• 33) DOKUZ DOĞURMAK

     Çengeloğlu Tahir Paşa (ö. 1851), Osmanlı bahriye teşkilâtının ıslahı için gayretle çalışmış bir amiraldir. Kaptanıderya olduğu dönemde Bahriye Dairesi, Kasımpaşa'daki Divanhane (Şimdiki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı) binasında bulunuyordu. O sırada, padişah iradesiyle bütün Kasımpaşa ve Galata havalisinin asayiş görevi kendisine verilmişti. Acımasız ve tavizsiz bir kişiliğe sahip olan paşa, işe, gece fenersiz sokağa çıkma yasağıyla başladı. Yasağın kontrolü için özellikle zifiri karanlık gecelerde çavuşlarıyla sık sık kendisi de teftişe çıkıp suçluları cezalandırıyordu. Onun yine böyle teftişe çıktığı gecelerden birinde, yasağa uymayan yirmi kadar adamı toplayıp huzuruna getirmişler. Bizzat kendisi sorgulamaya başlamış:

     

     — Bre söyle, emrimin rağmına fenersiz olarak niçün sokağa çıktın?

     

     — Paşam, bendeniz tütün tiryakisiyim. Baktım tütünüm kalmamış, bir fişek ayınga almak iktiza ettiydi...

     

     Paşa adamın sözünü kesip gürlemiş:

     

     — Vurun buna elli değnek!

    İkinci adamı alıp yine sormuş:


     — Bre haylaz! De bakalım, niçün fenersiz sokağa çıktın?

     

     — Paşa hazretleri, ne yalan söyleyeyim, ben akşamcıyım. Bizim Panayot'un meyhanesinde bir iki tek atmadıkça uyuyamam.

     

     — Vurun buna altmış sopa!

     

     Böyle böyle, Kasımpaşa ve Galata'nın ayak takımından hezele güruhu lâyıkıyla cezalandırmaya başlar. Sıra onuncu adama gelince, paşa ona da sorar:

     

     — Gel bakalım herif! Sen niye sokağa fenersiz çıktın? Adam titreyerek anlatır:

     

     — Paşa hazretleri! Karım hamile idi. Sancıları tuttu. İki sokak ilerimizde bir ebe vardı. Onu çağırmaya gitmem iktiza etti. Ancak, feneri gündüzden komşu ödünç almıştı. Mecbur kaldım, fenersiz çıktım... Sonrası malûm, çavuşlarınız beni derdest edip huzur-ı âlilerinize getirdiler.

     

     Paşa, adamın hâlinden doğru söylediğine kanaat getirip bunu tahkik için hemen, adamlarından birini zavallının tarif ettiği adrese göndermiş. Bir çeyrek kadar sonra haberci, soluk soluğa gelip kadının gerçekten doğurmak üzere olduğunu haber vermiş. Paşa, sakalını avucuna alıp bir yandan emrinin çiğnendiğine öfkelenirken diğer yandan, adamın hâline acımış. Sonunda, adamı affeder tarzda paylamış:

     

     — Seni bu kez affediyorum. Fakat karın olacak o densize söyle; bir daha gecenin böyle olur olmaz vaktinde doğurmasın.

     

     Zavallı adam sevinçle evine koşmuş ve doğruca yatak odasına dalmış. Bakmış ki bir bebek ağlıyor. Yüreğine sular serpilmiş ve karısına şefkatle yaklaşıp sormuş:

     

     — Aman karıcığım. Geçmiş olsun, neyimiz var? Kadın, adama hiç yüz vermeyerek sitem etmiş:

     

     — Efendi, ne kadar da rahatsın. Güya ebe aramaya gitmiştin. Desene ki arkadaşlarınla keyfe çıktın da şimdi utanmadan gelmiş, hâlimi soruyorsun!?

     

     Adamcık çaresiz, cevap vermiş:

     

     — Hatun, hatun! Sen burada bir doğurdunsa, sorguda sıra gelinceye kadar ben dokuz doğurdum.

     

     Bu deyim, dilimizde, sonucu merakla beklenen uygulamaların tedirginliğini bildirmek üzere kullanılır.
  • İnönü Mustafa Kemal'in önüne bir dosya koydu ve;
    Paşam bu listede adı geçen kişilerin derhal tutuklanıp cezalandırması lazım.
    Bunu neden yapalım?
    Çünkü paşam bunlar vatan haini.
    Suçları?
    Bunların hiç biri bizden değil.
    Biz kimiz?
    Türk milleti.
    Mustafa Kemal İnönü'nün bu söylemi üzerine elini masanın üzerine koymasını ister. İnönü paşanın dediğini yapar ve elini masanın üzerine koyar. Mustafa Kemal masanın altından çıkardığı bir bıçağı İnönü'nün elinin üzerine koyar.
    Şimdi söyle bana. Hangi parmağını kesersem diğerinden daha az acı çekersin?
    Paşam öyle şey mi olur? Hangisini kesersen büyük bir acı çekerim.
    İşte bu milletin hangisini kesmeye kalkarsan aynı acıyı çekeriz. Vatan bir bütündür ve bu vatanın evlatları bellidir. Türk, Arap veya Kürt halkı değil eskiden beri yaşayan Anadolu halkıdır.
    W. Grace Tugend
    Sayfa 145 - Optimum Kitap
  • Enver Paşa şöyle demiştir Mersinli Cemal Paşa'ya:

    Paşam, bütün ef'âlimin [eylemlerimin] hesabını vermeye hazırım. Biz Turan
    yapmak istedik, viran olduk. Bizim asıl mes'uliyetimiz, Sultan Hamid'i
    anlamamak ve Siyonizme alet olmaklığımızdır. Acıdır, fakat hakikat bu!
  • "Serin ve gölgeli bir çeşme görünce.İçim "Ohh" dedi."Takıl buraya" dedi bir tarafım."Tamam paşam"dedim diğer tarafıma ,"seni mi kırıcam?"."
  • Garson, dedim, bana biraz sabır ver!
    Allahtan isteyeceğinizi benden istiyorsunuz, paşam, dedi.
    Öyleyse bir allah ver! dedim,
    Gitti, bi daha da gelmedi...
    Can Yücel
    Sayfa 25 - 1972 Yazı
  • Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz Atay’ın tiyatro eseri. Kısacık toplamda 108 sayfa ama her bir sayfası dolu dolu. Tehlikeli Oyunlar eserine oldukça benziyor ama daha çok içinden bir bölüm gibi… Hani deseler; “Oyunlarla Yaşayanlar, Tehlikeli Oyunlar’ın yayınlanmayan bir bölümüdür, ilk kez iletişim yayınlarından okurun beğenisine sunulmuştur.” Vallahi inanırım… Aynı sorgulamalar, eleştiriler, hicivler, şakalar… Tam bir Oğuz Atay kitabı öyle ki okuyanlar bilir bu adamın nasıl şahsına münhasır bir anlatımı olduğunu ya da bütünüyle kendine özel bir dünyası olduğunu. Ben çok keyif alıyorum bu herifin kitaplarının dünyasında solumaktan, gerçekten öyle diyaloglara denk geliyorum ki arada bir espri de ben patlatayım istiyorum, bir eleştiri de ben yapayım istiyorum hatta üstatlar; “Ben gelecekten geliyorum çok değişen bir şey yok yine insanlar yalnız, yine yarım, yine rezil hayatlar sürüyorlar bunlardan biri de benim hayatımdır.” Demek istiyorum ama olmuyor okuduğumla kalıyorum işte.

    Kitabın genel hatları emekli tarih öğretmeni Coşkun Ermiş üzerine kuruludur. Bir şekilde erken emekliye ayrılan ve oyunlar yazmaya başlayan yani hayallerinin peşinden koşan bir aydının hikayesine şahit oluyoruz. Keman dersleri alır, okur, yazar. Yazar dedik lakin yazmak kolay iş değildir elbette. Ülkemizde elle tutulur garanti işler yapmak gerekir; öğretmenlik, memurluk, doktorluk gibi… İşte bu sebeple sanata yönelik meslekler şayet aileniz zengin değilse hayalperestlik olarak görülür. Önünüze ailenizden, arkadaşlarınızdan, çevrenizden engeller konur ve psikolojik baskıya dahi maruz kalırsınız. Coşkun Bey de bu baskılara maruz kalan kanlı canlı bir Oğuz Atay karakteridir. Bilmiyorlardı ki yanlış adama baskı yapıyorlar bilselerdi yapmazlardı elbet. Oğuz Atay karakterleri sonuna kadar gider, tutunamazlar ama olsun bir amaç uğruna feda ederler kendilerini. Kimi karakterleri gerçek benliği adına çoğu şeyden vazgeçer (Hikmet Benol), kimileri de Oyunlar yazmak adına. (Coşkun Ermiş) Soy isimlere dikkat edelim lütfen birisi Benol diğeri Ermiş. Birinin sonu kendi benliğini bulduğunda, diğerinin ise bir şeylerin farkındalığını insanlığa yansıttığında gelir.

    Coşkun Bey üzerinden devam edelim o zaman. Coşkun Bey tıpkı yaşamında olduğu gibi, oyunlarına da yarım kalmışlığını bulaştırır. Oyunların asla sonu gelmez, sonu gelmediği gibi karakterlere dahi acır kimisini işten çıkaramaz kimisini ise ölüme mahkûm edemez. Öyle ki bir zamansa sonra oyun ve gerçek iç içe geçer. Hani hep denir ya Oğuz Atay bilinç akışı yöntemini kullanır hangisi gerçekte oluyor hangisi zihninde yaşanıyor, ayırt etmek okur nezdinde zorlaşır diye, Coşkun Bey’in yaşamı da Oğuz Atay’ın anlatımı gibi karmaşıklaşır. Bu noktada bir örnek alıntı ekleyeyim de daha açıklayıcı olsun.

    Sayfa 40.
    “SAFFET: Bence hiç olmazsa bu sütçüyü kaldırabiliriz. (Kapı çalınır. Coşkun kalkar.)
    COŞKUN: Sütçü geldi galiba. Merak etme onu kaldırdığımızı söylerim kendisine. (Kapıyı açar. Servet ve Emel görünür.)”

    Çok değerli eleştiriler var kitapta hani belki hepsini burada açık edemem ama aklımda kalanlara değinmeden de asla geçebileceğimi zannetmiyorum. Örneğin, Saffet diye bir karakter var, bu da bir hayalperest benim gözümde lakin Coşkun Bey’e nispeten daha muzip. İşte bu Saffet sürekli bir yerlerden ya da birilerinden alıntı yaparak konuya dair fikirlerini söylerken hep unutuyor. Bu çabaları beni gülümsetse de daha çok düşündürüyor. Düşünürken aklıma hemen Bilge Karasu geliverdi. Karasu der ya hep anlamanın bir adım ötesi kavramaktır. Önce anlamak sonrasında kavramak hemen akabinde de fikir üretmek gelir. Saffet anlamadan alıntılamaya çalıştığı için hep unutuyor. Peki biz ne yapıyoruz, bir tartışma olduğunda gerçekten fikirlerimiz var mı yoksa alıntı düşüncelerle mi idame ettiriyoruz tartışma fasıllarımızı! Sorguluyor olmak kendi fikirlerimizin sahibi olmak yanlış dahi olsa bunu savunuyor olmak benim nazarımda alıntı bir düşüncenin savunulmasından daha değerli bir eylemdir. Kendi fikirlerimiz bizi eninde sonunda gerçeğe götürür ama alıntılar yanlışa da götürebilir.

    Az daha unutuveriyordum; günümüze dair çok güzel bir eleştiriyi es geçmekle ayıp etmiş olacaktım. Önce alıntıya göz atalım.

    Sayfa 58.
    “SAFFET(Okur): Ey nefer-i bihaber! Muharebeyi azamın bu şedit lahzasında bu denlu gaflet ve delalet ve hatta hıyanet içinde ne halt ediyorsun?
    COŞKUN: Düşman topçusunu gözlüyom paşam.
    SAFFET(Güler): Bu cahil nefer, paşanın sözlerini nasıl anladı?
    COŞKUN: Fakire yalnız son iki kelimesi yetti. Okumuş yazmış takımı genellikle halkın anlayacağı birkaç söz ederler nutuklarının sonunda.”

    Aslında alıntıyı yaptıktan sonra daha fazla değinme gereği duymadığımı fark ettim şu an!

    Eleştiriler, şakalar, hicivler derken keyifli geçen her bir sayfayı arattırır olur son sayfalarına doğru Oğuz Bey. Oyun birden dramatikleşir, olaylar ciddileşir, birileri ölür derken hayatın kendisiyle karşı karşıya kaldığımızı ivedilikle fark ederiz.

    Oğuz Bey sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Güldürürken ağlatan aynı zamanda düşündüren bir adamsın değerini bu kadar geç anladığım için senden defalarca özür diliyorum umarım beni affedebilirsin. Aa bir dakika sanırım mesaj geldi. Yoksa Oğuz Bey’den “Affedildin kardeşim.” Mesajımı dersiniz!

    Keyifli okumalar dilerim herkese.
  • Yaveri "Paşam, gelmişler" demişti. İstanbul limanı yabancı gemilerle doluydu. İşte o gün mavi göğün altında, masmavi Marmara'ya bakarak, “Geldikleri gibi giderler" dedi.