Farkında mısınız bilmiyorum ama insan olmanın en değerli yanını kaybediyoruz. Bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Çünkü bazı durumları karşılayan kelimeler yok ya da ben daha öğrenemedim. Bir çok kez gündelik hayatımı yargılayıp eylemlerimi gözden geçiriyorum. Kendimle ilgili, çevremle ilgili garip farkındalıklar yaşıyorum. Bunlardan bir tanesi de AVM’lerde yemek yeme durumu. Kafanızda bir menü belirlersiniz. Sıra varsa sıranızı bekler yemeğinizi kesin olan bir fiyata alırsınız. Gider boş bir masa bulup yersiniz. Ve kalkıp bir sonraki(önceden belirlenmiş) eyleminizi gerçekleştirmeye doğru hareket edersiniz. Tabii bu menünüz ile ilgili bir püf nokta var. Siz o yediğiniz yemeğin kalori değeri başta olmak üzere matematiksel miktarını biliyorsunuz. Size verilenden daha fazlası o tabaktan asla vücudunuza geçemez. İçtiğiniz içeceğiniz için de aynı durum geçerli. Ve günlük tüm aktivitelerinizde bu plan aynen işlemeye devam ediyor. Dakika dakikasına, hangi mekanda hangi duyguyu ne kadara yaşayacağınız ve ne kadar süreceği artık net olarak belli. Ve yarın için de bu geçerli. On gün sonrası için de... Şimdi lütfen bizi ayakta tutan, ölecek olacağımızın korkusunu biraz azaltan şu iki noktayı düşünün; belirsizlik, özgür irade. Eğer ben yarın ne yapacağımı en ince ayrıntısına kadar bugünden biliyorsam ve bu durum yıllarca sürecekse yaptığım her şey anlamını yitirmiş olmuyor mu? Yaşadığım bu hikayenin on yıl sonraki sayfası belli, yaşlanmış, umursanmaz olmuş, bugün 40 yaşında olan birinin hayatını birebir yaşıyor olucam. Sizi bilmiyorum ama bu empati bana güzel bir his vermiyor. Bir diğer mesele özgür irade. Aslında öyle sandığımız irade. Çoktan kaptırdığımız, tadını unuttuğumuz o efsanevi benliğimiz. Dilediği zaman dilediği yere yürüyebilen, ne kadar emek verirse o kadar
Zaytung haber ama yüzde 100 gerçek
Son olarak Emine Bulut adlı kadının ayrıldığı eşi tarafından öldürülmesi kadın cinayetleri konusunu tekrar gündeme taşırken, Türkiye bir kez daha acısını sağından solundan delikanlılık fışkıran, aşk için ölüp öldürmenin kutsandığı gerizekalı yerli dizileriyle unutmaya çalışacak. Genç kadını 10 yaşındaki kızının gözleri önünde öldüren eski eşi Fedai Baran'a sosyal medyada küfürler yağdırıp lanetler okuyan vatandaşlar, Baran'la aşağı yukarı aynı özellikleri taşıyan karakterlerin başrolünde yer aldığı 50 küsür yerli diziden birini hayranlıkla izlemek için bu akşam da televizyonları karşısındaki yerlerini alacaklar. Kirli sakallı, siyah ceketli, yakası açık beyaz gömlekli, mütemadiyen bağırarak delikanlılık, namus, ölümüne sevmek gibi şeylerden bahseden ve hepsi birbirine benzeyen onlarca denyonun aşk uğruna neler yaptığını ve onlar sertleştikçe başroldeki bir o kadar denyo kızın bunlara nasıl daha da aşık olduğunu zevkle izleyecek olan milyonlar, kadın-erkek ilişkisinin tam olarak böyle olması gerektiği konusunda da tam bir fikir birliğine varırlarken, "mk biz yaşayamadık şöyle bir aşk" temalı paylaşımlarıyla da sosyal medyada eğlenceli anlar yaşayacaklar Dizinin sona ermesinin ardından bir haber kanalındaki kadın cinayetleri konusunun işlendiği programa kısa bir süre göz atarak ülkenin en büyük sorununun cehalet olduğu konusunda da fikir birliğine varacak olan milyonlar, aynı denyonun daha çirkin ve beceriksiz versiyonun baş karakter olduğu bir komedi filminin 18. tekrarını izlemek üzere kanal değiştirerek geceye devam edecekler. (ZAYTUNG)
Reklam
Hayat Kavanozu Fransa Kamu Yönetimi Okulu Profesörlerinden biri, Amerikalı büyük şirketlerin üst düzey yöneticilerine etkili zaman yönetimi konusunda ders vermesi için davet edildi. Elit yöneticiler sıralarında oturmuş, ünlü profesörün ağzından düşecek her kelimeyi yazmak için bekliyordu. Yaşlı profesör yavaşça her yöneticinin tek tek gözlerine baktı ve nihayet “bir deney yapacağız” dedi. Masanın altından bir kavanoz çıkardı. Kavanozun içine, yine masanın altından çıkardığı tenis topu büyüklüğündeki taşları dikkatli biçimde koymaya başladı. Kavanoz ağzına kadar dolupta daha fazla taş alamayınca, “Kavanoz doldu mu?” diye sordu. Salondaki herkes birlikte bağırdı: “Evet!” “Sahi mi?” diye karşılık verdi profesör. Masanın altından biraz çakıl taşı çıkardı. Kavanozu önce sallayıp daha sonra içine çakıl taşlarını koydu. Kavanozu tekrar salladı. Böylece küçük taşlar büyük taşların arasında kendilerine yer buldular. Ve aynı soruyu bir kez daha sordu: “Kavanoz şimdi doldu mu?” Yöneticiler, profesörün ne yapmak istediğini yavaş yavaş anlamaya başlamışlardı. İçlerinden biri “Herhalde hayır!” diye cevapladı bu soruyu. “Güzel!” dedi profesör ve masanın altından bu defa biraz kum çıkardı. Kumu kavonoza boşaltmaya başladı. Kumlar büyük taşlarla çakıl taşları arasındaki boşlukların hepsini doldurdu. Sorusunu bir defa daha sordu: “Kavanoz doldu mu?” Yöneticiler hep bir ağızdan “Hayır!” diye bağırdı. Bir defa daha “Güzel!” dedi ve masanın altından bir sürahi su çıkardı ve kavanoza ağzına kadar su doldurdu. Kavanozun artık tamamen su ile dolduğu söylenebilirdi. Profesör salona dönüp sordu: “Bu deneyden çıkarmamız gereken büyük hakikat nedir?” Bir yönetici elini kaldırdı ve çıkardığı dersi özetledi: “Programınız ne kadar dolu olursa olsun, gerçekten gayret ederseniz, o
Kisa Bir Hikaye - Rahmetle Aniyoruz ( 1 Subat 1999 )
Barış Manço, Fransa’da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur.  Karşısında küstah bir spiker vardır ve Barış Manço’yla dalga geçmektedir.  Sürekli “İşte Türk, yani barbar, vahşi” vs. demektedir. Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere “Yanınızda kâğıt para var mı?” diye sorar.  Bu soru spikeri şaşırtır ve “Evet var ama ne olacak?” der. Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkarır. Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında “Anahtar” adlı şarkısını söylemiştir. Bu şarkının bir bölümü şöyledir: “Beş Akif-bir saat kulesi, iki kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, iki Mevlana-bir Sinan”... Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemde Türk paralarının arkasında fotoğrafı olan kişilerdir...  Barış Manço spikere sorar: “Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kimdir?” Spiker, “General” der. Barış Manço diğer paralardaki kişileri de sorar. Spikerin verdiği cevaplar hep, “Falanca general, falanca amiral, falanca komutan” şeklindedir...  Bu sefer Barış Manço cebinden Türk paraları çıkarır. Spikere şöyle der:  “Bakın bu parada fotoğrafı görülen kişi Mehmet Akif Ersoy’dur, kendisi büyük bir şairdir. Bu fotoğraftaki kişi de Mevlana’dır, bir düşünürdür. Bu paradaki kişi Fatih Sultan Mehmet’tir, adaletin sembolüdür. Bu paradaki kişi ise Atatürk’tür, ‘Yurtta barış, dünyada barış’ diyen ulu önderimizdir.  Bizim paralarımız işte bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamlarımızın fotoğraflarını bastık.  Siz Fransızlar asıl kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş yapan adamlarınızın fotoğraflarını basmışınız!”  Barış Manço’nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri canlı yayını keserler ve spikeri
Barış Manço Fransa'da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur. Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmektedir. Sürekli, " İşte Türk, yani barbar, vahşi vs... " demektedir... Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere " Yanınızda kâğıt para var mı? " diye sorar! Bu soruya spiker şaşırır ve " Evet var ama n'olacak " der. Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır. Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında "Anahtar" adlı şarkısını söylemiştir. Bu şarkının bir bölümü şöyledir: " Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, İki Mevlana-bir Sinan" (Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992). Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir... Barış Manço spikere sorar: " Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim? "
Devamını okuyunca yazının tamamını paylaşmadan duramadım
kızlarım ayşe ve fatma, kendilerine amerika birleşik devletleri’nden bir hoca bulmuşlar. yok yok, fethullah gülen değil elhamdülillah. numan ali han (nouman ali khan). merak edip, biraz da kaygılanıp, kimdir, necidir, neyin nesidir diye araştırdım tabii. pakistan asıllıymış. 1978’de, babasının diplomat olarak görev yaptığı almanya’da dünyaya gelmiş. ilk gençliğinde, namazsız niyazsız, “sıradan bir amerikan genci gibi” imiş. 19 yaşındayken new york’ta muslim students associaton (müslüman öğrenci birliği) mensubu bir arkadaşının tesiriyle hidayete ermiş. hidayete erdikten kısa bir müddet sonra, birbirini afiyetle yiyen rakip müslüman gruplardan yaka silkip, kur’an’la baş başa kalmaya karar vermiş. “önce arapça” deyip, suudi arabistan ve pakistan’da sıkı bir arapça eğitiminden geçmiş. 2006 senesinde kurduğu beyyine enstitüsü’nde (bayyinah ınstitute) “klasik arapça” ve “mukaddes kelam” dersleri veriyormuş. abd’nin dört bir yanında ve dünyanın başka yerlerinde verdiği vaazlar internet vasıtasıyla milyonlara ulaşıyor ve nice insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarıyormuş. facebook’ta 500 bin takipçisi varmış. ürdün kraliyeti islami araştırmalar merkezi’ne göre dünyanın en tesirli 500 müslüman’ından biriymiş. üç değil, beş değil, tam altı çocuk babasıymış. hanımı ve çocukları ile mes’ûd bahtiyarmış… internette vaaz videolarını izledim. besmelenin faziletleri hakkında, esma-ül hüsna’nın hikmetleri hakkında, dua hakkında, tesettür hakkında, modern gençliğin karın ağrıları hakkında… surur veriyor. efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “kolaylaştırın; zorlaştırmayın. müjdeleyin; nefret ettirmeyin” talimatına uyan, bilgili, akıllı, esprili, şefkatli, iç açıcı bir vaiz. gülümsüyor ve gülümsetiyor, yerine göre kahkaha da atıyor ve attırıyor, ama ‘totalde’ gayet ciddi. gençleri
Reklam