insan bazı imkansızlıkları kabul edebiliyor ama
bir türlü o imkansızlıklarla yaşamayı öğrenemiyor.
hayat gördüğünden ibaretse gördüğü kadarını,
daha fazlası ise daha fazlasını istiyor.
yaradılışının doğasındaki doyumsuzluğu en çok neye
karşı hissederse farkında olmadan ona ait oluyor.
kimi bir sese, kimi bir gülüşe, kimiyse herhangi
bir maddeye tutulup kalıyor. aklını kullanan kalbinden
kurtulacağını zannetse bile gün geliyor kalbinin
esiri oluyor.
günlerin birinde nehrin kıyısındaki kurbağanın yanına bir akrep yaklaşır. Akrep'in kendisine yaklaştığını gören kurbağa bir an korkudan irkilir ve geri çekilir. bunu gören akrep kurbağaya:
'' kurbağa kardeş benim nehrin karşısına geçmem lazım, bana yardım edebilir misin?'' diye sorar. kurbağa bir an düşünür ve '' olur mu öyle şey sen akrep'sin, ben seni nasıl karşıya geçiririm, sen bana zarar verirsin.'' diye cevaplar.
kurbağa her ne kadar iyi niyetli olsa da akrep o kadar iyi niyetli değildir. vereceği cevabı da çok iyi bildiği için kurbağa '' korkma, benden sana bir zarar gelmez, hem seni sokarsam nehrin dibini boylar, birlikte ölürüz.'' şeklinde cevap verir. kurbağa bir an düşünür ve akrep'in verdiği bu cevabı mantıklı bulduğu için akrebe güvenip onu nehrin karşısına geçirmeye karar verir.
ikisi de nehrin diğer ucuna geçmek için suyun içinde yolu yarılamışken kurbağa ensesinde bir sızı hisseder. vücudu hızla soğumaya başlar, kolları ve ayakları hissizleşir. suyun dibini boylarken kurbağa son nefesinde şu soruyu sorar:
'' ben sana güvenmiştim, hani beni sokmayacaktın, neden yaptın?'' akrep de omuzlarını silkerek şöyle cevaplar: '' Ne yaparsın, benim huyum bu. ''