"Umudun tükendiği bir dünyada yaşamak, işte bu da körlüktür.. "
Bu kitabı okurken açıkçası konusundan ötürü daha hızlı ilerleyen bir kitap olacak sanmıştım. Ancak yavaş yavaş ve sakin bir şekilde ilerlediğini düşünüyorum. Genelde okumaya alışkın olduğum distopyalardan farklı olarak ilk bölümden bir kıyametin ortasına düşmüyoruz. En başından başlayarak insanların nasıl yozlaştıklarını, ahlaki değerlerinin zamanla nasık kaybolduğunu ve giderek nasıl da hayvani bir varlığa dönüştüğünü yavaş yavaş okumuş oluyoruz. Ahlaki sınırlarımız olması için ille de gözlerimizin görmesi mi gerekir? diye bir sorgulamaya girdim ilk başlarda. Bu bana mantıklı gelmedi. Sonuçta insanı insan yapan şey bir çift gören göz değil , kalbinin derinliklerinde yatan vicdanıdır. Daha sonra üzerinde biraz daha düşününce aslında kör olanın zahiri gözleri değil içlerinde bulunan vicdanlarının gözleri olduğunu anladım. Bir insanın içinde taşıdığı şahsi yargıcı körleşmiş ise onun için her şey mübahtır. Eylemlerin yapılıp yapılmaması bir şey ifade etmez, o sadece o an ki yaptığı eylemin hoşuna gidip gitmeyeceğine bakar. Bir hayvan gibi yalnızca iç güdüleriyle hareket eder.
Kitaptaki dikkat çeken bir diğer kısım ise tek bir kişinin kör olmamasıdır. Yaşanan onca rezilliği gören, elinden geldiğince düzen oluşturmaya çalışan birisi. Bu bana körleşmiş yargıcımızın gölgesinde kalan sessiz, yalnız ama yanlışları ve iğrençlikleri gören ve bunları garipseyen ahlaki eğitimimiz olduğunu düşünüyorum. Kimliğimiz oluşurken çocuklukta beynimize işlenen, unuttuk sandığımız ama aslında hep oralarda bir yerlerde bulunan ahlâk eğitimimiz ne olursa olsun körleşmeyen, her ne kadar sürüye ayak uydurmak zorunda kalsa da bunun yanlış olduğunun bilincinde olan o şey. Bizi biz yapan ana temelimiz. Kitapta da mesela gözleri gören