Gazze’nin suçu ne? Burada yağmur arıtmaz, daha da kirletir. Dar sokakları acımaz, ağır bir çamura boğar, ayak izlerini siler, yaşayanların ve ölülerin izlerini yok eder. Duvarların ve kalplerin çatlaklarına sızar, oraya tutunmuş cılız sıcaklığı dondurur. Gökten düşen her damla, bu dünyaya fazla ağır bir kederin yükünü taşır. Ve yine de, her şeye rağmen, bu yağmur kimi zaman çatlamış bir camın üzerinde oyalanırken arsız bir güzellik saçar. O anlık parıltılar içinde Gazze hem sefalet hem ışıkla parlayan kırık bir mücevhere benzer. Sanki Tanrı’nın kendisi, tuhaf bir pişmanlığa kapılmış da karanlık çökmeden önce son bir görkem sunmaya çalışır gibidir.
"Kelimeler bizi kurtaracak mı sanıyorsun, Nebil?” diye soruyordu arkadaşlarım. Ben de onlara evet diyordum. Artık emin değilim. Kelimelerin sessizlikte kurtardığını söyleyebilirim. Gerçeklik aymı kalır, hiçbir şey baskıyı deviremez, ama ruh, o uçar gider.
"Bazen tarihten ve hayattan şöyle ifade edilebilecek vahşi bir yasa çıkıyormuş gibi bir izlenim ediniriz: Olanın daha fazlası olacak, olmayanın elindekiler de alınacak."
Rüzgâr çadırlarda uğulduyordu, kumaş kırbaç gibi şaklıyordu, herkese tuzağa düşmüş olduklarını hatırlatmak için. Akşamları kısık sesler, mırıltılar duyuluyordu. Tüm kamp kırık umutların mezarlığına dönüşmüştü. Ve sonunda rüzgâr dindiğinde, sessizlik her şeyi yutuyordu; sarıyor, eziyor, boğuyordu. O sessizlik en kötüsüydü. Bekleyişin, askıda kalmış zamanın sessizliğiydi. İnsanı delirten, hiçbir şeyin değişmeyeceğini haykıran bir sessizlikti bu. Burada, bu kayıp çukurda, yavaş yavaş tükenmek için, sonu olmayan bir ölüme terk edilmiştik.