kendimizi başkalarının gözünden görmek ve olmamızı istedikleri bin bir kişiye dönüşmüş olmayı dilemek için en ufak çaba gerekmiyor. pişmanlık duymak ve sonsuza, zamanımız doluncaya kadar duymaya devam etmek çok kolay.
ne o kimseyi sevmiş, ne de sevilmişti. kendi içi de, hayatı da bomboştu; yalnızca umutsuzluğu hissedebilen bir robot misali oradan oraya gidip normal bir insan gibi davranıyordu.
nora hayatı olduğu gibi kabullenmiş gibiydi; kötü bir deneyim yaşandı diye bütün deneyimlerin kötü olması gerekmiyordu. hayatını acı çektiği için değil, acıyı dindirmenin bir yolu olmadığına kendini inandırdığı için bitirmek istediğini anlamıştı. hem depresyonu yaratan şeydi hem de korkuyla umutsuzluk arasındaki ayrımdı bu. korku, bir mahzene girerken kapının kapanıvereceğini düşünerek endişelenmekti. umutsuzluksa o kapının kapanıp üstüne bir de kilitlenmesi demekti.
bir hayatı deneyimlemeye devam etmek için o hayattan her yönüyle hoşlanmak gerekmiyordu. hoşlanacağınız bir hayatın mutlaka olduğu fikrinden vazgeçmemek yeterliydi. aynı şekilde, bir hayattan hoşlanmanız o hayatta kalmanızı da gerektirmiyordu.