"Kitapların amacı, yaşamayı öğretmek değil, içinizde başka türlü yaşama isteği uyandırmaktır: kendi içimizde yaşama imkânını, yaşamın ilkesini bulmak..."
Çağdaş yaşamda bize baskı yapan, bizden kendi mutluluğumuzu istememizi isteyen bir şeyler var. Bunun ne olduğunu söylemek zor. Bazı standart yanıtlar vardır: kitle toplumunda bireylerin anonimliği, teknolojinin bizi birbirimizden yalıtmadaki rolü, kendimize ve birbirimize bir insan varoluşu olarak davranmaktan ziyade sermaye olarak davranmamızı teşvik eden bir ekonomik düzenin yükselişi. Bu yanıtlardan birinin veya diğerinin ya da kendilerine özgü bir seviyede her birinin bir meziyeti olabilir. Ancak, amaçlarımız açısından, kültürümüzün nasıl mutluluğa odaklanmaya başladığı sorusundan daha elzem bir soru var: daha en başta mutluluğun doğru odak olup olmadığı sorusu.
Zihnimizin mutlulukla meşgul olduğu inkar edilemez. Ama meşgul olmalı mıyız? Bilhassa, anlamlılıktan ziyade mutlulukla mı meşgul olmalıyız? Yolculuğumuz anlamın yolundan sapıp yüzünü son anda böylesine popülerlik kazanmış olan mutluluğa mı dönmeli?
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Mutluluk getirdiğini düşündüğümüz şeylerin -mal mülk- çoğu zaman mutluluk sağlamadığı ama sıklıkla doğal kabul ettiğimiz şeylerin -kişisel ilişkiler- genellikle mutluluk getirdiği söylenmiştir hepimize. Buna benzer şekilde, bizi neyin mutlu ettiğini bulmakta pek iyi olmadığımız da söylenmiştir. Kısa süreli hazzı mutlulukla karıştırıyoruz ve bizi neyin daha mutlu bir duruma getireceğine ilişkin tahminlerimiz hatalı.
İyinin peşinden giden anlamlılığın ardına düşmelidir. Bir şeyin sadece anlamlı olduğu söylenemez. Neyin anlamlı sayılacağına dair bazı ölçütler olmalıdır.