Ömür dediğimiz kısa bir zaman dilimi. Hani çoğu zaman kaybettikten sonra anlarız ya elimizdekilerin kıymetini, ömrün kıymetini de sona yaklaştığını düşündüğümüzde daha iyi kavrarız. Bazen geçmişe takılıp kalmak bazen de geleceğin endişesiyle yaşamak bu günü yaşamaktan alıkoyar bizi. Oysa ki kıymetini bilmediğimizde bugünün de gelecekte acısını duyacağımız ve "keşke"lerle alacağımız geçmiş günlerden biri olması kaçınılmazdır. Ve birbiri ardınca sıralandığında bugünler, ömrümüzün beyhude geçmesine yol açacaktır. Ne geçmişi geri getirme imkanımız var ne de gelecekte olacakları bile bilme. Elimizde yalnızca bugün var. Geçmişten aldığımız derslerle geleceğimize yön vereceğimiz, hayal ettiğimiz geleceği inşa edeceğimiz gün,
bugün...
"Eğer biz, bu Kur'anı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz." [ Haşr, 59/21]
Ayette kesif bir örnekle mesajın da vazifenin de ne denli büyük olduğu vurgulanır. İnsan en şerefli varlık, en özel mertebede halifelik ile muvazzaf, bununla birlikte mesuliyeti dağların bile taşımaktan çekindiği kadar büyük. Çünkü insan Rabbin teklifinin muhatabı, Rabbin sonsuz nimetlerinin emanetcisi. Bu vazifeyi layıkınca ifa edebilmenin yegâne yolu ise, büyük mesajı iyi okumak, anlamak, tekrar okumak, vazgeçmeden idrak etmeye çalışmak.
Merhum şair Mehmet Akif'in de dediği gibi asıl mesele yaşarken, vakit varken ve vazife elden gitmeden, ilahi kelamla hemhâl olmak.