Geri Bildirim
  • İbn-i Haldun'un en önemli eseri olan Mukaddime için, yine kendisinin hazırlamış olduğu kıymetli önsöz'ü şöyledir.

    Lütfu bol Rabbinin rahmetine muhtaç kul, Abdurrahman bin Mu­ hammed bin Haldun Hadrami -Allah onu mavaffak kılsın- der ki: . Hamd Allah'adır. Azamet, üstünlük ve kudret O'nundur. Hüküm­ ranlık O'nun elindedir. En güzel isimler (esmaü'l-hüsna) ve sıfatlar O'na aittir. O, her şeyi bilir; açığa vurulmuş ve saklı tutulmuş hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz. O bizi topraktan yarattı, yeryüzüne yerleştirdi ve orada bize rızkı ve hayatı kolaylaştırdı. Rahimlerde ve evlerde güven içinde olmamızı sağladı. Rızkımızı (temin etmeyi) üzerine aldı. Hepimiz için (dünyada ka­lacağımız) bir ecel (vakit) takdir etti. Sonsuzluk ve beka O'nundur. O hep diridir, ölmez. Salat-u selam, Tevrat ve İncil'de özellikleri anlatılan, henüz günler birbirini takip etmeye başlamadan (zaman yaratılmadan), Zuhal (Satürn) ve yedinci felek birbirinden ayrılıp uzaklaşmadan (varlıklar yaratılma­dan), kainatın onun gelişine hazırlandığı, ümmi (okuma yazma bilmeyen) Arap peygamber efendimiz Hz. Muhammed'e ve ona tabi olup düşman­larına karşı onu destekleyen yakınlarına ve sahabelerine olsun. Tarih ilmi, bütün toplumların ve nesillerin önem verip ilgilendiği ilimlerden biridir. Herkes tarih ilmine yönelir, sıradan insanlar bile tarihi bilmek ister, hükümdarlar ve reisler tarih bilgisine sahip olmak için yarı­şır. Diğer taraftan tarihi anlama noktasında alimler ve cahiller eşit gibi görülür. Çünkü görünüşte tarih, geçmiş dönemleri, geçmişteki olayları ve devletleri haber vermekten ibarettir. Bu konularda çok şeyler nakledilir, mevcut durumlara geçmişten örnek verilir ve bütün bu hususların anlatıl­dığı çok kalabalık meclisler oluşturulur. Oralarda insanların ve toplumla­rın serüveni haber verilir: Durumların nasıl değiştiği, devletlerin nasıl ge­ lişip güçlendiği, sınırlarını genişlettiği ve sonra da zamanı gelenin nasıl yok olup gittiği ... Ancak görünüşte bu olayların haber verilmesinden ibaret olan tarih ilminin iç yüzü, bütün bu olayların, sebepleri ve temelleriyle birlikte çok ince şekilde araştırılıp değerlendirilmesine dayanır. Evet, tarih ilmi olayla­ rın nedenselliğini ve sebeplerini derinliğine inceleyen bir ilimdir. Bu yüz­ den de o, felsefenin temeli ve felsefi ilimlerden biri sayılmaya layıktır. 1slam'daki büyük tarihçiler geçmişe ait haberleri çok kapsamlı bir şekilde toplayıp bir araya getirmişler ve onları kitaplaştırarak muhafaza al­ tına almışlardır. Bu konuda (yetersiz ve ehliyetsiz olup) başkalarının hazı­ rına konanlar ise, (doğru) tarihsel bilgileri uydurma rivayetlerle veya biz­ zat uydurdukları yalanlarla birbirine karıştırmışlardır. Onlardan sonra ge­ len pek çok kişi de bu uydurma haberlere tabi olmuş, olayları ve durum­ ları inceleyip değerlendirmeden, bunların gerçekliğini ve olabilirliğini gözden geçirmeden, atılması gerekenleri ayıklayıp atmadan, her şeyi duy­ dukları şekilde bize nakletmişlerdir. Evet, nakledilen haberler çok az araştırılmıştır. Doğruların yanlışlar­ dan ayıklanması işi ise yok denecek kadar zayıf kalmıştır. Bu yüzden yan­ lışlar ve vehimler, bu haberlerin yaranı ve ayrılmaz bir parçası olmuştur. Çünkü (körü körüne) taklit etmek, ilimlerde (hiçbir emek harcamadan) başkalarının hazırına konmak ve cehalet, insanların derin ve yaygın özel­ liklerinden biridir. Naklediciler sadece duyduklarını nakletmekle yetinirler. Basiret ve feraset sahipleri ise doğrusunu yanlışından ayırmak için duyduklarını de­ ğerlendirmeye tabi tutarlar. İlim de ancak bu şekilde gelişip parlar.
    Tarihsel haberler konusunda çok fazla eser telif edilmiştir. İnsanlar, dünyadaki milletler ve devletler hakkındaki tarihsel bilgileri toplamışlar ve bunları yazıya geçirmişlerdir. Ancak bu konuda, emanete riayet eden, öncekilerin kitaplarından yararlanırken doğruyu yanlıştan ayıklamak için bütün gayretini sarf eden ve bu yüzden haklı bir şöhrete sahip olanların sayısı iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. lbn-i İshak, Taberi, lbn-i Kelbi, Muhammed bin Ömer Vakıdi, Seyf bin Ömer Esedi ve Mesu­ di gibi ... Her ne kadar Mesudi ve Vakıdi'nin kitaplarında -güvenilir ve ba­ siretli kişilerce malum olan- kabul edilemeyecek nakiller varsa da insanla­ rın geneli saydığımız bu tarihçilerin verdiği haberleri kabullenmişler ve ki­ taplarındaki bilgilere tabi olmuşlardır. Basiretli ve dikkatli birinin tarihçilerin naklettikleri haberleri değer­ lendirmede esas alacağı temel bir ölçü vardır. Bu ölçü, o Umranın (toplu­ mun) durumudur. Çünkü her toplumun (dışına çıkamayacağı) bir tabiatı ve kendine özgü şartları sözkonusudur. Nakledilen haberler de bu durum­ lara döner (Yani nakledilen haberlerin o toplumun mevcut tabiatı ve du­ rumları içinde gerçekleşme imkanının olup olmadığı araştırılır). Genel olarak, adı anılan bu tarihçilerin naklettikleri haberlerin ço­ ğu, lslam'ın ilk dönemlerindeki, Emeviler ve Abbasiler zamanındaki ülke­ ler ve durumlarla ilgilidir. Bunlar içinde, kitaplarında İslam'd an önceki devletlerin ve milletlerin haberlerini toplayan tarihçiler de vardır. Mesudi ve onun yolundan gidenler böyle yapmıştır. Daha sonra sadece kendi dönemi ve kendi bölgesiyle ilgili haberleri toplayan tarihçiler geldi. Bunlar sadece kendi devletindeki veya şehrinde­ ki olaylarla ilgilendiler. Endülüs'ün ve oradaki Emevi Devleti'nin tarihçisi Ebu Hayyan ile Afrika'nın ve (Afrika'da yer alan) Kayravan'da kurulmuş devletlerin tarihini yazan lbn-i Refik bu tarihçiler arasında yer alır. Onlardan sonra ise anlayışsız, kıt akıllı ve taklitçi bir kuşak geldi. Bu kuşak, zamanın bir çok şeyi değiştirdiğine, toplumların ve yeni nesillerin gelenek ve alışkanlıklarının değiştiğine hiç dikkat etmeden, eskilerin yolu­ nu (olduğu gibi) takip etti ve onların yöntemlerini (tartışmasız) örnek · edindi. Devletler hakkındaki haberleri ve eski dönemlerde vuku bulmuş olaylara ilişkin rivayetleri, tıpkı kapağından ve cildinden soyutlanmış sayfalar gibi, kendi şartlarından soyutlayarak naklettiler. Bu yüzden de nak­ lettikleri şeyler, onları değerlendirmede esas alınacak unsurlardan mah­ rum olduğundan, kabul edilemeyecek bilgiler olarak kaldı. Evet, onlar söz konusu olayları, temelleri bilinmeden ve özelliklerine dikkat edilmeden, eskilerin bunları zikretmiş olmasından dolayı, soyut bir haber olarak tekrarladılar. Yeni nesillerin bu olayların hakikatini anlamak için ihtiyaç duyacağı (o olayların vuku bulduğu şartlarla ilgili) bilgilere ise yer vermediler. Yine, bu tarz bir anlayışla tarih yazan tarihçiler, bir devlet­ ten bahsettiklerinde, onunla ilgili haberleri sanki bir ipliğe dizilmiş inciler gibi sıralamakla yetinmektedirler. Bunlar, yazdıkları haberlerin (konusunu teşkil eden olayların) başlangıçları, sebepleri ve hedefleriyle ilgili hiçbir şey zikretmezler. Bu yüzden de o haberleri okuyan kişi, -bu kitabın giriş bölü­ münde bahsedeceğimiz gibi-olayların hakikatini anlamakta veya onlar ara­ sında tatmin edici bağlantılar kurabilmekte ihtiyaç duyacağı, devletlerin başlangıçlarındaki ve diğer aşamalarındaki durumlar ve bunların arka arka­ ya gelişlerindeki sebeplerle ilgili ayrıntılı bilgileri bulamaz. Daha sonra, haberleri aşırı derecede kısaltarak nakleden başka bir kuşak geldi. Bunlar, neseplerinden ve onlarla ilgili başka haberlerden bah­ setmeden sadece hükümdarların isimlerini ve hüküm sürdükleri süreleri zikretmekle yetindiler. Örneğin ibn-i Reşik'in "Mizanu'l-Amel" isimli ki­ tabındaki usul budur. Bunların söylediklerine ve naklettiklerine itibar edilmez. Çünkü bunlar (tarihten beklenen) faydaları ortadan kaldırmışlar, tarihçilerin bilenen usullerini ve görüşlerini tamamen bozmuşlardır. Bunların kitaplarını tek tek okuyunca gözlerimi gaflet uykusundan uyandırdım ve hem geçmişi hem de günümüzü kapsayacak bir eser telif etmeye azmettim. Sonunda da tarih konusunda, olayların doğru olarak anlaşılmasının önündeki perdeleri kaldıracak bir kitap telif ettim. Kitapta haberleri ve bu haberler hakkında dikkate alınması gereken hususları bö­ lümler halinde açıkladım. Yine devletlerin ve toplumların başlangıçlarını (ve gelişmelerini), bunların sebep ve etkilerini beyan ettim. Bütün bunla­ rı, çağımızda Mağrib'inl şehirlerini ve bölgelerini dolduran toplumların, onların kurdukları uzun ve kısa ömürlü devletlerin, yine bunlardan önce oralarda mevcut olan hükümdarların ve yardımcılarının -ki bunlar Araplar ve Berberilerdir- haberleri üzerine bina ettim. Araplar ve Berberiler Mağrib'i yurt edinmiş iki millettir. Nesillerden beri orada oldukları için, Mağrib denildiğinde neredeyse onlardan başkası tasavvur edilmez ve bi­ linmez. Kitaptaki konuları sistemli ve planlı bir şekilde sıralayıp, alim ve seç­ kin kimselerin anlamalarını kolaylaştırdım. Bölümleri ve konuları yeni ve farklı bir yöntem içinde ele aldım. Toplumun ve medenileşmenin (şehir­ leşmenin/şehirlileşmenin) hallerini açıkladım. Toplumsal yaşamda ortaya çıkan temel unsurları izah ettim. İşte bütün bunlar sana, olayların iç yü­ zünü, sebeplerini ve devletlerin nasıl kurulduğunu öğretecek ve elini (kö­ rü körüne) taklit alışkanlığından çekmeni sağlayacaktır. Böylece hem geç­ mişteki olaylara vakıf olacaksın, hem de geleceği göreceksin. Bu eseri bir giriş ve üç kitap şeklinde tertip ettim: Giriş, tarih ilmi, sistematik ve yöntemlerinin incelenmesi ve tarihçi­ lerin düşebileceği yanlışlıklara dikkat çekilmesi hakkındadır. Birinci kitap, toplumsal yaşam ve toplumsal yaşamda görülen dev­ let, hükümdarlık, kazanç, geçim, sanatlar ve ilimler gibi unsurlar, bunların sebepleri ve yolları hakkındadır. İkinci kitap, başlangıçtan günümüze kadar Arapların tarihi ve dev­ letleri hakkındadır. Yine bu bölümde, Nabatlar, Süryaniler, Farslar, İsrailo­ ğulları, Kıptiler, Yunanlılar, Romalılar, Türkler ve Frenkler gibi Araplarla çağdaş olan bazı milletlere ve onların devletlerine de işaret edilmiştir. Üçüncü kitap, Berberiler ve onlara mensup olan Zenateler gibi halklar hakkındadır. Bu çerçevede onların başlangıçlarından ve özellikle Mağrib'te kurmuş oldukları devletlerden ve hükümdarlıklardan bahsede­ ceğiz. Kitapta ayrıca doğu bölgeleri hakkında da bilgiler verdim. Onların kayıtlarını ve kitaplarını inceleyip, o diyarlardaki acem hükümdarlıkları ve Türk devletleri hakkında eksik kalan bilgileri tamamladım. Yine onların çağdaşı olan halklardan ve hükümdarlıklardan da bahsettim. Bütün bunla­ rı, meramımızı anlatmaya engel olmayacak şekilde özetleyerek ve kolay birüslup içinde aktardım. İncelediğimiz konuların önce genel sebeplerini ele aldım, sonra da özel haberlere geçtim. Böylece kitabımız, insanların (top­ lumların) haberlerini (tarihlerini) kuşatan, devletlerle ilgili olayların sebep­ lerini ortaya koyan ve tarihi (yanlışlardan) koruyan bir eser olmuştur. Eserimiz, yerleşik ve göçebe Arapların ile Berberilerin tarihlerini kapsadığı, onlarla çağdaş olan büyük devletlere işaret ettiği, ders ve ibret alınacak halleri zikrettiği, başlangıçtaki ve sonraki gelişmelere değindiği için onu şu şekilde isimlendirdim: "Kitabu'l-İber ve Divanu'l-Mübtedei ve'l-Haber Fi Eyyami'l-Arap ve'l-Acem ve'l-Berber ve Men Asarahum Min Züveyi's-Sultanu'l-Ekber" (Araplar, Acemler, Berberiler ve Onlarla Çağdaş Olan Büyük Devlet Sahi­ bi Halklar Hakkında İbretler, Başlangıç ve Haber Kitabı.) Bu eserde hiçbir şeyi eksik bırakmadan, söz konusu devletlerin ve halkların başlangıcı, onlara çağdaş olan diğer halklar, gelişmelerin ve deği­ şimlerin sebepleri, toplumsal yaşamda görülen devlet, şehir, köy, üstünlük, zillet, çokluk, azlık, ilimler, sanatlar, kazanç, kaybediş, dönüşümler, bede­ vilik, medenllik, vaki olan ve olması beklenen gibi bütün hususları zikret­ tim, bunların delillerini ve sebeplerini açıkladım. Dolayısıyla bu kitap, içerdiği alışılmamış bilgiler ve ilimler nedeniyle özgün bir eserdir. Ancak bununla birlikte, böyle bir işin üstesinden gelmedeki eksikli­ ğimi, acizliğimi itiraf ediyor ve bu konularda mahir olan ve geniş bir ilme sahip bulunan kimselerden, bu esere yalnızca beğeniyle değil, aynı zaman­ da da eleştirel bir gözle bakmalarını istiyorum. Böylece eserdeki yanlışla­ rın düzeltilmesi ve anlaşılmayan yerlerin açıklığa kavuşması da mümkün olabilecektir. Evet, ilimdeki sermayemin azlığını, bu konudaki eksikliğimi itiraf ediyor, dostlardan yapıcı eleştirilerini bekliyor ve Allah'tan çalışmalarımı­ zı sadece kendi rızası için yapmayı nasip etmesini diliyorum. O (vekil olarak) bana yeter ve O ne güzel vekildir.
  • HOMEROS, İLYADA

    Her şey şiddet dolu bir günde başladı.
    Akhalar’ın Troya kuşatması dokuz yıldır sürüyordu: Sık sık yiyeceğe, hayvana, kadına gereksinme duyuyorlardı; işte o zaman kuşatmayı bırakıp en yakın kentlere giderek canlarının istediklerini yağmalıyorlardı. O gün sıra benim yaşadığım kent olan Thebai’ye gelmişti. Neyimiz var ne- yimiz yok yağmaladılar ve gemilerine taşıdılar.

    Kaçırdıkları kadınlar arasında ben de vardım. Güzel­ dim: Karargâhlarına vardığımızda Akha kralları ganimeti bölüşürken Agamemnon beni gördü ve kendine seçti. O kralların kralı, bütün Akhalar’ın lideriydi: Beni kendi ça- dırına, kendi yatağına götürdü. Vatanında bir karısı var- dı, adı Klytaimestre idi. Ona sevdalıydı. O gün beni gör- dü ve onun olmamı istedi.

    Ama günler geçti ve bir gün babam kampa geldi. Adı Khryses idi ve Apollon’un rahibiydi. Yaşlıydı. Güzel mi güzel kurtarmalıklar getirmişti, onların karşılığında Akha­ lar’dan beni serbest bırakmalarını istedi. Söylemiştim: Ba- bam yaşlıydı ve Apollon’un rahibiydi: Bütün Akha kral­ ları onu görüp dinledikten sonra isteğini kabul etmek ve yalvarmaya gelmiş bu soylu kişiliğe saygı göstermek ge- rektiğini dile getirdiler. Aralarından yalnızca birini razı edemedi: Agamemnon. Kral öfkeyle ayağa fırladı ve şöylesöyleyerek babamın üzerine saldırdı: “Kaybol! Bir daha sakın görmeyeyim seni ihtiyar! Kızını asla özgür bırak- mayacağım: Argos’ta yurdundan uzak, tezgâhına gide gele, yatağıma gire çıka benim yuvamda kocayacak. Şimdi canını düşünüyorsan, çek git buradan.” İçine korku düşen babam boyun eğdi. Sessizce gitti ve denizin uğultusunun içinde yok oldu. Tam o anda ölüm ve acı Akhalar’ın üzerine yağmaya başladı. Dokuz gün boyunca uçuşan oklar insanları ve hayvanları öldürdü ve ölülerin yakıldığı ateşler aralıksız parladı. Onuncu gün Akhilleus orduyu toplantıya çağırdı. Herkesin önünde şöyle dedi: “Böyle sürerse ölümden kaçmak için gemileri- mize binip evimize dönmemiz gerekecek. Bir falcıya, bir biliciye başvuralım ya da neler olduğunu ve bu felaketten nasıl kurtulabileceğimizi açıklayacak bir rahip bulalım.”

    Bunun üzerine kâhinlerin en ünlüsü olan Kalkhas ayağa kalktı. Bilirdi olmuşu, olmakta olanı ve olacağı. Bilge bir adamdı. Şöyle dedi: “Bütün bunların nedenini öğrenmek istiyorsun Akhilleus ve ben bunu sana söyle­ yeceğim. Ama sen de beni koruyacağına yemin et çünkü söyleyeceklerim bütün Akhalar üzerinde gücü olan ve tümünün saydığı adamı kızdırabilir. Hayatımı tehlikeye atıyorum: Beni koruyacağına ant içer misin?”
    Akhilleus ona korkmaması ve bildiğini söylemesi gerektiğini belirtti. Şöyle dedi: “Ben hayatta olduğum sürece Akhalar arasından hiç kimse sana el kaldırmaya- caktır. Hiç kimse. Agamemnon bile.”

    Böylece rahatlayan kâhin cesaretini topladı ve ko­ nuştu: “O ihtiyarı kızdırdığımız zaman acı üzerimize yağ­ dı. Agamemnon kurtarmalıkları istemedi, salmadı Khry­ ses’in kızını ve işte acı yağdı üzerimize. Bundan kurtul­ manın tek bir yolu vardır: Çok geç olmadan o ışıltılı göz- lü kızı Khryses’e geri vermeliyiz.” Böyle konuştu ve sonra oturdu.

    Yüreği kapkara bir öfkeyle dolu, gözleri yalım yalım yanan Agamemnon kalktı ayağa. Nefretle baktı Kalkhas’a ve dedi ki: “Şom konuşan kâhin, iyi bir söz çıkmaz ağzın- dan, hep kara haber verirsin; asla hayırlı söz etmezsin. Şimdi de beni Khryseis’ten ayırmak istiyorsun; oysa ben onu asıl karım Klytaimestre’den bile daha çok sevdim, Khryseis benim karımla hem güzellikte hem akılda hem ruh soyluluğunda boy ölçüşebilir. Onu geri mi verme­ liyim? Bunu yapacağım çünkü ordumun kurtulmasını istiyorum. Böyle olması gerekiyorsa bunu yapacağım. Ama bana hemen onun yerini tutabilecek bir armağan hazırlayın; Akhalar arasında bir ben kalmayayım ödülsüz komutan. Bir başka armağan istiyorum, benim için özel bir armağan.”

    Akhilleus bu sözlere karşılık verdi: “Agamemnon, nereden bulalım sana armağanı? Bütün vurgun paylaşıl­ dı, geriye dönmek ve her şeyi bir daha tekrarlamak doğ­ ru olmaz. Sen kızı bize geri ver, İlyon’u alınca sana üç­ dört katını öderiz.”

    Agamemnon başını salladı. “Kandırma beni Akhil­ leus. Sen kendi armağanını elinde tutuyorsun ve beni ondan mahrum bırakıyorsun. Hayır, ben o kızı iade ede­ ceğim ve sonra gelip canımın çektiğini alacağım; belki Aias’ın ya da Odysseus’unkini alırım; hiç belli olmaz, seninkini de kapabilirim elinden.”

    Akhilleus ona kor gibi bakışlarla baktı: “Edepsiz ve açgözlü adam,” dedi, “Akhalar’ın savaşta senin peşinden geleceklerini umuyorsun ha? Ben buraya Troyalılarla sa- vaşmaya gelmedim; onlar bana bir şey yapmadı ki! Benim ne sığırlarımı ne atlarımı çaldılar ne de harmanımı dağıt- tılar: Benim topraklarımı onlarınkinden yalnızca gölgelik dağlar ve uğuldayan deniz ayırıyor. Ben sana destek ver- mek için buradayım ey utanmaz adam, Menelaos’un ve senin onurunu korumak için geldim. Ve sen köpek suratsız adam, bunu hiç umursamıyorsun ve uğruna bunca eziyet çektiğim armağanımı elimden almakla tehdit edi- yorsun beni. Hem ganimetimden olmak hem de seni ha- zine sahibi yapmak için burada kalacağıma evime döne- rim daha iyi!”

    O zaman Agamemnon yanıt verdi: “Canın öyle isti­ yorsa, buyur git; sana kalman için yalvaracak kişi ben ol- mayacağım. Ötekiler benim yanımda ün kazanacaklar- dır. Senden hoşlanmıyorum Akhilleus: İşin gücün kavga, zorbalık ve savaş. Çok güçlüsün doğru; ama bununla övünemezsin; Tanrı verdi sana bu gücü. Haydi git evinde krallık et; ne sen umurumdasın ne de öfkenden korka­ rım. Hatta sana bir de şunu söyleyeceğim: Khryseis’i ba­ basına kendi gemimle göndereceğim; kendi adamlarımı katacağım yanına. Ama sonra çadırına geleceğim ve se­ nin onur payını, güzel Briseis’i ellerimle alacağım ki hem sen kim en güçlüymüş anlayasın hem de herkes benden korkmayı öğrensin.”

    Böyle dedi Agamemnon. Akhilleus’u tam yüreğin­ den vurmuş oldu. Öyle ki Peleusoğlu kılıcını kınından çekmeye yeltendi, son anda öfkesini dindirmeyi ve elini gümüş kabzada durdurmayı başaramasaydı Agamem­ non’u öldürürdü. Agamemnon’a baktı ve köpüren öfke­ siyle şöyle dedi:

    “Seni gidi köpek suratlı, geyik yürekli, iğrenç ödlek. Bu asa üzerine yemin ederim ki gün gelecek Akhalar ve bütün geri kalanlar gidişim yüzünden dövünecekler. Hektor’un darbeleri inmeye başlayınca beni arayacaklar. Ve sen onlar için ıstırap çekeceksin ama elinden bir şey gelmeyecek. Ancak Akhalar’ın en güçlüsüne hakaret et­ tiğini anımsayabileceksin ve işte o zaman pişmanlık ve öfke seni çılgına döndürecek. Gelecek o gün Agamem- non. Bunun üzerine ant içiyorum.”
    Böyle dedi ve altın kakmalı asasını toprağa attı.

    Toplantı dağılınca Agamemnon gemilerinden birini suya indirtti; yirmi adamını görevlendirdi ve kurnaz Odysseus’u başlarına geçirdi. Sonra yanıma geldi, elimi tuttu ve gemiye kadar bana eşlik etti. “Güzel Khryseis,” dedi. Ve babamın yanına, kendi toprağıma dönmeme izin verdi. Oracıkta, kıyıda kaldı, geminin denize açılışı- nı seyretti.

    Agamemnon geminin ufukta kayboluşunu izlerken, en sadık iki yaverini çağırdı ve onlara Akhilleus’un çadı­ rına gitmelerini, Briseis’i elinden tutup getirmelerini bu­ yurdu. Onlara şöyle dedi: “Akhilleus kızı vermekte dire­ nirse, o zaman benim gidip almam gerekeceğini söyle­ yin. Bu onun için çok daha kötü olacaktır.” Bu iki yaverin adları Talthybios ve Eurybates idi. Kıyı boyunca istek­ sizce yürüdüler ve sonunda Myrmidonlar’ın çadırına vardılar. Simsiyah gemisi ve çadırı yanında oturur buldu­ lar Akhilleus’u. Onun önünde durdular ve tek söz et­ mediler çünkü bu krala saygı duyar, ondan çekinirlerdi. İşte o zaman o konuştu.

    “Yaklaşın,” dedi. “Bütün bu olanlar sizin değil, Aga­ memnon’un kabahatidir. Benden korkmadan yaklaşın.” Sonra Patroklos’u çağırdı ve ona Briseis’i alıp kızı götü­ recek olan iki yavere teslim etmesini söyledi. Sonra ge­ lenlere bakarak “Sizler tanığımsımz,” dedi, “Agamemnon delinin teki. Olacakları düşünmüyor, Akhalar’ı ve ge­ milerini savunmak için bana nasıl gereksinme duyacağı­ nı aklına bile getirmiyor; ne geçmiş ne de gelecek umu­ runda onun. Sizler benim tanığımsımz; o adam bir deli.” İki asker yeniden koyuldular yola, Akhalar’ın kum­ sala, kuruya çekilmiş hızlı, gemileri arasından yürüdüler. Briseis arkalarından geliyordu. Güzeldi, hüzünlü adım­lar atıyordu, gönülsüzdü.
    Akhilleus onların ayrılışını gördü. Tek başına köpük köpük köpüren ak denizin kıyısına oturdu ve o engin sonsuzluğun karşısında gözyaşları boşanıverdi. O, savaşın ve her Troyalının korkusunun efendisiydi. Ama göz­ yaşlarına boğuldu ve bir çocuk gibi annesinin adını ses­ lenmeye başladı. Uzaklardan annesi çıktı geldi ve ona göründü. Sonra oğlunun yanına oturdu ve onu okşamaya başladı. Sessiz sessiz oğlunun adını yineledi: “Oğul, ben mutsuz ana, neden getirdim seni dünyaya? Ömrün kısa olacak, bari onu acısız ve gözyaşısız geçirebilsen...” Akhil- leus sordu ona: “Sen beni kurtarabilir misin, ana? Bunu yapabilir misin?” Ama annesi ona sadece şunu söyleye­ bildi: “Dinle beni: Burada, gemilerin yanında kal; artık savaşa gitme. Akhalar’a karşı öfkeni sürdür ama savaşma tutkundan uzak dur. Sana şunu söylüyorum, günün bi- rinde sana parlak armağanlar sunacaklar ve bunu şimdi hakarete uğradığın için üç kez yineleyecekler.” Sonra göz- den kayboldu ve Akhilleus oracıkta tek başına kaldı: Ruhu bu yapılan adaletsizlik yüzünden öfke doluydu. Ve yüreği dövüş çığlıklarına, savaş uğultularına duyduğu hasretle kıvranıyordu.

    Odysseus’un kaptanlığındaki gemi limana girince kentimi gördüm. Yelkenleri indirdiler, kıyıya kürekle ya­ naştılar. Çapaları attılar ve gemiyi halatlarla bağladılar. Önce Apollon’a kurban edilecek hayvanları boşalttılar. Sonra Odysseus beni elimden tuttu ve toprağa indirdi. Babamın beklediği Apollon Sunağı’na dek bana eşlik et­ ti. Sonra elimi bıraktı ve babam beni sevinçle kucakladı. Odysseus ve adamları geceyi geminin yanında geçir­ diler. Şafakla birlikte yelkenlerini açtılar ve yeniden yola koyuldular. Çevresindeki köpük köpük dalgaların ara­ sından hafifçe süzülen gemiyi gördüm. Onun ufukta yok oluşunu seyrettim.
    Peki hayatım daha sonra nasıl oldu bunu hayal edebilir misiniz? Arada sırada toz, silahlar, ha­ zineler ve genç kahramanlar görürüm rüyamda. Hep aynı yer, denizin kıyısıdır rüyalarıma giren. Kan ve insan kokusu vardır. Ben orada yaşarım ve kralların kralı kendisinin ve halkının hayatını benim için rüzgâra savurur:benim gü­ zelliğim ve albenim için. Uyandığımda yanımda babam olur. Beni okşar ve şöyle der: Hepsi geçti kızım. Uyu. Hepsi bitti...

    İlyada adlı eserden alıntıdır.
  • "Ah Rina", dedi, "senin suskunluğunun benim için ne kadar değerli olduğunu bir bilebilsen. Yorgun olup da burada oturmak zorunda
    kal­dığım akşamlar senin suskunluğunu çalıyorum."
  • Bugün Müslüman kadınlara “Kocanızın en çok neyinden şikâyetçisiniz” diye bir soru yöneltilse, verecekleri cevap herhalde: “Bizlerle az ilgilenmelerinden” şeklinde olacaktır. Kişi eğer hayırlı ve faydalı işlerle kendisini meşgul etmez ise batıl ve faydasız işler ona galip gelir. İmam Şafiî rahimehullah, ne de güzel buyurmuş: “Kendini hak ile meşgul et-mez isen, batıl seni işgal eder.” Bu vecizeden hareketle diyoruz ki: Bir Müslüman, ken-disini boş işlerle fazla meşgul ederse o zaman ne ailesine zaman ayırabilir, ne arkadaşla-rına, ne de yakınlarına…
  • O düğün çoktan bitti Özer. Hatırlar mısın? Her şey ne kadar güzeldi o zamanlar, ne kadar saf, ne kadar gerçek... Yanılmışım be Özer. Meğer sadece biz beslemişiz bitmeyecek sandığımız büyük aşkımızı. Limana yanaşmayan gemiye boş yere halat sallamışız bunca sene. İlk defa bir düğünde değmişti eli elime Melek'in. Asi Melek... Son defa da bu teknede sapladı ayrılığı yüreğime. Şimdi bu yorgun eller nasıl söküp çıkarsın içimdeki acıyı Özer? Ha nasıl? Belki de hata bizdedir be Özer, gördüm mü susmayacaksın, sevdim mi bırakmayacaksın, derler. O gidelim buralardan dedikçe ben daha da saplanıp kaldım bu kara parçasına. Yanlış yaptım demiyorum ama yalnız kaldım be Özer. Yalnız kaldım.
  • Rina-Akşam Güneşi
    https://youtu.be/WzzRD-KsrH8