Böyle bir dolu şeye duyduğunuz arzu sizi varlıkları olduğu gibi görmekten alikoyar. Herkes bir noktaya kadar “ben” ve “benim” düşüncelerine bağlıdır. Tüm bu şiddetli özlem acıya götürür. Yokluk hissine kapıldığınız ve bu boşluğu nesneler ve deneyimlerle doldurmayı denediğiniz oldu mu? Bunun yardımı oldu mu peki? Büyük ihtimalle hayır. İşte ıstırabın doğuşu gerçeği budur. Arzu, sizi hiçbir yere gidememek üzere tuzağa düşürür.
Demek ki, böylece, ilkel topluluğun diğer temel ilkelerinden biri, yani topluluğun bütün üylerinin ortaklaşa ve kardeşçesine çalışmaları, hükümsüz bir hale geliyor. Özgür üreticilerin yanında, çalışması, kendi özgereksinmelerini karşılamayı değil, başkasının yararına bir artı-ürün yaratmayı amaçlayan bir köle emeğinin ortaya çıktığı görülüyor. Kölelerin emeği, bir zenginlik kaynağı haline geliyor.
Üretimde erkeğin rolünün önem kazanması ile birlikte, klan ve aile içindeki durumları da değişti: artık genel gönenç, erkek emeğine bağlıydı. Erkek, yavaş yavaş aile reisi durumuna geçiyor ve klanın toplumsal yaşamında birinci rolü oynamaya başlıyor.
Görülüyor ki, ilk dinsel betimlemeler, insanın doğa karşısında duyduğu güçsüzlük duygusundan doğdu. Dinler, bu güçsüzlük kompleksini sürdürmeye yardım ettiler; çünkü dinler, dünyanın bilimsel
olarak tanınmasını engelliyorlar, insanı, doğa görüngülerinin gerçek incelenişinden uzaklaştırıyorlar, böylece insanın gelişmesini engelliyorlardı.