• Dünya adaletsiz, acımasız ve şiddet dolu.
  • Ne de güzel bi Faresin sen "Firmin".
    Hayalleri,
    Umutları,
    Ara sıra sapıkça düşünceleri,
    Kendince felsefe yapmaktan geri duymayan,
    Bi de şimdi ki psikolog, psikiyatrist 'im diyenlere bilgisiyle meydan okuyan deli dolu bi fare.
    Sevdim seni.
    Hikayelerin içinde kah üzüldüm kah güldüm.
    En çokta sayfa 127. sayfada ki maceran hoşuma gitti (+18)

    Bu kitaptan sonra valla farelere bakış açım değişti,
    Bi hamster hediye eden olsa da,
    Evimde bi güzel beslesem ne güzel olurdu.

    Okumaktan keyf alacağınız bi eser.
  • o vakit sayfalar dolusu mektuplar yazarız. umudu anlatırız ve apaydınlık biten masalları. evet, evimiz(d)e bir posta kutusu yapalım. ahşaptan olsun, ağaçların ruhu vardır derdi nenem. böylelikle posta kutumuzun da bir ruhu olur. maviye boyayalım. ama denizin değil, gökyüzünün mavisi olsun. çünkü ben sevdikçe gökyüzü oluyorum.. ya da oluyordum.. sait faik gibi sevmekten korkmaya başlamadan evvel. yıllarca yanılmışız sevginin zıttı olan duygu nefret değil, korkuymuş meğer. korkuyorum.. radyodan bir ses yükseliyor yine:
    'bağışlayın beni sevdalarım
    kendimi parçalara ayıramadım
    alın gidin korkularımı
    hiçbir ayrılık yeniden yaratmıyor beni..'
    neden kar yağmıyor bu şehir(d)e? hâlbuki aralık ayındayız. yine yağmur başlamış. . bir vakitler yağmura yakalanmayı ne çok severdim. yağmurla küçük bir çocuk gibi birikintilerin üstünde yaprak yüzdürmeyi, kendi etrafımda dönüp damlaları yakalamayı, ve salyangozları selamlamayı ne çok severdim.
    radyo dinlemek incitir mi?
    'aşk ağır yükler bindirdi
    küçülen omuzlarıma
    kalplerinizden kaçtım
    hep varıp gittim
    en karanlıklara
    yağmur ıslak mazeretler yükledi
    büyüyen yangınıma..'
    diyor radyodaki bey, inciniyorum...
    mutlaka evimiz(d)e bir posta kutusu yapalım ki inciten her şarkı için bir mektup yazalım. sahi, hangi ağaçtan olmalı kutumuz? çınar ya da leylak ağacından olsun yahut incir ya da zeytin ağacından. her bahar ezginin günlüğünden 'hişt'i söylerdim bağıra bağıra. 'leylaklar açmış gördün mü' derken mor leylakların kokusuyla başım dönerdi.. çocukluğumdan beri incirin kurusuna da yaşına da bayılırdım. çınar ve zeytin ise yüzlerce yıllık varoluşu ile ân'da olmayı başaranlar değil miydi? ân'da, yani geçmişin ve geleceğin keşistiği yerde. belki onlarla birlikte ben de ân'a teslim olabilirdim. aynı yıl iki psikiyatrist nasıl iki farklı tanı koymuştu: depresyon ve kaygı bozukluğu. birine göre geçmişe takılıp kalmıştım, diğerine göre ise kavgam gelecekle idi. hâlbuki ikisi de yanılmıştı..
    yıllar geçtikçe anlıyorum: siyah ya da beyaz değil dünya. griler de var.. değişiyorum.. bazı konularda ise değişmiyorum.
    mesela hâlâ göğe bakıyorum. sevinçli iken de, ruhum çaresizlik içinde kıvranır iken de bakıyorum göğe.. göklerden bir mucize gelir diye bekliyorum: kendimi bağışlamanın mucizesi
    ya da bazı geceler ağlıyorum, çok ağlıyorum.. içimdeki o çocuk için ve yeryüzündeki tüm çocuklar için..
    kalbim, beni bağışla yine hüzünlerle sarmaladım seni..

    https://youtu.be/NLW_-_jbBSY
  • "Ben kimim ki, kendi fikrim olsun?"

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Vitruvius'tun. Mimardın. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı tasarımlarında kullanmak için : Fayda, kalıcılık ve güzellik.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Wilhelm Reich'din. Psikiyatrist ve psikanalisttin. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı yaşamımızın tükenmez kaynağı olarak gösterdiğin : Sevgi, çalışma ve bilgi.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Mustafa Kemal Atatürk'tün. Bir geleceğin kurtarıcısıydın. Fikirlerin ülken oldu. 6 ilken vardı : Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık.

    Geçmişinde bu kadar büyük insanlar olabilmişken, ezilip büzülmeyi, seni yönetene karşı kayıtsız şartsız ve sorgusuz itaati, sevgisizliği, gaz odalarını, bilgin yerine tabancayı seçmeyi, kendinden olmayanı asmayı kesmeyi, hırsızlığı, yalan söylemeyi, eski can düşmanını dostun ya da eski can dostunu düşmanın bellemeyi, kişisel özgürlüğünü unutmayı, dedikoduyu, aşkla cinselliğin tanımlarını karıştırmayı, kendi fikirlerin dururken başkasının fikirlerini benimseyecek kadar küçülmeyi nasıl becerdin be?

    Nasıl bu kadar ilkesizleşebildin? Bu yazıyı okuyan sen, ben, hepimiz. Nasıl bu kadar ilkesizleşebildik, kendi fikrimizden bu kadar uzaklaşabildik?

    Hani Nietzsche'nin üst insanı olmayacak mıydık? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Neden küçülmeye gittin?

    Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en tepeye çıkmak için hazırlığımızı yıllardır yapmıyor muyduk? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Para ve iktidar hırsı gözünü mü bürüdü yoksa? Bu mudur bu kadar küçülmüşlüğünün nedeni?

    Oysa ki sen Hitler'in, Stalin'in, Napolyon'un kontrol ettiği kitlelerin zafer çığlıklarını dinlemiştin. Kendini öyle büyük zannediyordun ki sanki hiçbir zaman ölüm sana gelip çatmayacak, hiçbir ülke senin kılına bile dokunamayacak sanıyordun. Para ve silah dolu depolar eşliğinde dünyanın en büyük insanı zannediyordun kendini. Bu senin en büyük yanılgındı. Çünkü kulaklığında çalan tek şarkı olan savaş naraları açıkken, dünyanın diğer bütün müziklerini kaçırıyordun.

    Kütüphaneye gitmiyordun çünkü kitap okumanın insanı küçülteceğini düşünüyordun.

    Dans etmiyordun çünkü dans edersen insanlar seni kötüler ve eleştirir diye düşünüyordun.

    Harekete geçmek, bir şeyler yapmak, elinden geleni ardına koymamak istiyordun ama insanlar seni onaylamaz, kabul etmez ve takdir etmez diye düşünüyordun.

    Oysa ki deli gibi kütüphaneye gitmek, dans etmek ve harekete geçmek istiyordun!

    Dinle Küçük Adam, bütün ülkelerin liderlerine ve halklarına yazılmış bir mektup, öğüt, öz eleştiri; kimliklerine karşı tutulmuş bir aynadır. Kendisini hiçbir konuda çaba göstermiyor olarak görüp harekete geçmeye meyilli olan insanlara kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitaptır. Her gün dış görünüşünüze baktığınız aynanın, bir kitap tarafından ideolojik ve siyasi temelle birlikte karşınıza geçmiş harmanlı bir bakış açısı aynası olarak sunulduğu bir tepsidir. Tepsinin üstündekini ister alırsınız isterseniz de almazsınız fakat Reich bu tepsiyi sizin yanınıza çoktan koymuştur, bu mektubu okumaktan, bu öz eleştiri oklarını kendinize saplamaktan başka çare yoktur. Halil Cibran dedi :
    "Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar."

    Öz eleştiri yapacağız ki kendi çocuklarımız geleceğin yetişkinleri olacak. Öz eleştiri yapacağız ki kendimizde yaptığımız hataları şimdinin küçükleri ama geleceğin büyükleri olan çocuklarımızda yapmayacağız. Atatürk'ün de dediği gibi, bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevi olacak ki "küçük adam" olarak anılmayacağız. Büyük işler, büyük hayaller, büyük fikirler üreteceğiz. Dünyayı terk etmeyeceğiz mesela, kendimizi kapatmayacağız, başka dünyamız yok ki çünkü, nerede başka dünya, ben göremiyorum, bu dünya bizim, hepimizin, üretmesi de bizim tüketmesi de, kendi hayatımızı üretemiyorsak onu tüketme hakkı neden?

    Acı yoksa kazanmak da yok. İdeolojisinde küçük olarak kalmak istemeyen herkes okumalı!

    Beni bu kitapla tanıştıran Samet Ö.'ye bolca teşekkürlerimle.
  • Burası elbette harikalar diyarı değil ve siz de Alice değilsiniz, canım.