1000Kitap Logosu
Ben zile basmadan odama girmenin yasak olması, Albertine'i çok güldürüyordu. Bizim ailenin alıntı yapma alışkanlığını o da benimsemişti ve rahibe okulundayken rol aldığı, benim de sevdiğimi bildiği oyunlardan alıntı yapar, beni hep Asuerus'a benzetirdi: Kim ki izinsiz çalar kapısını Ölümle alır bu cesaretin mükâfatını Kimsenin yok bundan muafiyeti Azaltmaz suçu ne mevkii ne cinsiyeti Benim bile... Diğerleri gibi ben de boyun eğerim İzinsiz çalabilmek için kapısını Beklerim bana açık olmasını
240 syf.
·
3 günde
·
Puan vermedi
Hikaye, 1920'li yıllarda İngiltere ve Hong Kong'ta yaşayan bir kadının kendini bulmasını, ruhani uyanışını anlatıyor. Kitty, orta sınıf bir İngiliz aileye mensuptur. Hayattaki tek amacı iyi bir evlilik yapmaktır. Ama taliplerinin hiçbirinde istediğini bulamayan Kitty, küçük kız kardeşinin nişanlanmasıyla üstünde baskı hisseder ve sıkıcı bulduğu Walter'la evlenmeyi kabul eder. Bakteriyolog olan Walter, evlilikten sonra Kitty'i Hong Kong'a götürür. Kitty'nin aldığı yanlış kararlar, karı koca arasında yaşanan anlaşmazlıklar sonucunda kendilerini kolera salgınının olduğu bir kasabada bulurlar. Kitty burada Baş Rahibe ile tanışır ve onun "iyilik yapma" düşüncesinden etkilenir ve kendisine bir amaç bulur. Kitap başlarda sıkıcı bir kadın-erkek hikayesi gibi dursa da daha sonradan farklı bir yönde ilerleyip ilginç bir hal alıyor. Gayet basit ve akıcı bir dille yazılmış güzel bir eser.
Boyalı Peçe
8.3/10 · 1.919 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
75 syf.
·
2 günde
''Yaban Balı Özgürlük Kokar''
Stalin'in Kültür Bakanı Andrei Zhdanov'un, ''Yarı fahişe, yarı rahibe'' sıfatıyla kulp takıp, şiirlerinin yayımlanmasını yasakladığı bir kadın Anna. İmdi girizgahı bu minvalde yapıyorum ki, şairemizin aslolan kederinin kökenine direkt nüfuz edebilelim istiyorum. Bittabi enine boyuna, Anna hakkında pek detaya inmemize gerek yok, ki birazcık şu uçsuz bucaksız siber acunun toprağını eşelediğimizde, onun hakkında ...ca bilgi mevcut ama ben yine de Anna'nın, 20. yüzyılın başındaki Rusya'da,  eşinin başını çektiği (Gumilyov) Akmeizm akımına mensup bir kadın-şair  olduğunu söyleyeyim. Akmeizm akımı da, o dönemdeki Rus şiirinin gittikçe gizemciliğe kayan gidişatına karşı, Osip Mandelştam'ın da ( Anna'nı bir dönem gizli sevgilisi, hatta Mandelştam'ın karısı bile aşık kendisine) içinde bulunduğu, göreceli olarak bir karşı-şiir kıvamında gelişmiş ve Ekim Devrimi döneminde yurtsever bir kıvamda seyreden akım, İkinci Dünya Savaşı yıllarında da ( Özellikle Anna özelinde ) ölüm korkusunun ve salgınların getirdiği kederli bir itkiyle kıvam bulmuş. Tabii  İkinci Dünya Savaşı'nda Rusya'nın 20 milyondan fazla kaybı olduğunu hesaba katarsak, Anna'nın ölüm korkusu ve kederini, ancak şiirle yatıştırmak zorunda kaldığını düşünebiliriz. Fakat Anna'nın esas kırılması, ''sanat camiasından aforoz edilmesi'' ( Oysa Requiem yapıtı 1935'den 1965 kadar matbusuz bir şekilde ezberlerek zihinlerde korunuyor)  savaş sonrası süreçte başlıyor ki yazının girizgahında Stalin yönetiminin kendisine sesleniş sıfatını alıntılamıştık. Evet, Anna onlara göre '' Yarı fahişe, yarı rahibe'' bir kadındı artık. Şiirleri erotik ve karamsar bulunuyor, şiirlerinde sürekli savaştan bahisler açması,  Anna'nın ülkenin itibarını zedelediğini düşündürüyordu onlara. Hiç tutuklanmaması da ayrı bir konu elbette. Halbuki Anna'nın şiirlerinin tam olarak okuyucuyla buluşması ölümünden yirmi yıl sonra (1987) gerçekleşiyor. Elbette rejimler değişiyor, diyalektik işliyor, beş dakikada dahi her şey değişebiliyor şu kozmosta ama kendi dönemi ve ruhu özelinde kadın bir şairin, toplumsalı da içine alan, bireysel olarak verdiği varoluş sancısını takdir etmemek elde değil sanıyorum ki biz çok-çok sonraki ciddi savaşlar görmemiş kuşaklar olarak, basit travmalar yüzünden bile derdest oluyorsak,  Anna halini bir düşünelim derim. Zinhar sütliman zihinlerle yaşıyoruz. Bu küçümen  girizgahtan sonra okuduğum bu kitaba gelecek olursam söyleyeceğim şey nefis bir Anna derlemesi olduğudur. Her eserinden yazıldığı dönem tarihlenerek üç-beş şiir derlenmiş ve Anna'nın şiir çağları hakkında birer fikir vermesi açısından oldukça düzenli bir Anna antolojisi çıkarmışlar ortaya. Bu kitabı hazırlayan da Ada Yayınları olunca tadından yenmez olmuş tabii ki. İyi okumalar.
Yaban Balı Özgürlük Kokar
Okuyacaklarıma Ekle
Otuzbeş yıl önce konuşmaya başladığımda Hindistan'ın nüfusu sadece dört-yüz milyondu; ve ben o zamandan beri doğum kontrolünün gerekli olduğunu söylüyorum. Fakat bütün Hıristiyanlar doğum kontrolüne karşı ve sadece otuz-beş yıl içinde Hindistan nüfusunu ikiye katladı. Dörtyüzmilyondan dokuzyüz milyona çıktı. Beşyüz milyon insan önlenebilirdi ve o zaman Rahibe Teresa'ya, Papa'nın Hindistan'a gelmesine ve bencil olmamayı öğretmesine gerek kalmazdı.
632 syf.
·
1 günde
🪐Serinin 5. kitabıyla devam edelim. 1500 yıllık bir zaman atlaması daha. Gezegenin adı bir kez daha değişti. Gezegenin iklimi de aynı şekilde. Sürpriz bir karakter kum solucanlarını kontrol altına alabilen bir kız: Sheena. Bene Gesseritler, Rahibe Analar, Letoyu içinde barındırdığı düşünülen Miles. Ve yeniden yeniden üretilen Duncanlar… 🪐Neden koskoca gezegende sadece Duncan yeniden üretiliyor? Bu biraz farklı gelmeye başladı. Saplantı gibi sanki. Her şey herkes değişiyor. Ama Duncan üretme sevdası değişmiyor. 🪐Ama 4. Kitabın sıkıcılığından arınmış yeniden aksiyon ve hız kazanmış bir 5. Kitap… 6 yı merak ettiriyor. Ne olacak şimdi ?
Dune Sapkınları
8.6/10 · 875 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
TANRIÇA ARKETİPLERİ KADINLIKLA İLGİLİ MİTLER ...Aynı zamanda yaratıcıyı ve yok ediciyi temsil eder; Mısır tanrılarını yaratan, firavunlara gücünü veren odur. Isis'in bir adı da, eski bilgelik anlamına gelen Maat'ur (her şey deki bir şey ve şeydeki her şey). Dinler tarihin de bir tanrıçanın tek bir arketipsel özelliği temsil etmesi daha sonraki dönemlere rastlar; güç ve zenginlik, çağların geçmesiyle azalmıştır. Geriye doğru izleyebildiğimiz kadarıyla, ilk tanrıçalar, genellikle gece ile gündüz kadar uzlaşmaz ve kadının kendisi kadar akıl almaz olan pek çok ilkeyi birden temsil ediyorlardı. Ayın evreleri, kadının üç çağıyla karşılaştırılabilir: hilal genç bakireyi, dolunay cinsel potansiyelini tam anlamıyla gerçekleştirmiş kadını, son dördün de ileri yaşın bilgeliğini temsil eder. Dolayısıyla güçlü bir tanrıçayla ay arasındaki ilişki değişebilir ve çoğu zaman güçlü bir tanrıça kadınlığın üç yönünü birden temsil eder. Cadılar tanrıçası Diana-Artemis, efsanevi Amazonların büyük tanrıçasıydı. Amazonlar eski Trakya'dan Makedonya'ya, Kuzey ve Bati Afrika'dan Libya'ya kadar geniş bir bölgede hastaları iyileştirme ve ebelikte ustalaşmış savaşçı kadınlardı. Diana bu yönüyle gökyüzü tanrıçası, ayın saf ve temiz avcısı ve vahşi hayvanların koruyucusuydu. Ona inananlar genç kadınlardı, tapınağına erkeklerin girmesi yasaktı. Diana ikinci yönüyle Asyalı Artemis'ti; bütün varlıkların anası olan, zevk ve sefa düşkünü, çok memeli tanrıçaydı. Amazonlar tarafından Efes'te bir Artemis Tapınağı yapılmıştı ve bu tapınak İlkçağ dünyasının harikalarından biri sayılıyordu. Diana üçüncü yönüyle gece göğünün karanlık tanrıçası, salgın hastalıklara ve ani ölümlere yol açan Hekate'ydi. Hekate'ye geceyarısı, yolların birbirine kavuştuğu yerlerde tapılırdı. Diana kültü Tunç Çağında Akdeniz'in bütün merkezlerinde çok yaygındı. O ilk bilge kadın savaşçıydı, ebeydi, hekimdi ve kabilesinin lideriydi, ayrıca güçlü cinsel özellikleri vardı ve bağımsızdı. Tanrıça büyü ve yabanıl yaşam konusunda karşı koyulamaz bir güce sahipti. İlk tarım toplumları, yaşlı kadınlardan oluşmuş bir heyete yer verecek biçimde yapılanmıştı. Bu heyet günlük işler bittikten sonra gece ay ışığında toplanır, kadınların esas alanları olan hayat ve ölümle ilgili meseleleri tartışırdı. Ölüm tecrübesi de rahibe ve bilge kadın arketipiyle ilgilidir, çünkü gerçek bilgelik, hayat ile ölümün hayat yolunda birlikte yürüdüklerinin farkına varmaktır. Ölüm belki de büyük bir yanlış anlamadır. Rahibe ve bilge kadın arketipi, mitler aracılığıyla ölümün gündelik hayattaki gerçek yerini açıklar ve yaşlı kadınların, hatta bütün kadınların, bu geçişi hayat döngüsünün başı ve sonu olarak kabul etmelerine yardımcı olur. Hayattaki en büyük korkulardan biri olan ölümün esrarı, çoğu mitolojik öyküde hayatın sonunu değil, ilerideki yeni hayatın başlangıcını oluşturur. Doğduğumuz günden itibaren hayatın ölüme doğru bir yolculuk olduğunu düşünebiliriz; çünkü ölüm anında her şey bir doruğa ulaşır, tek bir anın içinde toplanır. En büyük felaket ölümün yanlış anlaşılması, yani ölüme tabu gözüyle bakılması, herkesin kendisinin ve sevdiklerinin ölümünü tek başına ve bunun anlamını anlayamadan yaşamasıdır. İnsanın doğal bir ortamda yaşadığı, hayat ile ölümün her gün varoluşun bir parçası olarak görüldüğü eski çağlarda ise, insanın yolculuğuyla hedefinin bir ve tek olduğu öğretilirdi. Ölüm ve hayatın ölüm yoluyla yenilenmesi insan tecrübelerinin belki de en derinidir ve bu yüzden mitolojiye bu kadar egemendir. Leo Frobenius Monumenta Africana adlı yapıtında, ilkel insanlar arasında ölüme yönelik iki karşıt tutumun gözlemlenebileceğine işaret eder. Hayat tarzları yaşayabilmek için öldürmeye dayanan, ölen ve öldüren hayvanlar arasında yaşayan ve eceliyle ölme gibi organik bir ölüm tecrübesinden neredeyse habersiz olan avcı kabilelerde, ölüm şiddetin bir sonucudur ve genellikle büyüyle ilişkilendirilir. Büyü hem ölümden korunmak hem de başkalarına ölüm getirmek için kullanılır; ölülerin, öteki dünyaya gönderildikleri için öfke duyan, bu yüzden de yaşayanlardan öç almaya çalışan tehlikeli ruhlar olduğu düşünülür. Korku ve büyü, ölüm karşısındaki bu tutumun temelini oluşturur. Verimli bozkırlarda yaşayan ekici toplumlar da ise ölüm, hayatın yeniden doğuşu önceleyen, tohumun ekildiği ana benzeyen, doğal bir evresidir. Frobenius avcıların tutumunu "büyülü", ekicilerinkini ise "mistik" olarak adlandırır. İlkinin fiziksel düzlemde yer aldığı, ikincinin düzleminin ise varoluşla derin bir birlik duygusunu temsil ettiği görüşündedir. Olum karşısında iki karşıt tutum, iki karşıt mit dünyası oluşturmuştur: biri yaşam ile ölümün hayvan dünyasındaki etkisinden, diğeri ise bitkilerdeki hayat, ölüm ve yeniden doğuş modelinden kaynaklanır. İlkinde hayvan yok edilir; eti bir ayinin parçası olarak yenir, derisiyle kemikleri süs ve giysi olarak kullanılır. Ekicilerin tutumu ise tersine, Doğu'nun şiddetten uzak hayat anlayışı olarak görülebilir; orada ölüm, mistik olan ve varoluşun içinde kendini belli eden bir şeyin dünyevi tezahüründe yalnızca niteliksel bir aşamadır. İngilizce'deki "cadı" (witch) sözcüğü "bilge kadın" anlamına gelen wicca'dan türemiştir. Bilge kadınlar ebelik yapar ve şifalı bitki ve otların iyileştirici özellikleri konusunda geniş bir bilgiye sahip oldukları için hastaları iyileştirirdi. Yani cadılar, ilk doktorlardı. "Cadı" sözcüğü ancak ataerkil düzen başladıktan sonra olumsuz yananlamlar edindi, bu yananlamlar günümüzde de varlığını sürdürmektedir.
1
...
4.057 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.