1000Kitap Logosu
Güçlü politikacılar, bankadan kimin kredi alıp almayacağına karar vermemelidir mesela. Üstelik politikacıların "ahbap çavuş kapitalizmini" oynadığı Çin gibi otokrat toplumlarda, Endonezya gibi demokratik ülkelerde tam olarak yaşanan budur. Başkanın kayınbiraderinin desteklediği şüpheli işletmeler kamu kaynaklarını müsrifçe harcarken, kârlı olma potansiyeli yüksek projeler para bulamamaktadır. Tüketiciler iki türlü kaybederler.
Tanıdık kadınlar var, tanımadıkları insanlara küskün. Şahsi değil küskünlüklerinin sebebi, siyasi. Sanatçılar, politikacılar, öğretim üyeleri, gazeteciler... ekseriya sol kesimden simalar var şık çantalarının bir gözünde taşıdıkları kara listelerde.
Eğer dünya biraz daha bilinçli olsaydı askerler silahlarını atıp birbirlerine sarılır, bir ağacın altına oturup dedikodu yaparlardı. Politikacılar tüm orduları öldürmeye zorlayamaz. Papalar, dini liderler de kimseyi tanrı adına öldürmek gerektiğine ikna edemez. Tuhaf… çünkü tanrı herkesi yarattı. Her kimi öldürürseniz tanrının yarattığını öldürürsünüz. Eğer dünyayı tanrının yarattığı doğruysa o zaman savaş olmamalı -bu tek bir aile; uluslar olmamalı. Bunlar ahlaksız şeyler; uluslar, dinler, insanlara karşı fark gözeten ve çatışma yaratan her şey.
Politikacılar her yerde pistir, ama bu ülkedeki politikacılar özel biçimde pis! Buradaki politikacıları hiçbir yerde görmediğimi temin ederim. Bunun sebebi belki de her birinin sırtında taşıdığı yüz binlerce cesettir, belki de onları özel olarak pis kokutan şey o yüz binlerce ceset kanıdır, belki de o yüz binlerce ölünün üzerlerine sinmiş olan ıstırabıdır.
1. Bölüm
_Olmak sözüyle, kişinin hiçbir şeye sahip olmadığı ve istek de duymadığı, yaratıcı bir varoluş biçimini anlatmak istiyorum. _Sahip olmak(olmamak) eğilimi, yaşamlarının ana konuları; para hırsı, şöhret ve yönetim gücüne erişmek olan batı toplumlarına özgüdür. _Sahip olmak eğilimindeki bir insan, mutluluğu başkalarına üstün olmakta ve fethetme, soyma ve öldürme yeteneklerinde bulmaktadır. Olmak ilkesinde ise mutluluk sevgide, paylaşmada ve vermededir. _Bu kavramlar, insanın kendine ve dunyaya karşı nasıl bir tavır aldığını gosteren, iki ayn karakter yapısıdırlar. Yani kişi hangi ilkeye yakın durursa, tum yaşamı o ilkenin ağırlığını ve izlerini taşıyacaktır. _Sahip olmak ilkesine gore ayarlandığı durumda, kişinin dunyaya karşı tavrı, salıip olmak, elde etmek, hukmetmek biciminde belirir. _Olmak ilkesinin iki ayrı bicimi vardır. 1- Salıip olmak eğiliminin karşıtı olan, canlılık ve dunyayla doğru bir ilişkiye girmek bicimindeki davranıştır. 2- Dış goruntunun karşıtı olan bir davranış bicimidir. Bu anlamıyla "olmak", gerceği, aldatıcı dış goruntunun ardındaki ozu gormek icin kullanılır. _Platon ve Skolastikler, ”olmak"ı, değişimin tam karşıtı bir bicimde, durgun, hareketsiz ve zamansız olarak almaları tutarlıdır. Olmak'ın bir değişimi belirtmesine ya da olgunlaşmakla eş anlamlı olarak anlaşılmasına, Batı duşuncesinin iki dev isminde, Heraklit ve Hegel'de rastlanz. _“Olmak”, yaşantılara ve bazı içsel süreclere dayandığı icin, dile gelmesi, tanımlanması zor ve hatta imkansızdır. _Olmak ilkesi, bağımsızlık, özgurluk ve eleştirel duşunceyi, kendisinin ön koşulları olarak alır. "0lmak"ın en belirgin ozelliği, icsel aktivitedir. _Olmak, kişinin herkeste varolan özelliklerini ve insancıl zenginliklerini değerlendirerek, onları geliştimıesi demektir. Kendini yenileştirmek, geliştinnek. Akmak, sevmek, benliğin dar sınırlarını aşarak diğer insanlara yönelmek, onlarla işbirliğine girmek ve vermek demektir. _Sözcukler bizim yaşantılarımızı ve icsel guclerimizi doldurduğumuz kaplardır. Ama yaşantılar kısa bir sure sonra kabı aşıp, dışarı taşarlar _Bir anıyı sözcuklere dökmeye başladığımız anda, onun bizden kactığını, değiştiğini, ışığının sonup, kuru bir duşunce haline donuştuğunu sezeriz. Bu nedenle "olmak", sözcuklerle anlatılamaz, ancak birlikte yaşanarak aktarılabilir. _Sahip olmak ilkesinde ölu sozcukler hukum surerler, "olmak" da ise, tanımlanamayan canlı deneyimler, yaşantılar ve izlenimler. _Olmak ilkesini en iyi, Max Hunziger'den esinlediğim şu sembolik duşunce anlatır: Mavi bir cam, mavi dışındaki diğer tum renkleri özumseyip, yansıtmadığı icin onu mavi diye tanımlanz. Verdiğimiz ad, sahip olduklanna değil, dışa yansıttığına ve verdiğine bakılarak yakıştırılmıştır mavi cama. _Olmak" icin, "ben" tutkusundan sıynlmak zorundayız. Mistiklerin kendimizi "boşaltmak" gibi sozcukleri ile ifade edebiliriz. _Sahip Olmak île Olmak arasındaki fark_ _Hicbir şeye sahip olmayan bir kişi, bir hictir, sonucuna varıyoruz. _Eckhart'a göre, ruhsal zenginlik ve gucluluğe erişmenin tek caresi, hicbir şeye sahip olmamak, kendini acık ve "boş" yapmak, yani gercek benliğe giden yolun onune kapatmamaktır. -İnsanlar ne yapmaları gerektiğini değil, daha cok ne olduklarını duşunmelidirler. _Buda, insancıl evriminin en ust basamağına ulaşmak isteyenlerin, sahip olmak gudusunden kurtulmaları gerektiğini oğretir. _Marx ise, gercek amacın cok şeye "sahip olmak" değil, cok "olmak" olduğunu belirtir ve bu yolda luksun de, tıpkı fakirlik gibi onemli bir yuk ve engel olduğunu soyler. -Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az gorkemli kurmuşsan, o kadar cok şeyin vardır demektir ve gorkemsiz yaşamın o denli buyuktur. _Tennyson: “Çatlak duvarlar arasındaki güzel çiçek. Seni o çatlakların arasından alacağım. Tüm köklerinle birlikte elimde tutacağım. Kücük çicek, eğer anladığım gibiyse her şey. Köklerin, yaprakların ve çiçeklerinle bir butun olan sen. Tann'nın ve insamn ne olduğunu acıklıyorsun bana. _Tennyson, ciceği gorunce ona sahip olmak arzusu ile doluyor. "Tüm kokleri ile birlikte" ciceği yerinden koparmak istiyor. Aynı olay karşısında Basho’nun tepkisi ise bambaşka. O, ciceği koparmak bir yana, ona elini bile surmeyi istemiyor. _Sahip olma davranışına yönelten nedir_ _Ataerkil toplumlarda en fakir adam bile, en azından karısının, cocuklarının ve hayvanlarının mulkiyetini elinde tutar, kendisini onların mutlak efendisi olarak gorurdu. Olabildiğince cok cocuk doğurulması, insan mulkiyetine sahip olmanın ve calışmak zorunda olmadan "sermaye birikimi" yaratmanın tek yoluydu. Somurulen kadın, cocuklarını somurmekte, buyuyen cocuklar ise babalan ile birlikte bu kez kadına egemen olmaktaydılar. Boylece ortaya garip bir kısır dongu cıkmaktaydı. _Kişinin ilgi alanı gelişip, değiştikce ve bunlar dostlarına, sağlığına, yaşam arkadaşına, gezilere, sanat vapıtlanna, Tanrı’ya ve kendi benliğine doğru yonelip, yayıldıkca, o dar boyutlu mal-mulk tutkusu da aşılmış olacaktır. _Sahip olma duygusunun en onemli nesnesi, kişinin kendi benliğiir. Benliğimizin ceşitli gorunuşleri vardır. Bedenimiz, adımız, sosyal statumuz ve hem kendimizin gorup, hem de dışa yansıtmak istediğimiz goruntumuz olarak sıralayabilir. Önemli olan, benliğin iceriğinden cok, bizim sahip olduğumuz bir "mal" gibi gorup, kişiliğimizi bu temele' oturtmamızdır. _Onceleri "eski guzeldir!" sloganı ile herkes, sahip olduğu şeyleri saklardı. Gunun moda duşuncesi "kullan, tuket ve at!" biciminde gosteriyor kendini. "Yeni olan guzeldir!" anlayışı, yani kazanmak, kullanmak ve atmak, cağdaş yaşam duşuncesini belirleyen en onemli etkendir. _İnsan, yaşayabilmek icin sahip olmak, onları saklamak, onlara bakıp, beslemek ve kullanmak zorundadır. Boylesi bir "sahip olmak", insanın varlığından doğan ve normal bir olaydır. Karakter yapısının sonucu olarak doğan "sahip olmak"tan cok farklıdır. Yaşam gerekliliğinden doğan "sahip olmak", "olmak" ilkesiyle celişmez. _Sahip Olmak güdüsünün Yapısı_ _Elde olanı tutmak eğilimindeki bu gudu, diğer butun isteklerin ve gudulerin onüne gecer. Bu güdü özel mulkiyet kavramının karakterinde gizlidir. Acgozluluk"le eşanlamlıdır. Her şeyi, kişinin egemenliği altındaki olu ve cansız nesnelere donuşturmekten başka bir işe yaramaz. _İnsan, her şeye sahip gibi gozukse de, gercekte hicbir şeye sahip değildir. Sahip olmak, yaşamın kısa alanlanyla kısıtlıdır. Ben sözcuğu özne olmaktan cıkar ve "ben", "sahip olduğum o şey" ile özdeşleşir. Böylece sahip olunan şey, benim kişiliğimi ve karakterimi bicimlemiş olur. Nesneler kişilere bağlı olmaktan cıkıp, onlan denetler duruma gelirler. _Sahip olmak ihtiyacını destekleyen bir diğer etken, biyolojik kokenli bir istek olan, yaşamak, yaşamda kalmak arzusudur. _Bedenimiz "ölumsuzluk" arzusu ile doludur. Ölumun kacınılmaz olduğunu bildiğimiz icin, ölumsuzluk imajını yaratacak bazı semboller ve değerler arayarak, bir cozum bulma cabasına yoneliriz. Mısır firavunlarının piramitlerde gomulu olan cesetlerinin olumsuzluğune inanılırdı. Ayrıca avcı topluluklardaki olumden sonrası inancları ile Hristiyanlık ve İslam dinlerindeki cennet inancı da. bu konudaki ornekler arasındadır. Batı toplumlannda "tarih" ve "gelecek" kavranılan, dinsel cennetin yerini aldı. Şohret ozlemi, geleneksel dinlere ve oteki aleme inanmayan kişiler (ozellikle politikacılar) icin salt dunyasal bir tutkudan öte, dinsel bir anlam da taşımaktadır. Bu cerceve icerisinde halk, olumsuzluğe giden yolu hazırlamakta, reklam menejerleri ise cağın papazları olmak rolunu ustlenmektedirler. _Belki de "sahip olmak" gudusunun boylesine guclu olmasının nedeni, olumsuzluk duygusunu tatmin etme konusundaki etkinliğidir. Kendimi sahip olduğum şeylerden oluşan bir butunluk olarak kabul edersem, onların yok olmazlığı, benim olumsuzluğumu sağlayacaktır. _Sahip Olmak Güdüsü ve Anal Karakter_ _Freud, cocukların pasif alıcı dönemlerinden sonra saldırgan alıcılık evrelerini yaşadıklarını, daha sonra ise yetişkinliğe gecmeden bir adım oncesi olan "anal erotik" doneme girdiklerini anlatır. Bu aşamaya takılıp, gerekli adımı atamayanlarda gelişen "anal karakter", yani insanın tum enerjisini hem maddesel şeylere ve paraya, hem de duygulara, sozcuklere ve jestlere sahip olmaya, onları biriktirip saklamaya yoneltmesi ve bu amacla kullanması, "anal erotik" evrenin kalıntılarıdır. Cimrilerin davranışlarında dile gelen bu karakter yapısı, coğunlukla aşırı bir duzen tutkusu, titizlik ve inatcılık ozelliklerini de beraberinde taşır. Para ile dışkı arasında kurulan sembolik ilişki ve bununla ilgili ceşitli ornekler cok ilginctir. Freud icin en onde gelen konu, Libido'nun gelişimindeki dönemlerdir. Karakter oluşumu ise, ondan sonra gelir ve ikinci derecede onem taşır. Bence bu doğru değildir. Kanımca karakter oluşumunda en etkili şey, cocuğun ilk yaşlarında kurduğu insanlar arası ilişkiler ile onu etkileyen toplumsal koşullardır. _Gerçeklik Olarak "Olmak"_ _İyi niyetli gibi görünmeme rağmen, bu iyi niyetim, gerçek duygularımı ve sömürgen niyetlerimi örtmekte kullandığım bir maskeyse yalnızca. Dış görünüşüm, beni bu davranışlara iten gerçek nedenler ve güdüler ile tam bir çelişki halinde demektir. Yani davranışlarım ile karakterim birbirini tutmamaktadır. _İnsanın gercek kişiliğini ve "olmak" derecesini, davranışları belirleyen karakter yapısı ortaya koyar. Davranışlar ise, bir ölcuye kadar kişinin gercek "olmuşluğunu” yansıtırlar. Ama daha cok, amaclara erişilmesi icin takılan ve kullanılan birer maske olmak an oteye gidemezler Davranış bilimleri, guvenilir bir bilimsel veri gibiymişcesine bu maskeyi araştırırlar. Halbuki asıl araştınlması gereken, icsel gercekliktir. _Davranış ile karakterin, maske ile onun ardına gizlenen gercekliğin arasındaki karşıtlığın acığa cıkarılmasında, Freud psikanalizinin de cok onemli katkılan olmuştur. Freud'un geliştirdiği yontem (serbest cağrışımlar, ruya yorumu, yansıtma ve karşı koyma), cocukluğun ilk donemlerinde bastınlmış olan icgudulerin (ozellikle cinsel icgudulerin) gun ışığına cıkarılmasını hedef alıyordu. Bastırılanlar, akıldışı cocuksu ve bireysel yaşantılardır ve Yaşama isteksizliği biciminde beliren hastalığı iyileştirebilmek icin de, bu bastırılan şeylerin dışarıya ve bilince cıkanlması gerekmektedir. _Olmak" carpık ve yanıltıcı goruntulerin karşıtı olan gercekliktir. Bu cercevede, kişinin kendi gerceğine, cevresine ve diğer insanlara daha yakından ilgi gosterip, onları anlamaya calışması "olmak" kavramının kapsamını genişletmeye yarayacaktır. Olmak", yuzeysel goruntuleri aşıp, onların ardındaki gerceği kavramakla gercekleşebilir _Gercek ya da gerceğin bilgisi bastırılıyor derken, insanların gerceği bildiklerini ve bu bilgilerini bastırdıklarını, yani "bilincsiz bilgiye" sahip olduklarım varsaymaktayız. _Ancak konsantre olmuş bir bakışla "görulebilen" kendimizin ve başkalannın psişik gerceğidir. Tehlikeli bir insanla mı yoksa, guvenilir biriyle mi karşılaştığımızı biliriz. Oyuna kendimiz de katılmış olsak bile, ne zaman aldatıldığımızı, bize ne zaman yalan soylendiğini veya nasıl oynatıldığımızı da biliriz. Bizden onceki nesillerin şaşırtıcı bir bicimde, yıldızların hareketleri ve birbirleriyle ilişkileri uzerine cok şeyler bilmeleri gibi insan davranışlan konusunda hemen hemen herşeyi bilmekteyiz ama bilgimiz bilinclenirse yaşam gucleşir ve "tehlikeli" olur korkusuyla, tum bildiklerimizi bastırıp, unutmaya calışıyoruz. Ruyalarda kendimizin veya başka bir insanın, uyanık durumdayken hic farkedemediğimiz bazı yonlerini kavrayabilir, bazen bir insanı aniden, o ana dek tanıdığımızdan cok daha değişik bir bicimde algıladığımızı farkederiz. Acı gerceğin gun ışığına cıkma tehdidini gosterdiği anlarda ortaya cıkan direnme guclerinde de, aynı durumu gozlemlemek mumkundur. Yaşantımızda buyuk bir enerjiyi, bildiklerimizi kendimizden saklayabilmek icin, onları bastırmaya calışırken harcamaktayız. Talmud'da, bir cocuk dunyaya geldiğinde, melekler onu alnından operek, doğum anma dek butun bildiklerini unutmasını sağlarlar. *_Otorite_ _Otoriteye sahip olmak ile otoriter olmak farklıdır. Akılcı otorite, insana güvenir. Akıldışı otorite ise, iktidara sahip olmayı gerektirir ve kendi denetimi altında olanları somurerek yaşamını surdurur. _Olmak ilkesine dayanan bir otorite, kişiliğine de önem verir. Otorite etkisi, tehdide, rüşvete ya da emir vermeye bağlı değildir. _Otorite, bazı ustun değerler taşımak yerine, uniforma ya da unvana gecmektedir. Bir kral, aptal, hilekar, kotu niyetli bir kişi olabilir. Ama o, bu unvana salıip olduğu surece, otoriteye de sahip olacaktır. Ve o unvana yakıştırılan tum kalitelerin doğal olarak onda bulunduğu varsayılacak, kısaca kral cıplak bile olsa, herkes onun guzel giysiler taşıdığına inanacaktır _Otoriteyi ellerinde tutanlar ve bundan yararlanan cevreler, insanları bu kurgusal yanıltmacaya inandırarak, onlann gercekci ve eleştirel duşuncelerinin uyutulmasına calışmışlardır. Yaratılan bu yapay gerceklik giderek, ozdeki gercekliğin uzerini orter ve onu kavranılmaz kılar. _Aşk_ _Aşk, Tanrısal olan şeyler gibi, insanın fiziksel ve ruhsal olarak kendisine teslim olmasını bekleyen, korkutucu bir Tannça'dır. Tapınma biçimi, ona karşı acı çekmektir ve olayın zirvesi, kişinin kendini tümüyle feda etmesi, yani intihar etmesidir. Edgar Bauer. _Marx ve Engels şöyle cevap verirler: "Bay Edgar, 'aşkı', hem de korkutucu bir 'Tanrıça' haline dönüştürüyor. Böylelikle seven insan ve insanın sevgisi, sevginin insanı biçimine giriyor. Çünku bay Edgar, 'sevgi’yi kendi başına varolan bir şeymiş gibi alıp, insandan ayırıyor ve ona bir kişilik yakıştırıyor. _Marx ve Engels burada, ismin fiil olarak kullanılmasının, nasıl yanlışlıklara yol açabileceğini vurguluyorlar. Böyle yapıldığında, sevmek eyleminin bir soyutlaması olan "sevgi" ismi, insandan aynlmış oluyor. Bunun sonucu olarak seven insan, sevginin insanı haline dönüşüyor. Artık sevgi bir Tanrıca, bir put olmuştur adeta ve insan, sevgisini ona yansıtmaktadır. Yabancılaşma süreci içinde insan, sevgiyi yaşamaktan vazgeçmiştir. Kendi sevgi yetenekleri ile ilişkiye gecebilmesi, kendini tümüyle aşk Tannça'sına teslim etmesi sonucunda gercekleşebilecektir. Böylelikle insan, aktif ve duygulan olan bir kişi olmak yerine, kendine yabancılaşmış ve putlara tapan bir kişiliğe burunmektedir. _Aşkın ilk dönemlerinde her iki taraf da, diğerinden emin olamadığı icin dikkatlidir ve öbürünün kalbini kazanmaya calışır. Aşıklar canlı, hareketli, ilgi cekici ve bu canlılıkları yüzlerine yansıdığı icin de güzeldirler. İkisi de birbirlerine sahip olmadıklarından, enerjilerini olmaya, yani vermeye ve karşı tarafı canlandırmaya yöneltmişlerdir. Bu durum, coğu kez evlilikten sonra değisiverir. Evlilik sozleşmesiyle eşler birbirlerinin bedenleri, duygulan ve ilgi alanlan uzerinde hak sahibi olurlar. Artık kazanılması gereken kimse yoktur. Cünkü sevgi sahip olunabilecek bir nesne, bir mülkiyet haline gelmiştir. Karşımızdakini tanıyamamış mıydık? Veya ben mi değiştim?" gibi sorular soran eşler, genellikle karşı tarafı suclu bulup, kendilerini aldatılmış hissederler. Anlayamadıkları şey, artık ilk zamanlardaki gibi birbirlerini seven insanlar olmadıklarıdır. Ciftler yeniden sevebilmeyi denemek yerine, sahip oldukları ortak şeylere yonelirler. Para, ev, cocuklar gibi konular sevginin yerini alır ve sevgi ile başlayan bir evlilik boylece coğu kez, dostane bir mulkiyet ortaklığına donuşur. İcine kapalı, bencil ve birbirinden kopuk iki kişinin bu beraberliğine de yanlış bir tanımla "aile" denir. _Sevgi_ _Sevgi bir soyutlamadır. Belki garip bir varlık, belki de kimsenin göremediği bir Tanrıça. Gerçekte var olan, sevme eylemidir. Sevmek, yaratıcı bir etkinliktir. Bir şeye ilgi duymayı ve onun yanındayken sevinç duyabilmeyi doğurur. _Sevmek, sevilen şeyi canlandırmak, onun yaşam duygusunu arttırmak anlamına gelir. Aynı zamanda, kişinin kendisini de canlandıran, yenileyen ve hareketlendiren bir surectir. _Eğer sevgi, "sahip olmak" turunde ele alınacak olursa, kendinin kılmak anlamlarına gelecek ve boylece de canlandırmak yerine, bogucu bir eylem haline donuşecektir. çoğu kez aşk olarak belirtilen şey, sevme beceriksizliğini icin kullanılan maskeden başka bir şey değildir. Anne ve babalan cocuklarına karşı duydukları sevgi bu türdendir. _Çapkınlar icin aslında sevgi, kendi benliklerinin bir ifadesi değil, bir put ya da kendilerini adamak istedikleri bir Tannca'dır. Fransız şarkısında soylendiği gibi "sevginin, özgürlüğün çocuğu olduğunu" farkedemedikleri surece, başarısız kalmaya mahkumdurlar. Sevgi Tanncası’nın tapımcıları sonucta oylesine bir pasiviteye düşerler ki, o ilk zamanlardaki cekici gelen şeyler, tiksindirici hale gelirler. Birlikte yaşamanın modem bicimlerinin, yani grup evliliği, eş değiştirme, grup seksi gibi uygulamalann savunucusu olanlar. Sevgide başansız kalışlarım değişik cabalarla örtmeye calışmaktadırlar. Gercek sevgiye ve onun vereceği hazza ya da mutluluğa bir turlu ulaşamazlar. _Birbirlerini seven iki insan icin en iyi cozum, evliliktir. Sorunu yaratan evlilik değil, evlenen kişilerin karakter yapılan ile icinde yaşanılan toplumun kuralları ve değer yargılandır. _Yanlış Sevgi, iki kişilik bencillik demektir. İnsanları daha da bencil kılmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Gercek sevgi, sevebilme yeteneğini ve başkalarına bir şeyler verebilme yatkınlığını geliştirir. Bir kişiyi gercekten sevmek, onun kişiliğinde tum dunyayı sevmek demektir _Kendini feda etmek, sevmek ihtirası ile dolu olan, ama sevme yeteneği olmayan ya da bunu yitirmiş olan insanlara, bir çözüm yolu gibi gelmektedir. Boyleleri karşılarındaki kişiye, kendi yaşamlarını onlar icin feda edebilecek kadar cok sevdiklerini belirtmek isterler. Bu, onlar icin sevgilerinin en yuce bicimde dile gelişidir. Bir cok değerli genc insanın, caresizliklerine ve hayal kırıklıklanna tek cıkar yol olarak fanatizmi ve zarar vericiliği secmiştir. _Gençlerin bir coğu gerekli bilgi birikimi, deneyim, olgunluk ve politik görüşe sahip değiller. Ayrıca duygusal ve idealist olmalarının da etkisiyle ya hayal kırıklığı icinde çöküyor ya da kendi yetenekleri ile imkanlarını abartarak erişilmesi mumkun olmayan bazı şeylere, güc ve şiddet kullanarak ulaşabileceklerine inanıyorlar. Sevme yeteneklerini kaybettikleri icin, yaşamlarını feda ederek, bu ihtiyacı dengelemeye calışıyorlar. _Cinsel ilişkiden sonra hayvan üzüntülüdür. Eğlence veya sinirsel uyaranlardan gelen haz, doruk noktası aşıldıktan sonra, arkalarında bir boşluk ve bir uzuntu bırakırlar. Çünkü maddesel tatminler, duygusal heyecanlara hicbir zaman ulaşamazlar ve bu surekli bir hayal kınklığı getirir kişiye. Doyuma ulaşabilmek icin daha fazla cinsellik gibi yanlış bir yola iter bireyleri. Sevgi olmaksızın, fiziksel ilişkilerden sevinc duymak mumkun değildir. _İstenilen amaca ulaşıldığında, kişi "yoğun bir tatmin" duyar ve "doruğa” eriştiğine inanır. Ama neyin doruğuna? İnsanı bu duruma iten, patolojik kökenli tutkulardır. *_Felâketten Kurtulabilmenin Bir Yolu Var Mı?_ _İlginc olan, tehlike çanlarının çalmasına rağmen, hicbir ciddi onlemin alınmamış olmasıdır. Varlığı tehlikeye düşmüş bir bireyin, buna karşı hic tepki göstermemesi deliliğin işareti sayılır. Ancak insanlığın tehlikeye duşmesine rağmen, toplumun refahını sağlamakla gorevli sorumluların buna karşı harekete gecmemelerine, kendilerini onlara emanet etmiş olan toplumun diğer bireyleri de, hicbir ses cıkarmamaktadırlar. Nasıl oluyor da, insandaki icgudulerden en guclusu olan, yaşamı korumak ve yaşamda kalmak gudusu, artık işlemez oluyor? Yapılan iş, yöneticiler ile yönetilenlerin vicdanlardan gelen "yaşama isteğinin" doğru yöne yönelindiği aldatmacasıyla, uyuşturulup, susturulmasından ibarettir. Sistemin geliştirdiği bencillik duygusunun, politikacılardan kendi kişisel başarılarını, toplumsal sorumluluktan üstün tutmalarına yol acmasında bulabiliriz. _İnsanların coğu, şimdiki bir rahatlıgı, ilerideki acılara tercih etmek saflığım gosterebilmektedirler. Franco yanlısı askerler ulkede ilerlemeye başladığı sırada, Koestler, bir arkadaşının luks villasında bulunuyormuş. Hesaplara gore, gece yansı askerlerin o bolgeye ulaşmaları bekleniyormuş. Onların eline gecerse, oldurulmek tehlikesi vardır, kacarsa canını kurtaracaktır. Ama dışansı soğuk ve yağışlı, ev ise sıcak ve rahattır. Evde kalan yazar, yakalanır. Ancak haftalar sonra, bazı dost gazetecilerin yardımları ile kurtulması mumkun olur. Aynı davranış bicimine, doktora gidip de ameliyat veya tedavi olmak yerine, hastalığını sineye cekip, yaşamını tehlikeye atan insanlarda da rastlanır. _Bilmek_ _Bilmek, yüzeyden köklere inmek, nedenleri araştırmak ve gerceği tum acıklığı ile "görmek" demektir. Bilmek, sağlıklı insan aklı ile algılanan gerceklerin hiç de güvenilir olmadığını anlamakla başlar. İnsanlann doğru olarak gordukleri şeylerden coğu, icinde yaşadıklan toplumun onlar uzerindeki etki ve baskısından oluşan yanılgılardır. Bilmek, işte bu hayallerin kınlması ile yani bir hayal kınkhğı yaşamakla başlar. Peygamberler halklarına, putların kendi elleriyle yarattıkları oyuncaklardan başka bir şey olmadıklarını anlatmaya calışmışlardır. Düşünurler icin onemli olan nokta, insanın ozgurleşmesidir. _Sahip olmak" ile "olmak" arasındaki farklılığın bilmek alanındaki belirmesi, "ben biliyorum"- “Bir bilgiye sahibim” deyişlerinde ortaya cıkar _İnanç_ _Sahip olmak ilkesinde inanc, akılcı bir kanıtı bulunamayan şeyler konusunda bir çözüme sahip olmaktır. Kişi, başkaları tarafından formule edilmiş bazı klişeleri, kendi inancıymış gibi benimser. çünku tutsaktır. Boylesi bir inanc, buyuk bir gruba girebilmek icin satın alınan bir bilet gibidir. Hem bu yolla kişi, kendi başına duşunmek gibi gorevlerden de pacayı kurtarmış olur. Tanrı, bir put haline donuşur. Boylelikle insan, tum guclerini, kendi yarattığı bu şeye yansıtınca, gercek guclerinden uzaklaşmış olur ve zayıflar. _İnsan inancsız yaşayabilir mi? "Bizler once kendimize, sonra cevremizdekilere inanmaya mecbur değil miyiz? "Yaşamın kurallarına inanmadan varolabilir miyiz?" Cevapların "evet" olması halinde ortaya cıkan şey, inancı olmayan bir insanın umutsuz, yalnz ve korku dolu olacağıdır. _Olmak kokenli bir inanc, belirli bazı fikirlere inanmak yerine, bir icsel yonlenme bicimi ya da bir tavır koymak anlamına gelir. Olmak” ilkesinde ise bu. kişinin kendi tecrubesi sonucunda oluşan bir butunluktur. _İbranice'de, “inanc” sozcuğunun karşılığı "emin olmak" anlamına gelen "emuna"dır. "Amen" ise "eminim ki" (hic şuphesiz) anlamındadır.) *_Meister Eckhart (1260 - 1327)_ _Alman mistisizminin en önemli kişiliği, en radikal düşünürüdür. Sahip olmak" ile "olmak" arasındaki farkı, ondan başka kimsenin erişemediği bir mukemmellik icinde, butun derinliği ve acıklığı ile ortaya koyup, cözümlemiştir. _Dış görünüş olarak dindar sayılan insanlar, içsel olarak birer eşekten öte değillerdir. Çünkü Tanrısal gerçekliğin öz anlamını kavrayamamışlardır. Tanrı'nın isteklerini yerine getirmeyi arzu etmek bile, bir ihtirastır. Bu nedenle doğru değildir. Hicbir şey istemeyen insan, hiçbir şeye karşı bir ihtiras duymaz. İşte gercek bağımsızlık, ancak böyle gercekleşebilir. Meister Eckhart _Eckhart, İncil’deki: "Ne mutlu ruhta fakir olanlara, çünkü göklerin saltanatı onların olacaktır" deyişini, maddesel fakirlikten değil de, içsel, yani ruhsal fakirlikten soz edeceğini acıklayarak başlar. _Eckhart’a göre icsel fakirlik: "Hicbir şey istememek, hicbir şey bilmemek ve hicbir şeyi olmamak''tır. Hicbir şey istememeyi, cile cekmek olarak anlayan ve olaya dinsel bir calışma iceriğini yakıştıranlara karşı olan Eckhart onları, bencil kişiler olarak tanımlar: " _Tann'yı tanımak. O'nu sevmekten daha iyidir. Cunku sevgi, arzuyu ve amacı beraberinde getirir. Oysa tanımak, herhangi belirli bir duşunce değildir. _Tum bu şeyler kendiliklerinden "kotu" değillerdir. Onlan "kotu" yapan, yani kendimizi gercekleştirmemizi engeller ve ozgurluğumuzu kısıtlar olmalarına neden olan, bizim onlara yanlış yaklaşmamız, onlara tutunmaya calışarak, kendimizi onlann zincirlerine tutsak etmemizdir. _Freud'dan once, insanların davranış ve inanclarının, onların gercek duşuncelerini gosterdiğine inanılırdı. _Eckhart'ın "olmak" deyince akla; yaşam, canlılık, doğum, yenilenme, akmak, dışa taşmak, verimlilik ve etkinlik gibi şeyler gelir. Bencillik karşıtıdır. _Eckhart, aktif ve canlı bir insanı, doldurulan, doldukca gelişen ve hicbir zaman tam dolmayan bir kaba benzetir. _Sahip olmak eğiliminden kurtulmak, gercek özgürlüğün ilk koşuludur. _Toplum bize ne oğretir?_ _Eşyalardan bize yansıyan etkiler, kültürel bir öğrenme süreci sonucunda, belirli bicimler alırlar. Yani gelen enerjik yansımayı algılayınca, onun hangi eşyadan geldiğine karar veren ve onu bicimleyen birey, daha doğrusu kulturel süreçtir. Atladığımız nokta, toplumun bize, fiziksel duyularımıza carpan etkileri, algılara donuştunneyi öğrettiğidir. O kultur icinde yaşayabilmek icin, duygulan algılara donuşturup, bununla hem cevremizi, hem de kendimizi yonlendirip, bicimlememiz gerekmektedir. Algılara birer isim verince, onlan surec olmaktan cıkararak, katı maddeler haline getirir ve değişmez bir gercekliğe ulaştığımızı sanırız. _Aktivite_ _Aktivite yani etkinlik, hareket durumu, enerji kullanımı sonucunda oluşan bir davranış. Karşıtı pasivite’dir. _Yabancılaşmış aktivite: Kişinin dış bir etkinin zorlayıcı etkisine girmesi ve davranışlarını onun etkisinde yönlendirilmesidir. Dini kurallar. Yabancılaşmış aktiviteyi psiko-patolojik alandaki zorlayıcı nevrozlarda buluruz. Böylesi bir kişiliğe sahip olanlar, kendilerini kendi isteklerine karşıt bir bicimde davranmak zorunda hissederler. _Zorlayıcı nevroz, ilkel bazı törenleri yerine getirmeye çalışmak gibi çok çeşitli biçimlerde belirebilir. Kişi kendi içinden geldiği gibi davrandığını sanarak bu emri yerine getirirken, aslında hipnotizoriin kendine verdiği emirleri aynen uygulamakta olduğunu bilmez. _Yabancılaşmamış aktivite(verimli aktivite) de ise, kişi kendini eylemdeki özne olarak yaşar. Bu tür bir aktivite, bir doğurma, bir uretme surecidir ve kişi ile urettiği şey arasında bir bağ vardır. Boyle bir durumda aktivite, kişinin guclerinin ve yeteneklerinin dışa yansıması demektir. Bir sanatcının ya da bir bilim adamının yaratıcılığı ile eşanlamda almamak gerekir. Burada onemli olan, aktivitenin urunu değil, onun kalitesidir. _Spontan (kendiliğinden) aktive" deyimini sonraları “verimli aktivite” olarak adlandırdım. _Resim veya bilimsel bir calışma verimsiz olabilir. Buna karşılık bir insanın öyle kendi halinde oturduğu ve kendi benliğinin bilincine vamıaya calıştığı ya da bir ağaca boş bakmak yerine, onu gercekten "gördüğü" veya bir şiiri okurken şairin duygularını hissettiği anlarda, hicbir şey "var edilmemiş" olmasına rağmen, boyle bir surec "verimli"dir aslında. Çunku verimli calışma, icsel bir katılmayı gerektirir. Oysa bilimsel ya da sanatsal bir yaratma, "yararlı" bir şey meydana getirme cabasından bağımsızdır. _Ticari amaclı yabancılaşmış aktivite, aslında pasivite. Yani verimsizlik anlamındadır. Buna karşılık, ticari olmayan bir pasivite, yabancılaşmamış aktivite olmak ozelliğini taşır. _Aktivite hakkında – Filozoflar_ _Aristo_ _Pratik(aktivite) kavramı ile Aristo, insanların özgur aktivitelerini tanımlamıştı. Çünku yabancılaşmış işler, o donemde yalnızca köleler tarafından gorulmekteydi. Aristo icin aktivitenin, politik aktiviteden bile ustun o]an bicimi, gerceği aramak demek olan duşgucune dayanan yaşamdır. İyiye ve guzele girmek de eğlenceler ve hazlar ile değil, aktivite ile ulaşılabilirdi ancak. Aquino'lu Thomas'm aktivite anlayışı da, Aristo’nunkine benzer. _Spinoza_ _Spinoza, psikolojiyi bilimselleştiren ve bilinçdışı boyutunu ilk kez ortaya koyan duşunur olarak adlandırmak, yanlış olmaz. Spinoza, aktivite ve pasivite arasındaki farkı, kendinden onceki duşunurlerden daha sistematik ve aynntılı bir bicimde incelemiştir. Aktivite ile pasiviteyi insan ruhunun iki temel kategorisi olarak acıklar. Aktivite, bir olayla uyum icinde olmamız demek. Pasivite ise, olayı oluşturan nedenin yalnızca bir bolumu olmamız durumudur. Spinoza, insan doğasının insan icin, bir atın doğasınını o atı belirlemesi gibi, belirleyici bir oğe olduğuna inanıyordu. Bir insanın ustun meziyetlere sahip olmasının veya ahlaksızlıklar icinde kalmasının ve aktif veya pasif oluşunun, kendi turune ozgu doğasını ne ölcude gercekleştirdiğine bağlı olduğunu da ileri suruyordu. Ona gore, insan doğasının modeline ne denli yaklaşırsak, özgürlüğümüz ve refahımız da o ölçüde artar. "Ruhumuz kendi doğasıyla uyumlu şeyler yaptığında, huzurlu ve mutludur. Ama doğasına ters bazı davranışlara yöneldiğinde, acı ceker." _Spinoza, insan ihtiyaclarını aktif ve pasif olmak uzere ikiye ayırır. Ona gore aktif ihtiyaclar, varoluşumuzun doğal koşullarından kaynaklanırken, pasif olanlar, ic ve dış bozucu etkenlerden doğarlar. Birinci durumdakiler, insanlar ozgur olduklan surece ortaya cıkabileceklerdir. Pasif ihtiyaclar ise, ic ve dış baskıların bir sonucudur. _İnsandaki aktivite, akıl, özgürlük, huzur, sevinç ve kendini gercekleştirme gibi olumlu özelliklerir. İnsan doğasına ters olan pasivite. akıldışılık, esaret, uzuntu ve gucsuzluk gibi olumsuz ozelliklerin de birbirleriyle bağlantılı olduklarını acıklar _Spinoza, akıldışı tutkular tarafından gudulenen ve davranışlarını bu tur ihtiraslan doğrultusunda ayarlayanların, ruhen hasta olduklarını soyler. _Eğer optimum bir gelişmeye ulaşmışsak, yalnızca ozgur, guclu, akıllı ve neşeli değil, aynı zamanda psişik yonden de sağlıklı oluruz. Bunu başaramadığımız durumlarda ise, bağımlı, gucsuz, mecalsiz, bıkkın olur ve cokuntu icinde kalırız. Bence Spinoza, ruhsal sağlık veya bozukluğun, yaşam biciminin doğru ya da yanlış kuruluşuna bağlı olduğunu ortaya koyan ilk modem duşunurdur. _Gercekte acgozluluk, ihtiras ve şehvet gibi nitelikler, hastalık sayılmasalar bile, deliliğin birer gostergesidirler. Spinoza, insan doğasına ters olan butun tutkuların patolojik olgular olduğunu soylemekte, bunları ruhsal hastalıklann bir turu olarak sınıflandırmaktadır. _Gunumuzde para hırsı, sahip olma ve şohret gibi gudulerin yonlendirdiği insanlar, normal ve toplumla uyum icinde sayılırlarken, Spinoza cok onceden bunlann son derece pasif ve hasta olduklarını belirtmiştir _Spinoza'nın aktif insan tipi, gunumuzde normal sanılan aktiviteye uyamadıklan icin, boylesi kişiler "nevrotik" damgasını yemektedirler. _Marx_ _Marx'a gore emek, insanca aktivitenin semboludur ve insanca aktivite ise, yaşamdır. Buna karşılık sermaye, yoğunlaştı muş, gecmişte kalmış ve son aşamada da olu bir şeydir. _Hangi ozellik, karşıtına egemen olmalıdır. Yaşam mı olumu, olum mu yaşamı belirlemelidir. Ona gore, kapitalist sistemde insanın "kendi başına calışması" felce uğratılıyor ve insan kendi ozune yabancılaşıyordu. _Schweitzer_ _Aktivitenin. gercekte pasif bir karaktere sahip olduğunu, Albert Schweitzer'den daha iyi değerlendiren bir yirminci yuzyıl duşunuru cıkmamıştır. Schweitzer, modem insanları bağımlı, mukemmellikten uzak, eksikli, patolojik ve tumden pasif olarak karakterize ederken, son ederece haklıydı _Güven – Güvensizlik_ _İleriye doğru gitmemek, olduğu yerde kalmak, kısaca insanın kendisini sahip olduğu şeylere bırakması, aslında bir rahatlık arayışıdır. _Yeni bir fikre, bir ideale ve yeni gelişimlere çekinmeden atılan kimselere karşı bir hayranlık duymaktan da kendimizi alamayız. Mitolojideki "kahraman" mitosu, bu ozlemin bir semboludur. Korkuya yenik duşmeden, cesaretle onun uzerine gidebilmesi, o kişiyi kahraman kılar. Hristiyanlık'ta kahraman, hicbir şeye sahip olmayan ve dunyanın gozunde değersiz olan, ama insanlara icinden taşan sevgiyle davranan İsa'dır. _"Sahip olmak” durumunda, insanın sahip olduğu şeyler kullanım sonucunda azalırken, "olmak" da uygulama ve kullanımın artması, kullanılan şeyin fazlalaşmasına yol acar. Akıl, sevgi, zihinsel ve sanatsal yaratışlar, yani insanların tum temel yetenekleri, kullanıldıkca, uygulandıkca gelişir ve guzelleşirler. _Eğer insan yalnızca "sahip olduğu" şeylerden ibaretse, onlan yitirdiğinde, kendini de yitirecek, kim olduğunu bilemeyecektir. _Dikkatli davrananlar ve cok şeylere sahip olanlar, guvenlik icinde olduklarını sanmalanna rağmen, hic de oyle değillerdir. Cunku onlar kendi dışlannda olan her şeye, mallarına, paralana ve egolanna bağlı, onlara duşkundurler ve bunları kaybetmek korkusu, iclerinde egemen olan tek duygudur. _Dayanışma_ _Bir şeyin tadına varabilmek icin, ona sahip olmak şart değildir. Bu anlayışa gore, aynı şey, hic kimse ona sahip olmadığı ve bunu da duşunmediği icin, tek bir kişiyi değil, belki de milyonlarca kişiyi sevindirip, mutlu edebilir. Bu gerçek sevincin paylaşılmasını da sağlar. Hicbir şey insanlan (bireyselliklerini kısıtlamadan) ortak olarak yaşadıkları ve paylaştıkları duygular kadar birleştiremez. Boyle bir yaşantı, iki insan arasındaki ilişkilerin canlanmasını ve oyle kalmasını sağlar. Butun politik, dinsel ve felsefi hareketlerin de temel dayanağını oluşturur. Doğa, cinsel eylemde de zevkin ortaklaşa olması ve paylaşılması sembolunu getirmiştir insanlara. _Sahip olmak ihtirasının etkisindeki ilişkiler, üzücü ve bunaltıcı olur, catışma ve kıskanclıkla doludur. Herkes birbirine, denize duşup de. cankurtaran simidine sarılmışcasına tutunmaya calışır. _Acgozluluk "sahip olmak" duygusunun doğal bir sonucudur. _Kendi sahip olamadıkları şeylere sahip olan diğer ulusları kıskanan uluslar, o arzuladıkları şeyi savaşlar, baskınlar ve tehditlerle ele geçirmeye calışırlar. _Tum ihtiraslar ruhsal kokenlidir. İhtiraslar tatmin edilseler bile, onlann yol actığı icsel boşluk ve bunaltıyı, yalnızlığı ve depresyonları bu yolla doyuma ulaştırıp, cozumlemek mumkun değildir. _Banş zamanlannı, gercek ve uzun sureli barış ile yeniden guc toplama ve silahlanma icin savaşa ara vennek anlamına gelen banş olarak ikiye ayırmak gerekir. Yani huzur ve uyumun egemen olduğu barış ile uzun sureli bir ateşkes anlaşmasına benzeyen barışı, birbirine kanştırmamalıdır _Sınırsız ihtiyaclara, en yuksek uretim gucu bile yetişemez. _Psikiyatrist George Groddek, bir erkeğin yalnızca bir kac dakika sureyle bir erkek olduğunu, onun dışında ise kucuk bir delikanlıdan farkı olmadığını soylemişti. _Geçmiş ve Gelecek_ _"Olmak" ilkesi yalnızca şimdi vardır. Sahip olmak"ta ise insan, gecmişte biriktirdiği şeylere, paraya. toprağa, şohrete, sosyal prestije, bilgiye, cocuklanna ve anılarına bağlıdır. _Ressam; renk, tuval ve fırca, heykeltraş; taş ve yontucu ile uğraşır ama yaratıcı eylem, yani yapıtlarının kafalarında canlandırdıkları ve gercekleştirmeye calıştıkları "vizyonu" zamanı aşar. Vizyon icinde zaman yoktur. Yaratma olayının yaşanması ve yorumlanması ise zaman dışıdır. Zamanı aşmak "olmak"m her bel irişi icin ortak bir ozelliktir. Burada ve şimdi oluş sonsuzluk, yani zamansızlıktır. Yoksa sonsuzluk, coğu kimsenin yanlış inancı gibi, sınırsızlığa dek uzatılmış bir zaman değildir. _Gecmişteki bir olayı, sanki şimdi ve buradaymışcasına, tazelik icinde yaşayabilir insan, yani gecmiş yeniden yaşatılır. Sembolik olarak soylemek istersek, boyle bir durumda oluler yeniden canlandırılmıştır. Geleceği de aynı bicimde, şimdi ve burada olarak algılamak mumkundur. _0lmak”ta da zaman kabul edilir ama ona teslim olunmaz. O, yaşamımızı belirleyen bir tiran değildir ve tahtından indirilmiştir. Ama "sahip olmak" bicimli bir davranışta zamanı kabul etmek, ona teslim olmaya donuşur _Zamanın gereklerine aldırmayarak özgurluğe yaklaştığını sanmak, boş bir hayaldir. Bir gunluk zamanı değerlendirmek yerine, onu "oldurmek", aslında zaman kafesinden kurtulmak değil, gozlerini kapayarak, kafesi gormemek demektir. ______ _Hayalin Sonu_ _Büyük Vaad Neden Gerçekleşemedi?_ _ Feodal donem yıkılmıştı ve zincirlerinden sıyrılan herkes kendi yaşamının efendisiydi. Öyle sanıyorlardı. Genel kanı, endustrileşme hızla ilerledikce, ozgurluğun toplumun tum bireylerine yayılacağı yolundaydı. Sınırsız uretim, mutlak ozgurluk, yeni "gelişme dini"nin temelini oluşturuyordu. _Endustri çağının büyük vaadlerinin gercekleşememesinin iki psikolojik kaynağı: 1_ Radikal Hedonizm: Yaşamın tek amacının maksimum hazza ulaşmak olarak görülmesi. 2_ Sistemin kendi varlığını koruyup, surdurebilmesi icin, desteklemek zorunda olduğu bencillik. _Elit zengin cevreler, krallar, sınırsız harcamalar ile hazzın doruğuna ulaşmaya ve boylelikle yaşamlarına bir anlam vermeye calışmışlardır. _Epikur'u radikal bir hedonist olarak tanımlayamayacağımız acıktır. Epikur, saf hazzı, yaşamın en yuce amacı olarak acıklamıştır. Ama bu haz, onun icin acıdan uzaklaşma ve ruh huzuru (ataraxia) anlamına gelmektedir. Epikur'e gore, ihtirasların tatmini yoluyla ulaşılan bir doyum, yaşamın amacı olamaz. Cunku boyle bir hazzı, doğal olarak bir isteksizlik ya da sıkıntı izleyecektir ve bu bizi, gercek amacımız olan acıdan kacmak, uzaklaşmak hedefinden saptıracaklar. _Sade, şiddete yonelik icgudulerin var olduklarını ve onları tatmin etmenin doğru ve yasal olduğunu savunuyordu. _Calışma yaşamının guc ve zorlayıcı koşullan kadar, hic bir şey yapmamak da, insanı bunaltır. Yaşamın dayanılır olabilmesi icin, bu iki karşıt ozelliğin dengelenmeleri gerekmektedir. Bu iki karşıt uc, zorunluluktur. Cunku sistemin yaşayabilmesi, bir yandan buyuk uretime, ote yandan da uretilen mallann tuketilmesine, yani boş zamana ihtiyac gosterir. _Tum isteklerin tatmini, insanı mutlu etmeye yetmemektedir. _Bencillik, insanının her şeyi yalnızca kendisi icin istemesi durumudur. Sahip olmak kişiye haz verir. Cunku ne kadar cok şeyi olursa, o kadar mutlu olacağını sanır. Boylelikle kişi, herkese karşı bir duşmanlık beslemeye başlar. Bu tur duşunen bir insanın, arzuları sonsuz olduğu icin, hicbir zaman huzur bulamayacağı bellidir. Onun tum yaşamı, kendinden cok şeye sahip olanlan kıskanmak ve kendinden az varlığı olanlardan da korkmakla gececektir. _Ortacağ ve hatta ilkel toplumlarda bile ekonomik davranışlar, ahlak kurallar tarafından belirlenmekteydiler. 18. yüzyıl kapitalizminde ekonomik davranış, ahlak sisteminden ayrılıyordu. İnsan icin iyi olan nedir? sorusu, yerini, sistemin gelişmesi icin iyi olan nedir? sorusuna bırakıyordu. Bencilliğin, acgozluluğun ve sahip olma ihtirasının bulunmadığı toplumr "ilkel", diye aşağılanmaya calışılıyordu. _Doğayı fethetmek arzusu ve doğa duşmanlığı gozumuzu oylesine koreltmiş ki, doğanın insandaki bu somurucu tutuma karşı kendini savunabileceği gerceklerini bir turlu goremiyoruz. _Sosyo-ekonomik sistem, yani yaşam bicimimiz tarafından belirlenen karakter ozelliklerimizin patolojik nitelikler taşıdığından ve boylece once bireylerin, sonra da toplumun giderek hasta hale geldiğinden soz ettik. _Hasta: Doktor bey, kendime bazı şeyleri dert ediyorum, diyerek başlardı. Kendime bazı şeyleri dert ediyorum, yerine "bazı sorunlanm var" demekle, öznel deneyi, benim dışımda olan ve benim sahip olduğum bir nesneye dönuşturmuş oluruz. Kişinin duygulan, onun sahip olduğu şeye donuşmuş ve bir sorun olmuştur. Ben kendimi bir "sorun" haline donuşturduğum icin, yarattığım bu benim dışımdaki nesne, beni belirlemeye, bana sahip olmaya başlamıştır. Bu tur bir konuşma, toplumdaki gizli ve bilince cıkmamış yabancılaşmanın, acığa vurulmasını sağlamaktadır. _Tüketim ideolojisi, tüm dünyayı yutma arzusu ile doludur. Bu toplum duzeni icerisindeki tuketici ise, surekli ağlayarak biberonunu isteyen ve hic buyumeyen bir bebek olarak kalır. _Yamyamlık, bu konuya iyi bir ornektir. Yamyamlar başka bir insanı yemekle, onun guclerinin de kendilerine gececeğine inanırlar. Cesur bir insanın yureğini yiyen kişi, cesaret bulur. Bir totem hayvanı yenilince de, onun sembolize ettiği Tanrısal guce ortak olunur, hatta kişi Tansal güç ile bir olur. _Sindirme ile özdeşleşmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Cunku ozdeşleşmede bir taklit ya da kendini aşağılama yoktur. _Modem tuketiciler, kendilerini şu formulle ifade etmektedirler: "Ben, sahip olduğum ve tukettiğim şeyler dışında bir hicim." _Öğrenmek_ _Öğrencilerin tek amacı "Öğrenilmiş" olanı saklamaktır. Yeni bir şey yaratmalarının hic gereği yoktur. Yaşama "olmak" ilkesi acısından bakan oğrenciler ise derse boş bir zihinle (tabula rasa) ve hicbir fikirleri olmadan girmezler. Dersin konusu uzerinde onceden düşünmüşlerdir. Dinlerler ve yaratıcıi bicimde yaklaşırlar. Öğrenci başkalaşmıştır. Her yeni bilgi, onda bazı yeni gelişmelere yol acmıştır. _Hatırlamak_ _Hatırlama olayı, hem sahip olmak, hem de olmak ilkesi açılanndan gerçekleşebilir. Sahip olmak kökenli hatırlama, mekanik bir işlemdir. Olmak kokenli hatırlamada ise, canlı bir olaydır. Hatırlarmak istenen şeyle, ona bağlı ozellikler arasında bağlantılar kurulur. Serbest cağınşımlar, örnektir. Olmak kokenli hatırlama, bir zamanlar gorulmuş olan bir şeye, yeniden canlılık kazandırılması demektir. _Resme bakınca gosterdikleri "evet, oradaydım bir zamanlar" gibi tepkiler, yabancılaşmış bir hatırlamanın gostergesidirler. Not tutmalar, hesap makineleri de bu kategoriye girer. _Konuşmak_ _Sahip olmak anlayışındaki herkes, onemli biriyle karşılaşma deneyimi yaşamıştır bir kez. Boyle bir durumda kişi kendisini bu karşılaşmaya "hazırlar". Kişi, kendine zihinsel olarak bir değer bicer ve kendi kişiliğini ortaya koyar. Başan, onun yeteneğine olduğu kadar, karşısındakilerinin yeteneksizliklerine de bağlıdır. _Olmak" bicimli bir davranış bicimine sahip olan bir insan ise, bir konuşma icin, hicbir şeyi onceden hazırlamaz. Onun yaptığı, olayın icinde spontan (kendiliğinden) ve uretici bir bicimde davranmaktır. Her an yeni fikirlere acıktır. Sahip olmak" tavrındaki kişi, sahip olduğu şeylere guvenir. Olmak" ilkesine gore davranan kimse bir takım korkularla kendi yeteneklerini boğmadığı icin, konuşma sırasında canlı ve etkileyici olacaktır. Bu canlılık coğu kez bulaşıcı olduğundan, buyuk bir olasılıkla, karşısındaki kişinin benmerkezcil tutumunu yenmesine de yol acacaktır. Taraflar duello etmek yerine, dans eder olacaklar ve icleri sevincle dolacaktır. İşte psikanalitik calışmada en onemli nokta da, doktorun bu canlandırıcı ozelliğidir. _Okumak_ _Konuşma konusunda soylediklerimiz, okumak icin de gecerlidir. Okuma sırasında "neyin" okunduğu oldukca onemlidir. Ucuz ve sanattan uzak bir roman okumak, hayal görmekten farklı değildir. Boyle bir kitap, okurda hicbir uretici tepki doğurmaz. Tıpkı boş bir televizyon programı seyrederken, duşunulmeden atıştırılan cerezler gibi. _Sahip olma ilkesine göre, öğrenciye, bir kitabı, yazann ana fikrini cıkarabilecek bicimde okuması oğretilir. onemli duşunurleri oğrenen oğrencilerden, her duşunurun soylemiş olduğunu aynen tekrarlayabilenler, en başarılı olarak değerlendirilirler. Bu durumu ile oğrenci, iyi bir muze rehberi gibidir. Asıl ona gerekeni, yani butun bu soylenenlerin gerisindeki ozu, oğrenememiştir cunku. Halbuki oğrenci, duşunurlerin teorilerini tartışmak, adeta onlarla konuşarak bazı sorunlara ağırlık verirken, kimilerini de parantez dışına almak zorundadır. _Paylaşmak ve Fedakârlık_ _Sahip olmak ilkesinin, insanın varoluşundan gelen bir ozellik olduğu ve değiştirilemeyeceği çünkü insanın doğası gereği tembel ve pasif olduğu, maddesel bazı cekicilikler ya da aclık, ceza gorme gibi korkular onu gudulemezse, bırakın calışmayı, hicbir şey yapamayacağı inancı yatar. _Gercek şu ki, insanın doğasında hem "sahip olmak", hem de "olmak" eğilimleri birlikte bulunurlar. _Sinir hucrelerinin noropsikolojik deneylerle incelenmesi, bu hucrelerde bir aktivitenin yerleşmiş olduğunu ortaya koymaktadır. _Oğrenme psikolojisi konusundaki araştırmalar, oğretilen konu cansız ve sıkıcı bir bicimde kendilerine anlatıldığında, oğrencilerin "tembel" olma eğiliminde bulunduklarım ortaya cıkarmıştır _Bulgular, cocuklann bazı kompleks durtulere tepki gostermek ihtiyacı icinde bulunduklannı gostermiştir. Freud'un kucuk cocuğun dıştan gelen her turlu durtuyu bir tehdit olarak aldığı ve buna karşı koyabilmek icin, saldırganlığını kullandığı yolundaki varsayımına da ters duşmektedir. _İnsanlann kendilerini kurban etmeye hazır olmadıkları duşuncesi yanlıştır. İkinci Dunya Savaşı oncesinde Churchill, İngiliz halkından "kan ve gozyaşı" istediğinde, halkı korkutmak bir yana, onların icindeki fedakarlık yaparak, ortak bir şeyler yaratmak duygularını harekete gecilmişti. Acılar onların cesaretini kırmak yerine, saldırıya uğrayanların birleşerek, direnmeye gecmeleri yolunda onlara adeta bir destek olmuştur. _Ne yazık ki, uygarlığımızı ortak fedakarlıklara yoneltebilmek icin savaşlar ve acılar gerekmekte, barış zamanları ise bencilliklerin gelişmesine yol acmaktadır. _Ailelerinin "istedikleri her şeyleri var, "ama genclerin onların bu ice kapalı ve ölü yaşamlarına isyan etmeleri, ilginc bir celişki doğuruyor. Gençler sahip olamadıkları şeylere özlem duydukları icin mutsuz ve isyankardırlar. Bir prens olarak yetişen Buddha’nm her turlu eğlence ve lukse sahipken, sahip olmak ile tuketmenin kendisini mutlu etmediğini farkedip, sarayından ayrılması da, bu konuda bir ornektir. Luks, refah ve bolluk icinde yaşayan bu genclere, yaşam anlamsız geliyor. _İnsanda iki turlu eğilim vardır: birincisi, yaşamda kalma ve ondan güç bulan "sahip olmak" gudusu. İkincisi ise, yalnızlıktan kurtulabilmek icin, başka insanlarla bir olmak ihtiyacından doğan "olmak" güdüsüdür. Toplumun yapısı insanlarda hangi eğilimin ağır basacağını belirleyen en onemli etken olmaktadır. _Olumsuz guduleri destekleyip, beslemediğimiz surece, olumlu gucler gelişip, filiz vereceklerdir. Çocukluk izlerinin hiç değişmediği fikrine katılmıyorum. _Sevinç – Hoşnutluk_ _Hoşnutluğu, arzunun aktif bir caba gerekmeden tatmin edilmesi olarak acıklamak mümkün. _Sevinçsiz hoşnutluklar dünyasında yaşamakta olduğumuz icin, bu farkı anlamak bizlere biraz güç gelebilir. _Zengin ve şohretli olabilmek icin, ticarf anlamda cok aktif olmak gerekir. Ama bu, icsel bir aktiviteye karşılık değildir. _İnsan doğasına ters olan tutkular, insanlann sorunlarına onlara uygun çözümler getirerek, bireyleri guclendirmek ve geliştirmek yerine, kişilerin er veya gec eksik ve yetersiz kalmalarına yol acarlar. _Yaşamın sevincle dolamaması, yani doyumsuzluk ise, kişiyi surekli olarak yeni ve daha ic gıcıklayıcı tahrikler aramaya ve bunalıma iter. _Sevinc, anlık bir alev ya da bir coşku durumundan cok, sanki bir kor olmadır. _Eckhart: "Baba oğula gulumser ve oğul da buna gulumseyerek karşılık verirse, bir hoşnutluk doğar aralarında. Bu hoşnutluk sevince, sevinc sevgiye ve sevgi de Kutsal Ruh'da dile gelen uclemeye yol acar ardı ardına." _Spinoza: Sevinc, insanın az mukemmellikten, cok mukemmelliğe ilerleyişi ve gecişi, uzuntu ise cok mukemmellikten, az mukemmelliğe doğru gerileyişidir. Sevinc, insanın kendini gercekleştirme sureci icinde, hedefine yaklaştıkca duyduğu ve hissettiği bir duygudur diyebiliriz. _Günah ve Bağışlanma_ _İnsan, otoriteden korkmayı öğrenmelidir. Vatandaşlann da bu korkuyu tumden iclerine yerleştirmeleri ve itaatlerine de ahlakf ve dinsel bir değeri, yani gunahı yakıştırmaları gereklidir. _İnsanlar yasalara, yalnızca ceza almaktan korkıuklan icin saygı gostermezler. Onlan bu davranışa iten, itaatsizliğin iclerinde uyandırdığı sucluluk duygusudur. Bu sucluluk duygusundan kurtulabilmeleri icin tek yol, otorite tarafından bağışlanmaktır. Bir cok kahraman, insanlara olan sevgileri nedeniyle, bu itaatsizlik - gunah cemberini aşmayı bilmişlerdir. Promete, ateşi Tannlar’dan calıp, insanlara verirken itaatsizlik ettiğini, gunah işlemediğini biliyordu. _Toplumun otoriter yapısına ne kadar cok uyar ve onu kendimize mal edersek, o kadar cok "sahip olmak" ilkesine gore yaşıyoruz demektir _Erkek ve kadın birbirlerine yakındırlar ama yine de kendilerini otekinden ayn ve uzakta olarak hissetmektedirler. Bu durumda bir insanın karşısında cırılcıplak durmanın derin utancını hissetmek ve kendi yabancılaşmasının farkına vararak uzulmek gibi, iki duygunun arasında kalmıştır insanoğlu. Örtunerek, bu utanctan ve karşısındakini tum insanlığı icinde algılamaktan kurtulmaya calışır. Ama gizlemekle, ne utanc, ne de sucluluk duygusu ortadan kaldırılamaz. Birbirlerine sevgi ile yaklaşmayı bilmezler. _Havva, Adem’i korumayı duşunmez hic ve Adem cezadan kurtulabilmek icin, Havva'yı savunmak yerine, onu suclayarak, kendini kurtarmaya calışır _Tanrı, insanın hem bilgi, hem de yaşam ağaçlarının meyvelenndan yerse, denetleyemeyeceği güçlere ulaşacağından korkmuştur. _ Babil’deki bu kule yapımı olayını, gunah tarihinin ikinci buyuk sucu olarak alabiliriz. Rab: birbirlerinin dillerini anlamasınlar diye, onlann dillerini kanştıralım _Sahip olmak turundeki gunah; pişmanlık, ceza ve artan bir teslimiyet cizgisini izler. "0lmak"ta. yani anti-otoriter bir yaşam anlayışında ise gunah, insan doğasının bir sonucu olan yabancılaşmanın sonucudur. _Ölümden Korkmak_ _Ölümün sırrı, yaşamınkıyla aynıdır. Sahip olmak tutkusundan ve ben-merkezcil bir yaşam anlayışından sıyrıldığı oranda kişi, ölümden korkmayacaktır. Çünku olumle yitireceği bir şey yoktur. ......
İster solcu olsun ister sağcı, bugün artık dünya hakında boğazına kadar politik bir gerçekçiliğe batmış söylevler döneminden çok uzaklardayız. Bu gerçekçi körlük belki de yalnızca “politikacılar sınıfıyla” sınırlıdır; zira yalnızca onlar siyasete ve siyasi temsil denilen şeye inanmaktadırlar; tıpkı reklama yalnızca reklamcıların inanması gibi.
Bu ticaret gemilerinden birinin kapatanı olan Robert Jenkins, Avam Kamarası'na geldi ve İspanyolların kendi gemisine çıkarak kulağını da yanında getirmeyi ihmal etmemişti. Tüccarlar, politikacılar ve İngiliz kamuoyu, İspanyol barbarlığıyla ilgili yeniden hortlayan efsane ve nefretin de etkisiyle, olaya olabilecek en kötü şekilde yaklaştı.
Christon I. Archer
Sayfa 381 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
“Dünyanın gelmiş geçmiş bütün filozoflarına, bütün şairlerine, bütün yalvaçlarına, bütün ermişlerine kızıyorum, onca kitap niye yazıldı diye düşünüyorum, ne gereği vardı, o kitaplıklar, o konferanslar, o toplantılar; o kendini matah bir şey zanneden politikacılar, benim gibi gazeteciler, dünyayı kurtaracakmış gibi ciddi yüz ifadeleriyle ekrana çıkan çokbilmişler, üniversiteler, ben var ya ben diyenler, hepimizi toplasalar bir incir çekirdeğini doldurmayız diye düşünüyorum. Hele o zenginler, hele o paraya, kata, yata tapanlar, hele o gösteriş düşkünleri. Hepsini o süslü saatleriyle, pırlanta yüzükleriyle, limuzinleriyle birlikte gömmeli diye düşünüyorum, aman ayrılmasınlar onlardan.”
Zülfü Livaneli
Sayfa 109 - Doğan Kitap
1
...
5,7bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.