylece. Ümitlere, heyecanlara kapılmaz en azından. Sevmeyi unutur, ısınmayı, içini açmayı.

    Belki, belki bir gün iyileşir. Erir içinin buzları. Ya da, onca soğuğa ve buza rağmen, güçlüğe rağmen bir tohum düşer gökten de, ya da onun nasibi onun kalbinin hiç göremediği, henüz denk gelemediği yerindedir de, zamanı, günü gelir de artık, incecik, hem zayıf, hem cılız, fakat bir o kadar da güçlü ve inançlı, umutlu bir filiz uzanır yukarılara. Hapis kaldığı buzdan zindanı sıcak bir güneş ışığının hasretiyle çatlatır en sonunda topladığı tüm gücüyle. Buzdan kaya çatlar. Çatlaktan bir ışık düşer karanlıklara. O küçücük ve bir'icik ışıkla, inancı tazelenir, güçlenir yeşil filiz. Kan damlamaya başlar kalpten. Giderek büyür filiz. Çiçek açar. Kalpten akan kan ile renklenir çiçeği. Temiz kokular sarar kalbi. Artık o katı buz kütleleri çiçeğin besleneceği bir su kaynağı olmuştur. Onca yaşanmışlık, onca acı, onca buz ve kırılmışlık, hepsi, gelecekte açacak olan o çiçeğin kıymetini daha iyi anlayabilmek, besleyebilmek içindir onu. Kalp artık anlar. Şükreder. Geçmişteki buzuna, soğuğuna, kırıklarına, acıları ve üşümüşlüklerine bile.

    Bazen Allah dert verir kullarına ki, dertsiz oldukları günde şükredebilsin diye, daha iyi anlayabilsin diye sahip olduklarının değerini. Daha çok sevebilsin diye, dert verir. Kötüsünü verir. Daha çok sevebilelim diye Gerçeğimizi.

    Konu neydi? Affetmek. Hayır, sapmadı konu. Konu kalpti.

    Ve yazım bitti. Sabah kalmadı şimdi.
  • Hani insan kötü bir düş görür de,
    düşteki olayı özler,
    ama bunun düş olmasını ister ya;
    o durumdayım ben de, özür dilemek istiyordum,
    ama ağzımı açamıyordum,
    ve özür dilemeden, dilemiş oluyordum.