“o, ‘rabbim! ben dünyadayken gören biriydim, beni niçin kör olarak haşrettin?’ der. Allah buyurur ki: ‘işte öyle! ayetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun; bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!”
| tâhâ 125-126
dünyanın tasasız bir sevinci, gölgesiz bir neşesi yok. her sevinç içinde hüznünü de barındırıyor. belki de en azından bir gün o neşenin de bitecek olma ihtimalinin hüznünü. bu sebepten dünyaya ait hiçbir şey ruhumuzu tatmin etmiyor. neşe, ona dört elle sarılmamıza izin vermiyor. bir gözümüzü hep dikiyor kapıya. şöyle yazdıklarıma, söylediklerime, düşündüklerime bakınca hepsine kıyısından köşesinden bir gurbet fikrinin bulaşmış olduğunu görüyorum. gurbet, doğduğun topraklardan uzak kalmışlık. sevdiklerinden uzakta, bir başına. bahsettiğim dünya gurbetliği değil. çünkü burası değil yuvamız. daha ulvi, daha yüce…ahiret. iki cihanın efendisi (sav)’e de yumuşak bir döşeği dahi istetmeyecek ve mübarek dillerinden “Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim” sözlerinin dökülmesine sebep olan ahiretten söz ediyorum. efendimiz’in (sav) müthiş tevazu ve sadeliğinin yanında bu sözler bize buranın bir han, bizlerin birer yolcu ve varılacak başka bir mekânın varlığı hakikâtini fısıldıyor. özlüyoruz. sevdiklerimizi kucaklamış ve kucaklayacak o diyârın hasreti tütüyor burnumuzda. kaygılardan uzak, telaşlardan azade o ebedi mekân. hani necip fazıl da orayı özlemişti de “gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere/ayağım takılıyor yerdeki gölgelere” demişti.
orayı düşününce insanın bir rağbeti kalmıyor dünyaya. vaktin tamam olmasını bekliyor sadece. fakat nasıl karşılanacağız? nasıl yaşadıysak öyle. hakikâte nasıl muamele ettiysek bize de öyle muamele edilecek. tüylerim ürperiyor. ne olduğumu biliyorum. titriyorum. sana kavuşmak istiyorum fakat utanıyorum. çok utanıyorum.
kimi zaman insan bir dağ yalnızlığına bürünüyor; ıssız, rüzgârlı, soğuk...hakkari'de bir mevsim adlı filmde dağların ıssızlığıyla ilgili söylenenler ve kendi gurbetliğim arasındaki o hissi temas beni çok duygulandırmıştı. hastalandığımda çorba yapacak birinin bile olmaması ya da yorgunluktan ölsem dahi bir evin tüm sorumluluklarıyla baş başa olmak bana "evet, işte yalnızlık" dedirten şeylerdi. tek başıma yürürken, tek başıma otururken, tek başıma ağlarken içimden bir ses hep bunu tekrarlayıp duruyordu. "işte yalnızlık, yalnızsın, kimsen yok"
el-hak evet, tüm bunlar olup bittiğinde görünürde veyahut cismen diyelim yalnızlığım doğruydu. fakat gönlüme bitişik bir başka şeyin yalnızlığımı büyüttüğünü ve beslediğini fark ediyordum. ve o ses bana en sonunda şunu söylettirdi "sen her şeye maliksin, benimse senden başka kimsem yok"
yani, ben olduğum gibi seninle baş başayım. beni senin elinden kurtaracak kimse yok. senin verdiğini engelleyecek, senin engellediğini de verecek bir kimse yine yok. yok. yok. senden başka hiçbir şey yok. o kadar yok ki. yok üstü yok. ve sen o kadar varsın ki. varlığın tümü sendendir ve emrine amadedir. ey sultan! yokluktan gelmiş, bunca fakirlik ve acziyet içinde çırpınan bu hiç’in hâline acı.
ben yalnızlığımın senin varlığınla sarıp sarmalandığını idrâk ettiğimde birdaha hiç o kadar yalnız hissetmedim. herkesin çekip gidebiliyor olması gönlümü eskisi kadar burkmamaya, vefayla bulunduğum yerlerden nankörlük görmek beni eskisi kadar incitmemeye başladı. zira yegâne tesellici ve insanın yanına kalan bakî sensin. ve sen ne kadar güzelsin.