Bilindiği gibi, asırlarca evvel İspanyolların binbir ezâ ile sürgün edip Osmanlıların da kapılarını açarak topraklarını kabul ettikleri Yahûdi cemâati, devletin bu büyük iyiliğini hemen unutmuş ve her memlekette oynayageldiği târihî rolünü takınarak, iktisâdî, ticârî, siyâsî ve hatta içtimâî fesat ve menfaat şebekesini kurup, o zaman bu zaman dâima aleyhimize tecelli eden faaliyetlerini sürdüregelmişti.
Demek insan oğlu, câhili olduğu bir hakîkati ne kadar kolaylıkla inkâr edebiliyordu. En hazîni de inkârında ısrar ediyor ve kendisine doğruyu söyleyenle alay ediyordu.
Ne tuhaf... Eskiden insanlar, yalnız beşerî kederler ve sevinçler için gülüp ağlamazlardı. O devirde rûhânî bir zevk yüzünden göz yaşı dökmesini bilen kimseyi, bir ney sesi, bir şiir, bir semâ, bir zikir de coşturur ağlatırdı. Ama bu göz yaşında, gülmenin zevkinden daha üstün bir haz, bir sürur ve bir şevk vardı.