Sevgili Lilyum…
Artık eskisi gibi yazamıyorum sana. Ne kalemim taşıyor yükünü bu sitemlerin, ne de kâğıtlar kabul ediyor içimdeki yangını. Sanki harfler bile senden vazgeçmiş gibi; her biri yarım kalıyor, her biri eksik. Ellerim titriyor, kelimeler boğazıma düğümleniyor. Seninle konuşamadığımda, sana ulaşamadığımda her an, bir karanlık kuyunun içine düşüyorum. O kuyu dipsiz, çıkışı olmayan bir yer.
Özlemlerimden kurtulmaya çalışıyorum ama mümkün değil… Çırpındıkça, nefes almaya çalıştıkça daha da dibe batıyorum. Senin yokluğun en ağır taş gibi bileklerime bağlanıyor. Kaçmaya çalışsam da yolun sonunda yine sana çıkıyor her şey. Unutmaya çabalasam da kalbim inatla seninle çarpıyor.
Biliyor musun, bazen düşünüyorum; sen hiç hissettin mi benim sana hissettiğim gibi? Yoksa ben, kendi hayalimde seni büyütüp, seni bir masal kahramanına mı dönüştürdüm? Senin bir tebessümün için ömrümü adadım, ama o tebessüm hiçbir zaman bana ait olmadı. Ne çok bekledim o günleri… Bir gün anlayacaksın, bir gün geri döneceksin diye. Ama sen hep uzakta kaldın, ben ise hep bekleyen oldum.
Benim kalbim senin adını ezbere biliyor. Gözlerim, binlerce kalabalığın içinde bile sadece seni arıyor. Ama senin gözlerinde ben yokum. İşte bu en büyük acı: Sevmek var ama sevilmemek… Ellerimde sana dair binlerce cümle var, ama senin dudaklarından bana tek bir kelime bile düşmüyor.
Yorgunum… Hem de çok. İçimdeki savaşlardan, hiç kazanamayacağım bir aşk uğruna verdiğim mücadelelerden yorgunum. Yine de bırakamıyorum seni, çünkü sensizliği öğrenemedim henüz. Her gece sana yazmadan uyuyamayan ben, şimdi kelimeleri boğazında tutsak olan bir suskunum.
Belki senin için sadece bir hicim, belki adımı bile anımsamıyorsun. Ama bil ki ben, içimde bir ömürlük yara taşıyorum. Senin adınla kanayan, senin yokluğunla kapanmayan