Kendini bir gün ağzından annen konuşurken yakaladığında, mağazanın aynasında sırtındaki o tanıdık kamburu gördüğünde, mutfak dolabını açıp da biriktirdiğin yoğurt kapları üzerine devrildiğinde, iki kaşının ortası aynı onun gibi kırıştığında, annenin gülme çizgileri yüzünün aynı yerlerine çizildiğinde, bir zamanlar sıkıca tutunduğun ona hiç benzemediğin iddiasını alıp gömecektin tarihin sayfalarına. Hayatında ki adam seni aynı babanın onu bırakıvermesi gibi bırakıverdiğinde fark edecektin bir de annenin kızı olduğunu. Çayı onun gibi tek şekerli içmeye başladığında bir gün. Onun o hiç sevmediği kırçıllı hırkası sana kaldığında ve o senden yaşlı hırkayı giyip de kendini çok güzel hissettiğinde... Bir sabah uyanıp aynaya baktığında karşında annen duruyor olacaktı. Kadından kadına giden uzun, kadim bir yoldu bu. Kahve pişirme ya da fırında kızaran çöreği çıkarma bahanesiyle salonda yalnız bıraktığımız babaların ya da kocaların hiç bilmediği, sadece mutfakta, tabak çanağın çevrelediği o gizli dünyada, konuşulan şeyler gibiydi. Elimizde kahve tepsisi ya da kare şeklinde kesilip çiçekli tabakların tam ortasına yerleştirilmiş börekler ve mühürlenmiş dudaklarımızla salona geri döndüğümüzde, az önce kalktığımız koltuklara aynen kurulup az önce konuştuklarımızı hiç konuşmamış gibi.
Anneden kızına yeraltı suları akıyordu. Kadından kadına akan incecik nehirler. Erkekler görmüyordu o nehirleri. Bir tek sen, bir gün, aniden, annene ait olanların yıllarca akıp en nihayetinde kıyında biriktirdiği alüvyonu gördüğünde anlayacaktın bunu. Önce çok şaşırıp sonra sevinecektin bir şeyin devamı, bir şeyin geri kalanı, bir şeyin birikeni olduğuna. Aitlik duygun depreşecekti içinden bir yerde. Ve asla atamayacaktın o yoğurt kaplarını bir gün lazım olur diye.
Hayat beni böyle köşeye sıkıştırmayı, gözümün içine baka baka çelme takmayı severdi. Hayatın unuttuğu bir şey varsa, o da bir yerden sonra daha fazla düşülmediğiydi.