Kadınların, önce bizleri sevgi yolculuğuna davet edip sonra bu yolda önümüze engeller koyan ataerkil bir dünyaya doğmuş olmaları, yaşamın süregiden trajedilerinden biridir.
Ataerki, sevgiyi her daim kadın işi, değersizleştirilmiş, alçaltılmış emek olarak gördü. Kadınlar, sevmeyi öğrenemediğinde ataerkinin hiç umrunda olmadı; zaten ataerkil erkekler, sevginin yerine bakımı, saygının yerine itaati koymaya pek hevesliydi.
Kendini sevmeyi sağlayacak araçlardan mahrum bırakılmış olan bizler, bizi sevilebilir kılsın diye başkalarına yöneliriz. Sevgiye hasret kalır, sevgi ararız.
Hepimiz derinden yaralı insanlarız. Bizim de yeniden doğuşa (ama yeniden doğuma değil) ihtiyacımız var ve bizim yeniden oluşmamız ihtimali, toplumsal cinsiyet tanımayan bir canavarca dünya umudu gibi ütopik bir hayali de kapsamaktadır.