Bazı insanlar hayatımıza ansızın girmez; sanki hep oradaymış gibi usulca yerleşir insanın içine. Ne tam bir tesadüftür gelişleri ne de kolay açıklanabilir. Bir bakarsın, yıllar boyunca fark etmeden en kırılgan yerlerine dokunmuşlar. O da benim için biraz böyleydi.
İlk zamanlar yalnızca uzaktan geçen bir siluetti. Koridorların içinden ağır ağır yürüyen, yüzünde hayatın yorgunluğunu taşısa da o yorgunluğa yenilmeyen biri… İnsan bazen hiçbir şey bilmeden de hisseder; bazı kalplerin çok savaştığını anlarsın. Onun gözlerinde hep anlatılmamış cümleler vardı. Ve buna rağmen, insanın içini sebepsizce huzurla dolduran bir gülümsemesi… Sanki kendi kırıklarını saklayıp başkalarına iyi gelmeye çalışan insanlardan biri gibi.
Sonra zaman geçti. Aynı günlerin, aynı sessizliklerin, aynı cümlelerin içinde bulduk kendimizi. Bazı insanlar konuşarak değil, varlığıyla dokunur insana. O da öyle yaptı. En yorgun anlarda bile sesi bazen bir şiirin en sakin dizesi gibi değdi içime, bazen de hayata çok erken yenik düşmemek için direnen bir kalbin ağırlığı gibi kaldı üzerimde. İçinden geçen fırtınaları uzun uzun anlatmasına gerek yoktu; insan bazı acıları gözlerden öğreniyor zaten.
Bugün vedalaştık.
Ve bazı vedalar vardır, kelimeler yetmez. Sarıldığımız o an, konuşan şey biz değildik sanki; geride kalan bütün yıllardı. Koridorlarda yankılanan sesler, yarım kalmış cümleler, birlikte gülünüp geçilmiş küçücük anlar, göz diplerinde biriken görünmez yorgunluklar… Hepsi aynı anda çöktü içimize. O an anladım ki ağlamak, bazen insanın içinde taşıdığı değerin ta kendisiymiş. Çünkü insan en çok, kalbinde yer etmiş şeylere ağlıyor.
Ben bugün yalnızca birine veda etmedim.
İnsan ruhunun en sessiz yerlerini bile duyabilen çok kıymetli bir kalpten ayrıldım. Bazı insanlar vardır; hayatına girer ve gittiklerinde