Geceleri yatağa uzanır ama uyuyamazdım, nefret edecek bir sürü şey gelirdi aklıma ama en sonunda yine kendimden nefret ederdim. Geceleri çok düşünmekten gündüzleri başım ağrırdı. Gece vakti odanın karanlığıyla yalnız kaldığımda, zihnim durmaz, bir şeyler hep patlak verir gibi olurdu. Küçük kırgınlıklar, söylenmemiş sözler, hatalar hepsi birbirine karışır, içimde bir düğüm olurdu ne yaparsam yapayım çözülmezdi. Kafamdan geçenler önce yabancıydı, sonra yavaş yavaş bana dönüp durur, yüzüme bakarken daha da ağırlaşırdı; en sonunda kendimi suçlayıp küçük düşürürdüm. Sabahları gözlerimi açtığımda başımın içinde hâlâ o uğultu kalır, derslere, işe, insanlara odaklanmak bir eziyete dönüşürdü. Günün ortasında bile yorgunluktan sanki bir taş taşırmışım gibi hissederdim; gülümsemek zor, nefes almak sahte gelirdi. Yine de bazen en beklemediğim anda, tost kokusunda, birinin şakasında ya da pencereden sızan güneşte, o düğüm biraz gevşer; yarım bir rahatlama, küçük bir izin gibi. İşte o anlarda anlarım ki her geceyle birlikte sadece karanlık gelmiyormuş; küçük umut kırıntıları da saklanıyormuş. Onları bulup tutmak zor ama imkânsız değil.