• Eğer bir yanınla bir şeyi sevmezsen, şiddetle nefret edemezsin ondan.
  • Çocuklar konusu ona acı veriyordu, özellikle de acı çekmiş, kötü muamele görmüş, büyüyemeden ölmüş çocuklar.
  • O sabaha kadar sadece vardın. Ama o andan itibaren var olduğunu biliyordun.
  • “Hiçbir şey kalıcı değil; kafandaki düşünceler bile. Kaybolanı aramaya kalkışarak boşuna zaman harcamamak gerek. Bir şey kayboldu mu gitti, gider.”
    Son Şeyler Ülkesinde kaybolan yalnızca nesneler değil, düşünceler, imgeler, idealar. Varolan hiçbir şeyin varlığının garantisi yok. Bugün olan şey yarın birden yok olabilir.
    Paul Auster bu distopik dünyada bizi her gün muhatap olduğumuz yıkımın toplulaştırılmış bir sunumuna götürüyor. Anna Blume isminde genç bir kadının arkadaşına yazdığı bir mektuptan; onun ismi hiçbir şekilde zikredilmeyen ancak girenlerin mutlak bir kayboluşa mahkum olduğu çökmekte olan bir ülkede yaşadıklarını öğreniyoruz. Bir süre önce bu adı verilmeyen ülkeye gelen ve ortadan kaybolan abisi William’ı aramaya gelen Anna, bir arayış hikayesinin kaybolan öznesi oluyor. Auster’in çizdiği yıkım içindeki ülkede yaşam mücadelesi veren insanlar aslında süratle çöküşe geçmiş olan dünyamız içinde yaşam amacını arayan insanın bir prototipi oluyor. Dünyaya gelme amacının peşinde koşmakta olan insanın dünyanın yıkıcı zorlukları ve hayat gailesi içinde yaşam amacını unutup kaybolmama gayretine düşmesi benzeri Anna da abisini aramak için geldiği bu son şeyler ülkesinde asıl amacından koparak sadece hayatta kalmanın çaresine bakmaya başlıyor.
    Yıkım içindeki bir dünyada hayatta kalmanın başlıca kuralı, gereksinimlerini en aza indirmek, arzularını bastırabilmek, açlığını kendini terbiye edebilecek şekilde kabullenmek. Alışkanlıklara yer yoktur bu dünyada. Çünkü alışkanlık körlüğe neden olur. Körlük ise bilinmezlerle dolu bu ülkede nereden geleceği belli olmayan tehlikelere açık hale getirir insanı. Bu zor şartlar altında tüm umutları elinden çalınmış insan artık hayaller ve masallarla yaşamaya başlar. Geçmişe duyulan özlem git gide artar. Dün kesinlikle bugünden daha güzeldir. Bu artık iman derecesinde inanılan bir gerçek haline gelir. Ne kadar geçmişe gidersen hayat o kadar güzeldir. Tıpkı o tamamlanmamış çocukluğa özlem gibi bir his duyar insanlar geçmişe yönelik. Nostalji duygusu bugüne olan inancın sarsılması yarına duyulan ümidin bitmesi ile en ağır basan duygu olur. Bu kıskaçtan kurtulmak isteyenler ise kendilerine yakışıklı bir ölüm seçme çabasına girişirler. Zira Anna’nın da dediği gibi her şeyin yok olduğu bir dünyada kendi ölümümüz kendimizi ifade edebildiğimiz tek yol olur. Bu nedenle atların koşarken çatlayıp ölmesi misali koşarak ölümlerini hazırlayan Koşucular vardır bu şehirde. Estetik bir ölümün bile müthiş bir kondisyon ve disiplin gerektirdiği bilincinde olan bu topluluk işi bir ritüel şekline getirip hayatlarını saygı duyulası bir şekilde sonlandırıyorlar. Ölüm hayatın rengini kaybettiği yerlerde bir gösteri aracına dönüyor.
    Şunu iyi biliyoruz insan zor şartlar altında elindeki imkanları kullanmasını daha iyi öğreniyor. Yıkımın baş gösterdiği yerlerde en ufak bir çöp bile kıymet kazanıyor. İnsanlar doğayla daha barışık yaşamak zorunda kalıyor. Her şeyi yeniden ve yeniden değerlendirmek için ellerinden gelen her türlü çabayı gösteriyorlar. Çöplükler en zor şartlarda hazinelerin arandığı yerler haline geliyor. Ölüler bile ölü olmaktan ziyade geri dönüşüm için kullanılan nesneler haline dönüşüyor. İmkanların kısıtlandığı yerde her şey nesneleşmeye başlıyor. Yırtık bir ayakkabı eski bir gazete ile onarılır hale geliyor. İşe yaramaz kitaplar yakacak oluyor.
    Fakat tüm bu kaosun içinde sevgi –aşk değil sevgi- ve karşılıksız iyilik yapma arzusu yine de var olmaya devam ediyor. Hikayenin anlatıcısı ve baş kahramanı Anna, abisinin bu adsız ülkede kaybolmasının ardından abisinin çalıştığı gazete tarafından yine bu ülkeye gönderilen Sam ile karşılatıktan sonra aralarında doğan sevgi –yine aşk değil bana göre sevgi- ile felaket anında nasıl kocaman bir sığınak oluşturulabileceğini gösteriyor. Zira sevgi, zorluklar içinde bilinç açık bir şekilde kurulmuş bir sevgi bağı insanların en büyük zorluklar karşısında mücadele gücünü en üst seviyeye kadar çıkarıyor. Anna’nın da Sam’in de dayanma gücü ilişkilerinin kuvveti ile büyüyor. Hayatta kalmak çekilir bir durum haline geliyor. Sadece o anı yaşamak hissinin tekrar kendini göstermesi değil, ileriye yönelik umutların da yeşermesini doğuruyor.
    Bununla birlikte Woburn Köşküne ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Dr. Woburn’un hasta ve ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmek için kendi varlığını bir iyilik hareketine adaması, ölümünden sonra bu işi kızı Victoria’nın inatla sürdürmesi, ellerindeki tüm mal varlığını bu uğurda harcamaları ancak yine bu köşkte yardım görenler tarafından ihanete uğramaları günümüz Türkiye’sinde herhangi bir iyilik hareketinin karşılaşabileceği umutsuz çabanınkine eşdeğer ütopik bir çaba. Çöküş kaçınılmazsa ve çürüme toplumun her katmanına bir kanser gibi yayılmışsa, kurtarılabilecek birkaç hücrenin kıymeti nedir sorusu ana problem olarak karşımıza çıkıyor. Zira bu çaba da bir yanılsamadan ibaret kalıyor, yardım gören insanlar sadece geçici bir hayalin içinde yaşayıp sonra tekrar gerçek dünyanın sert yüzüyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Peki tüm bu sefalet içinde karşılıksız bir iyiliğin iyilik olduğunu söyleyebilir miyiz? Peki tüm bu yıkım içinde hayaller ve masallar içinde geleceğe yönelik hayaller kurmanın ahlaki olacağından bahsedebilir miyiz? Yahut tüm bu yıkım içinde bir ahlaktan bahsedebilir miyiz?
    Anna abisini bulmak için çıktığı yolun sonunda abisini bulmaya bel bağlamaması gerektiği sonucuna ulaşıyor. Ya peki biz bu yıkımın içinde aradığımızı bulabilecek miyiz?
  • "Hayat kaypaktır; adil olan her zaman kazanmaz."
  • "Geçmişte düşündüklerinizin bir yanılgıdan ibaret olduğunu kabullenmek zordur."
  • "Hikayeler hep böyledir zaten. Bir bakarsın hiç bir şey yoktur ortada.Bir bakarsın gelmiştir bile , senin içine yerleşmiştir."