• İhtiyaç duyduğumuz şeyleri istememiz insanca bir davranıştır,yalnızca gerekli olan değil,arzulanır bulduğumuz şeyleri istemek de insancadır. Hastalıklı olan ile arzulanır olanı aynı şiddetle arzu etmek,kusursuzluk özlemi yüzünden,ekmeksiz kalmış gibi acı çekmektir.Romantizm hastalığı budur işte :sanki sahip olmanın bir yolu varmış gibi Ay'a göz dikmek.
  • Serinin ilk kitabı beni Reading Slumptan kurtarmıştı ve ışık hızıyla okuyup çok beğendiğim bir kitap olmuştu. Akıcılık konusunda bu zamana kadar okuduğum en hızlı kitaplar olduğunu söyleyebilirim. Genel de bu tarz seri kitapları yorumunda spoiler verme ihtimali daha çok olduğu için derinden değil yüzeyden bir yorum yapacağım. İkinci kitap ilk kitabın kaldığı yerden yakın bir zamanda başlıyor. Yani arada çok büyük bir zaman uçurumu yok. İkinci kitap daha çok savaşa hazırlıkla,stratejilerle ve antremanlarla ilgiliydi diyebilirim. İlk kitaptaki hayalet,peri,kahin,büyücü vs. bolluğu bu kitapta o kadar yoğun değildi. Bu yüzden ilk kitabı daha çok beğendiğim. Benim seriyi beğenmemde ki en büyük etken vampir,kurtadam,melek gibi alışılagelmiş yaratıkların dışına çıkmış olmasıydı. Bir diğer sevmediğim kısım ise favori karakterimin figüran gibi oldukça arka planda kalmasıydı. İlk kitaptaki gibi başrollerden biri değildi bana göre. Romantizm yönünden de ilk kitaba göre daha ağır basıyordu. Ben pek romantik sever biri olmadığımdan bu tarz kitaplarda maceranın daha çok ön planda olması gerektiğinden yanayım. Tabi birde çiftler arasında ilişkide sürekli gelgitler olunca kitaptan daha da soğuyorum. Bu kitapta neredeyse bu döngüye girecekti ama yazar son anda güzel toparladı. Her ne kadar bir kaç şaşırtma ve ters köşe de olsa sonu tahmin edilir bir kitaptı ama yinede keyifle okudum. Baş karakterde de olumlu yönde bir gelişme vardı ama kötü karakterleri insanı bezdirecek kadar zalim değildi. Serinin son çıkan kitabı ara kitap olduğundan bu kitabın teknik olarak son kitap olduğunu söyleyebilirim. Kurgu olarak beğendiğim ve tavsiye edebileceğim bir seriydi.
  • 11. sınıf edebiyat konularından hatırladığım birkaç şeyle başlayayım:
    Namık Kemal 1. Tanzimat sanatçısıdır ve Romantizm akımından etkilenmiştir.
    1. Tanzimat döneminde kahramanlar "karakter"den çok "tip" özelliği taşır.
    İlk edebi roman: İntibah - Namık Kemal (ah bu soruyu sınavda kaçırdığıma inanamıyorum)
    ---
    Kitaptaki sırayla gideyim diyorum: Uzuuuun bir bahar ve Çamlıca tasviriyle giriyorsunuz kitaba. Uzun dediğime bakmayın, yanılmıyorsam 5-10 sayfa bir şey ama tekrar tekrar okuyacağınızı düşününce uzun oluyor. Neden mi tekrar tekrar okuyasınız? Çünkü tek kelimeyle mükemmel. "Işık yerine ruh yağıyor sandım" cümlesini kuran bir yazardan bahsediyoruz, tabi ki güzel olacak.
    Dönemin karakterine uygun olarak Namık Kemal araya girip kendisi de bizimle okuyormuşçasına yorum yapıyor olaylara. Benim pek hoşuma gitmiyor doğrusu (ben zaten Servet-i Fünun'cuyum da konumuz bu değil) ama o dönem "öyle gerektiriyordu yahu" diyebilirsiniz, hakkınız da.
    Yukarıda demiştim zaten, 1. Tanzimat'ta kahramanlar "tip". Yani iyiler ışıktan yaratılmış kadar iyi, kötüler de %100 saf kötü. Beni rahatsız etti mi peki? Doğrusu pek de etmedi, tabi iyilerin basbaya süzme salak olması dışında. Ya bir aç gözünü, bir düşün olayın önünü sonunu, hemen atlıyorsun!
    Kahramanlarla ilgili bir şey ekstra hoşuma gitti: daha yazınımızın ilk romanı ama herkesin arka planına dair bir şeyler öğreniyoruz, yani "aa bu niye böyle olmuş" demiyorsunuz. Ali Bey'in zayıf karakterinin de, Mehpeyker'in meşrepliğinin de sebebi var, gerçekten.
    ---
    Bu kitabı reddedilişimden (Güzin Ablalarım/Abilerim buradasınız biliyorum, sizi yorumlara alayım) hemen sonraki hafta okumamdan mıdır bilmiyorum ama bir cümleyle özetleyecek olsaydım bu "erkekler salaktır" olurdu (sözüm meclisten dışarı tabi, biliyorsunuz :)
  • Maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi?

    Bir renk değildir mavi huydur bende” E.Cansever.

    Mavi, antik Roma’dan erken ortaçağa kadar en suskun kalan renklerden biridir. Keltler ve Germenlerin çivitotu kullanarak maviye boyadığı günlük giysiler, uzun bir zaman mavi rengin barbar mirası olarak algılanmasına sebep olur. XII. yüzyıla kadar yeşil ve kırmızı özellikle zengin ve soylu kesim arasında bir asalet simgesi olarak güçlenirken mavi sadece köylüler ve aşağı tabakadan kişilerce giyilir. Mavinin renkler hiyerarşisindeki yetimliği Hıristiyan simgeceliğinde de uzun bir süre devam eder. Saflığın ve ışığın rengi olarak kabul edilen beyaz hemen bütün ayinlerin en çok kullanılan rengidir.

    1200’lü yılların başında ise mavi yavaş yavaş şeytanın bacağını kırarak donuk ve grimsi zarını çıkarıp parlak ışığına kavuşmaya başlar. Boya elde etme teknikleri ilerlemiş, çivitotu tarımında yeni teknikler geliştirilmiştir. 1230 yılında Fransa’da mavi ayrıcalıklı olmamın bir işareti sayılmaya başlamıştır. Kraliçe Blanche, Paris’teki dokumacıların sadece iki tanesine mavi kullanma izni verir.

    “ Paris’te dokumacılık yapan herhangi biri, ticarethanesinde çivit rengi dışındaki tüm renklere boyayabilir. Ancak yalnızca iki ticarethanede çivitle boyama yapılabilir. Çünkü Kraliçe Blanche, Tanrı onu korusun, dokumacıların yalnızca iki yerde hem boyacılık hem dokumacılık yapmasına izin vermiştir. Çivitle boyama yapan dokumacının ölümü halinde, kralın başyargıcı, dokumacı ustalarının önerisiyle, ölen kişinin yerine aynı ustalığa sahip bir başka dokumacı getirir.”

    Ortaçağın sonuna doğru ise mavi kendi sevdalılarını yaratmaya başlar. Meryem’in ikonografik rengi, kraliyet onurunun simgesi, soyluluğun ve sevincin işareti olarak kabul görmeye başlar. Antikçağ’ın beyaz, kırmızı ve koyu renkten oluşan üç kutuplu renk sistemi çökmeye başlamıştır. Kırmızı şapkalı kız, siyahlar giymiş büyükannesine bir kova dolusu süt götürürken ya da siyah giyinmiş bir cadı karbeyaz teni olan bir kıza kıpkırmızı bir elma verirken Meryem, birden bire mavi harmanisiyle ortaya çıkar ve renklerle işaretlenmiş bu üç kutupluluğu yerle bir eder.

    Mavinin, Meryem’in saflığını ve bakireliğini vurgulayan mütevazı tonu XVII. yüzyılda  Prusya Mavisi pigmentlerinin tesadüfen bulunmasıyla yerini parlak, göz kamaştırıcı bir maviye bırakır. Mavinin, neredeyse hayatın bütün duygularına karşılık gelen bir tonu vardır artık. Hüzün ve aşk Werther mavisiyle, tutku ve ihtiras lapis lazuli mavisiyle ve melankoli siyahla karışmış maviyle ifade edilir.

    Romantizm maviyi o kadar çok sevmiştir ki Peri Masallarına “Mavi Masallar”, ulaşılmaz hayallere ise “ Mavi Kuş” adı verilir. 1765 yılına gelindiğinde boyacıların ürettikleri maviyi adlandırmak için yirmi dört tane terimleri vardır artık. 1900’lü yılların sonunda ise “en sevilen renk” yoklamalarında mavi açık ara öndedir artık….


    En sevdiğim renk sonunda tahtına kavuşmuştur!

    Dün kaşkol ve bere örmek için beş yumak “unutma beni çiçeği mavisi” yün aldım. Parisli üreticilerinin lugatındaki maviler içinde  “unutma beni çiçeği mavisi” nin hiç olmayışını da avunmak isteyen kadınlara karşı yapılmış büyük bir haksızlık olarak Mavi’nin tarihine not düştüm.

    Örgü örmek rahatlatır, sevdiğine bir şey örmek mutluluk verir maviyi okumaksa huzur…

    Mavi: Bir rengin Tarihi, Mıchel Pastoureau, Çeviren; İnci Malak Uysal, İmge Kitabevi.


    https://kimberlit.blog/...7/mavi-huydur-bende/
  • Genç Karl Marx filmindeki Adiller Birliği gibi sevgi ile her şeyin düzeleceğine inanan ütopik sosyalist arkadaşlar, temiz kalpli olduğuna inanmak başka, gerçekçi olmak başka. Romantizm daha çok acı verecekse, gerçekçilik daha temiz kalplidir.
  • Kitabımız oldukça eski taaaa 1764 yılında yazılmış bir gotik eser. Hatta ilk gotik edebiyat türünde yazılmış esermiş.
    Gotik edebiyat nasıl oluyor peki? Gotik denince benim aklıma hemen hayaletler, hortlaklar, canavarlar geldi. İşte bunlar gibi korku unsurlarını kullanarak, “yargı, adalet, hak konularıyla, bu alanlardaki ihlaller açısın­dan yalandan ilgilidir; gasp etme, öç alma, zimmete para ya da mülk geçirme konuları çevçevesinde baş kahramanı zor duruma sokarak kaçma- kovalama, lanetleme şeklinde yazılan türmüş. Bende kitabı okuduktan sonra araştırıp öğrendim.
    Gotik Edebiyat ne demek öğrendikten sonra Kitabımız gerçekten bu türün hemen hemem tüm özelliklerini barındırdığını daha iyi anladım ki zaten gotik tür için deneme amacıyla yazılmış. Ortanto Şatosu Kralı Manfredi'nin oğlu düğün günü bir aziz'in kilisede heykelinde duran miğferin altında kalarak ölmesiyle soyunu devam ettirmek isteyen kralımız geliniyle evlenmek istemesiyle başlayan içerinsinde ihanet, lanet, yalan,aşk ve hortlak gibi bol unsurların bulunduğu hafif romantizm etkisi de bulunan kısacık bir kitap. Ben çok beğendim. Zaten 117 sayfa olduğu için her sayfafa bir gizemi çözüp hiç sıkılmadan birkaç saatte bitirebilirsiniz. Şimdiden keyifli okumalar.