• “Bir edebiyat eserine siyaset sokmak, bir konserin ortasında tabanca çekmek kadar kaba bir şeydir.”
  • Yılda yalnızca bir kez gördüğümüz ve en önemli sorunlarımız hakkında hiçbir şey bilmeyen bir insana, arada kan bağları olsa da, yabancı denilebilir.
  • Marie-Henri Beyle, nam-ı diğer Stendhal; Grenoble’de, 23 Ocak 1783 tarihinde, burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi Hanriette Gagnon 1790 yılında, Stendhal henüz yedi yaşındayken vefat eder. Stendhal; softa, disiplinli, muhafazakâr, yobaz kimseler olan teyzesi ve avukat babası Cherubin’in etkisi altında büyür.

    1796’da Grenoble’de bir okulda geleneksel kilise eğitimi gördüyse de, 30 Ekim 1799 tarihinde askeri okulun giriş sınavına katılmak için Paris’teki Savaş Bakanlığı’na başvurur. Ertesi yıl ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya’ya gider. Bu seyahati sırasında Dimenico Cimarosa ve Gioachino Rossini’nin müziğini ve Vittorio Alfieri’nin eserlerini tanıma fırsatı bulur.

    1814 yılında, Napolyon’un düşüşünden hemen sonra Milano’ya yerleşir. Ertesi yıl Parma’yı ziyaret eder ve bu seyahati, üçüncü romanı olan Parma Manastır’ına ilham kaynağı olur. 1839’da Parma Manastırı’nı yazmayı bitirdikten kısa bir süre sonra, gençliğinde çıktığı İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi hastalığı nedeniyle sağlığı bozulur. 1841 yılında geçici bir felce uğrar. Bir gece, Paris sokaklarında yürürken bayılıp kaldırım kenarına başını çarpar ve birkaç saat sonra, 1842 yılının 23 mart gecesi yaşamını yitirir.

    Parma Manastırı: “La Chartreuse de Parme”

    Margaret R. B. Shaw’ın önsözü (Çeviri: Roza Hakmen) renk katmış romana. Bununla birlikte, Samih Tiryakioğlu’nu, başarılı çevirisinden ötürü rahmetle anıyorum. Harikulade bir çeviri yapmış, neredeyse hatasız. Samih Bey eski toprak olmasına rağmen, sanırım romanı okuyan hemen herkesin metni idrak etmede zorlanmasını engellemek adına, şu birkaç istisna hariç hemen hiç eski ya da nadir kullanılan sözcük kullanmamış çeviri eserinde: “Baş mültezim” (vergi toplayan tahsildarların başı), “delişmen” (güçlü, sağlam yapılı), “Maiyet Birliği” (alt kademedekiler birliği). Can Yayınlarını da, edisyonun kalitesi ve kitap seçimindeki isabetli kararları nedeniyle kutluyorum.

    İtalya’da, genelde de Parma’da geçen; savaş, tutku ve siyasal maceralarla dolu sürükleyici bir öyküsü olan Parma Manastırı, yazarın psikolojik ve siyasal konularda derinlemesine yaptığı inceleme ve betimlemelerle dolu. Romanda, özgürlük âşığı genç İtalyan aristokrat (aklı ve ruhu Jakoben olan) Fabrizio del Dongo’nun yaptığı serüvenler çerçevesinde, Stendhal, kendine özgü “Mutluluğu Yakalama” mottosunu irdelemektedir. Ayrıca yazar, okuruyla romanın farklı yerlerinde (otuz kereden fazla) iletişim kurar: “Okurun şunu bilmesi gerek ki…” gibi. Bu inceliğin okuyucuda uyandırdığı ise: “Acaba yazar benimle ne zaman-nerede-nasıl konuşacak?” beklentisidir. Beğenilme kaygısından kesinlikle uzak, bağımsız ve düzensiz bölümlerden oluşan roman, 4 Kasım – 26 Aralık 1838 tarihleri arasında 52 günde yazılmıştır. 1840’da Balzac’ın, “Revue Parisienne” dergisinde kaleme aldığı, geniş yankı uyandıran makalesinde, Parma Manastırı’nı bir başyapıt olarak göklere çıkarması, yapıtın geniş bir okur kitlesi tarafından beğenilmesini de sağlamıştır.

    Bana hep ilginç gelen bir meseledir; Balzac, İnsanlık Komedyası adıyla oluşturduğu yazı serisi ve diğer tüm romanlarıyla beraber neredeyse yüzden fazla eser yazmış. Birkaç tanesini hemen herkes bilir. Gel gör ki, Stendhal tüm hayatı boyunca sadece beş roman yazmıştır. Kızıl ve Kara dâhil bu beş şaheserini edebiyatseverler içinde neredeyse bilmeyen yoktur: Nicelik değil, her zaman nitelik önemlidirin ispatı gibi bir şey bu da…

    Romanın Hikâyesine Gelince

    Eserde, Kralcı parti ile Liberallerin partisi arasındaki siyaset oyunları; bin türlü saray entrikaları; Voltaire ve Rousseau’dan bihaber burjuvaların hayatları ile ilginç bir aşk hikâyesi anlatılmış. Bu arada romanın dört önemli karakteri var: Genç aristokrat Fabrizio del Dongo, onu kara bir sevdayla seven halası Sanseverina Düşesi Angelina Cornelia Isolo Valserra del Dongo, Düşesin sevgilisi ve Parma Başbakanı Kont Mosca, son olarak da General Fabio Conti’nin güzeller güzeli biricik kızı Clelia. Düşesimiz, yedi kocalı Hürmüz gibidir: İlk kocası rahmetli General Pietranera’dır. İkinci kocası ise kendisinden 30 yaş büyük bir düktür. Dükten boşanıp Perugia’da, sevgilisi Başbakan Kont Masco ile evlenip Kontes Mosca della Rovere adını alır (sf. 564).

    “Bir edebiyat eserine siyaset sokmak, bir konserin ortasında tabanca çekmek gibi kaba bir şeydir.” (sf. 482)

    Fabrizio eserin başında, babasından habersiz, annesi ve halası Düşesten aldığı bir miktar para ile Fransa’ya Fransız ordusunda asker olup onlar adına savaşabilmek için yolculuk eder. Çetin bir yolculuk, trajikomik savaş anıları, bolca kahkaha, az ürperti, biraz hapiste, birkaç yaralanma ve bir sürü insanın merhametiyle bu yolculuğu kazasız belasız tamamlayıp gizlice Parma’ya döner. Parma’da kaçak hayatı yaşar. Bir gün davetlere katılan bir aristokrat, ertesi gün ise Prens Ranuce Ernosto’nun köpeklerini peşine taktığı bir suçludur. Fabrizio’dan, Düşesin isteğiyle bir baltaya sap olması adına manastırda din eğitimi alması istenir. Kendisine platonik aşk besleyen biricik Halasının sözünü dinler ve bir gün tam da Parma Başpiskoposu olmak üzereyken, takıldığı kenar mahalle kızlarından birinin dostunu bir düelloda öldürür. Can düşmanı ve Halasına cinsel istekler duyan Parma Prens’i, onu hapse atmaya karar verir. Kaçak hayatı son bulup tutuklanır ve Parma zindanlarına konur. Prens’in maşası birçok kişi tarafından zehirlenmek istenen Fabrizio, Parma Hapishanesi komutanı General Fabio Conti’nin, hücresinin hemen bitişiğindeki kuşhanede piyanosuyla sevgili Fabrizio’suna besteler düzen kızı Clelia, Farnese Burcu’ndaki Mermerli Kilisede Fabrizio’ya ilk defa ilanı aşk eder: “Ah, biricik sevgilim benim. Ben de seninle öleceğim” (sf. 413-414-523). Kahramanımız kelle koltukta hapis hayatından yine Düşesin tezgâhladığı bir kurtarma operasyonuyla, “Cesaret, tehlikenin, ne kadar korkunç olursa olsun, en ufağını seçmeyi bilmekten ibarettir. Tehlike, akıllı adamı dahi yapar!” felsefesi doğrultusunda, başka bir deyişle “Prens’in merhametinden kaçındığından” hapisten tüyer (sf. 470).

    “İtalya’da öç almaktan duyulan ahlaka aykırı mutluluk vardır. Diğer ülkelerde ise; insanlar bağışlayıp unuturlar” diyen Düşes; ozan, yiğit ve hafif çatlak aşığı Dr. Ferrante Palla’nın Prens’e düzenlediği suikast girişiminin de azmettiricisidir!

    “İnsanın en muhtaç olduğu şey kendisini bağışlamasını öğrenmesidir.” (sf. 207)

    Fabrizio kara sevda içerisinde şu felsefededir: “Cizvit eğitiminin başarısı da budur. Gün gibi apaçık şeylere dikkat etmemek alışkanlığını uyandırır insanda. Herkes mutsuz sanırken ne kadar mutluydum ben! Şimdi ise kaderim ne kadar da değişti! Hayır, değiştiğimi hiç görmeyeceksiniz. Ey bana sevmesini öğreten güzel gözler (sf. 557). Karşılık görmeyen bir sevginin insan ruhunda uyandırdığı mutsuzluk, dikkat, hareket isteyen her şeyin korkunç bir angaryaya dönüşmesi gibi bir sonuç yaratır (sf. 569).”

    “Spoiler” verip kimsenin hevesini kaçırmak istemem. Roman ilginç sonuçlarla bitiyor. Bu 592 sayfalık eseri, Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa yerleşkesindeki kütüphanemizde üç oturumda okudum. Satırları öyle bir hızla ve heyecanla okuyorsunuz ki, tarif edilmez yaşanır diyorum size. Sadece 52 günde yazılan bu romanın aslında 1000 sayfa kadar olduğunu ve yayıncısının ricasıyla yine Stendhal tarafından yaklaşık 600 sayfaya indirildiğini biliyorsunuzdur. Romanın üslubu o derece narin ve kurgu o derece masif-sağlam ki tarifi zor. Okumanız dileğiyle…

    Süha Demirel, 1 Ocak 2014.

    ***

    Dizgi hataları: (sf. 184) “öğenmiş” doğrusu “öğrenmiş”; (204) “yontu günleri” doğrusu “yortu günleri”; (209) “karışlaştığı” doğrusu “karşılaştığı” (sf. 286) “sürdüğü” doğrusu “sürdürdüğü”.

    Çeviri hatası: (sf. 216) “dükün çok hoşuna gitmiştir” değil “kontun çok hoşuna gitmiştir” olmalıydı.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Stendhal
    Parma Manastırı
    Çev: Samih Tiryakioğlu
    Can Yayınları
    592 Sayfa
  • "Aşk kayıtsız gözlerin göremediği ayrımları bulup çıkarır ve onlardan bitmez tükenmez sonuçlar elde eder."
    Stendhal
    Sayfa 388 - Engin Yayıncılık
  • Yalnızlık sayesinde, mutluluğa erişemese de, en azından, çok acı veren duygulardan kaçınabilmişti.
    Stendhal
    Sayfa 331 - Engin Yayıncılık
  • Tutkulu bir yürekte, aşk en ufak bir farkları bile abartma eğilimi gösterir ve bunlardan en gülünç sonuçları çıkarır.
    Stendhal
    Sayfa 284 - Engin Yayıncılık
  • Yaşlılık, diyordu kendi kendine, her şeyden önce, artık böyle tatlı çocukluklar yapamamak değil midir?
    Stendhal
    Sayfa 144 - Engin Yayıncılık