En Passant`

...otuz yaşında olmasına rağmen hala yürümek yerine koşmak, kaldırıma dans adımlarıyla çıkıp inmek, çember çevirmek, havaya bir şey atıp tutmak ya da durduk yere olduğu yerde gülmek istediği anlar oluyordu.
Sayfa 197 - Katherine Mansfield, Bahtiyarlık·Kitabı okudu
Reklam

En Passant`

, bir kitap okudu
Puan vermedi·320 syf.·
2024 36. kitabı
Şeref Bilsel
0/10 · 1 okunma
"Neden kalbini dinlemeyi göz ardı ettin?" Birden gözlerini açıp korkuyla sesi duyduğu yere döndü. Her yer yemyeşil, bir sürü çiçekler... Beyaz bir kelebek önünden geçince unuttu o an nerede olduğunu. "Sen hayatımda gördüğüm en güzel kelebeksin!" Kelebek döndü durdu, sonra burnuna konup kaçtı. Bacağına birisi dokununca irkilip baktı, kimse yoktu. Sonra yerdeki kıpırdayan bir çocuğu fark etti. Çocuk gülümsüyordu. "Hey merhaba." Diye şansını denedi, ama susuyordu. Çocuk uzunca gözlerine baktı. Yere çöktü. "Bir sorun var mı küçüğüm?" Çocuk yavaşça uzaklaşıp ayağını gösterdi. Ezilmiş beyaz kelebeği görünce korkuyla baktı. "Ama onu öldürmüşsün!" Çocuk ağlayarak konuştu, "Ben değil sen öldürdün!" Anlamayarak yüzüne baktı, bu çocuk neden bu kadar yakın ve bir o kadar uzak gözüküyordu? Çocuk devam etti. "Neden beni susturdun? Ben sürekli ağladım. Beni hiç sevmedin mi? Neden gitmek istemediğim halde o korkunç yere gittin? Beni duymadın mı? Gitme dedim sana, ben burayı istemiyordum. Sana çok seslendim, neden hiç dönüp bakmadın? Onları üzmemek için beni üzdün. Yirmi yaşında oluşun neyi değiştirdi? Kararlarımı ben veremiyorum, peki ya sen verebiliyor musun? Şimdiki sen dokuz yaşındaki seni öldürdü, tıpkı bu kelebek gibi. Sen öldürdün onu!" Karşımdaki bu çocuğa baktım. O bendim! Korkunç... Küçüklüğüm... O neden mutsuzdu, ben mi yaptım? Yerdeki beyaz kelebek canlanıp, uçtu tekrar. Çocuğun kalbine kondu. Çocuk konuştu beyaz ışıklar içinde kaybolurken, "Ya da hâlâ uçmak istiyordur, yaşadığın her an." En Passant`
Gün mavileşince üzerimde hissettiğim yorgunluk iyice kendini belli etmişti. Şömine yanıyordu, ekseriya yanıyormuş gibi gözüküyordu. Bütün Neptünlülerin yuvalarında vardır bunlardan. Pencereden dışarı baktım. Ah, bu papatyalara içim eriyordu. Ne kadar güzel cansızlar bunlar. Keşke cansız olsaydım ben de. Bu canlılar, dünyalıların "şiir" denen kafiyeli metinleri kadar hoştu. Bir keresinde Dünya'ya gittiğimde bir genç çocuktan öğrenmiştim ne olduğunu şiirin. Okumuştu bana şu satırları: "Bu dönemin epeyce bir gerisindeyim... Benim ruhum hâlâ mektupları seviyor, hâlâ mahcubiyet nedir yüreğinde hissediyor. Hâlâ plakları görünce tuhaf bir hüzne dalıp gidiyor... Ben hâlâ minnet, vefa arıyorum insanlarda, hâlâ merhameti baz alıyorum iyi insan demek için gördüğüm meziyetler arasında..." "Şiir de ne?" Diye sorunca ona, birazcık şaşırmış sonra "Onu anlayanların yüreği bir başkadır. Bilmemen garip ama garip olduğunu zaten başından hissetmiştim." cevabını verdi. Neptünlü olduğumu dünyalılar anlamasın diye öyle gibi gözükmek gerekiyordu. Yaşlı'nın verdiği -suya benzediğini söylediğim- iksiri içmiştim halbuki. "Nasıl yani nereden anladın ki?" Gülümsedi gözlerimin içine bakarak. "Stellina, en başta ismin seni ele veriyor. Benim adım Fatih." Bunu dedikten sonra kahkaha diyebileceğim bir gülüş attı. Beni de güldürdü. "Uzaylı olduğun aklıma gelince birden korktum ama sen bence iyi olan uzaylılardansın." Demişti bana. İyi bir uzaylı mı? Nasıl yani, asıl uzaylılar onlar değil mi? Sanırım dünyalılar da dünya dışındaki diğer gezegende yaşayanlara, uzaylı veya kendilerinden olmayan diye itham ediyorlardı. Uzaylılar dünyalılardır, buna hemfikir olmalıyız bence. Venüs'e de gittim, birçok kez, sürekli. Annem oradan çilek reçeli yemeyi sever. Bunun için gideriz evet, çilek reçeli... Venüslüler çok
"Nedir bu itham ettiğin, yaşadığımız yeri sevmeyişinin sebebi? Nedir bu apayrı gezegenin?" Merakla baktı gözlerine. Her an düşebilecek gözlerindeki damlaya kıyamadı. O damla ben olsaydım diye düşündü. Daha derine indikçe saf ruhunu gördü. Belki de öpmek gerekirdi, durdurdu. Gülümsedi bu canından kıymetliye. Elini tuttu. "Hm?" Kendini ait bulamayışına sinirlenince, kontrolü elinden kaybeder gibi hissediyordu. Kaçtığı bir ütopyaya mecburdu. Orada düşünmüyordu, kimsenin kirli ruhuna maruz kalmıyordu. Herhangi bir şeye zorunlu değildi çünkü. İnce düşünmek aptallık veya enayilik değildi. Çok masumsun, burada böyle olunmamalı denilen kuralları yoktu. Sinirle gözlerini kapayınca göz kapağı taşıyamadı o küçücük damlayı. "Bilmiyorum... Bir şeyler yanlış ama kimse farkında değil gibi geliyor. Herkes bir oyun oynuyor ama oyunun kurallarını bilmiyor gibi hissediyorum. Herkes saklambaçta kimin nereye saklandığını söylüyor ama görmemiş, duymamış, bilmiyormuş gibi yapıyorlar. Hıçkırdı. "Ya da ne bileyim, yakantop oynarken topu bilerek sert atıyorlar canının yanmasını ister gibi. Ama kimsenin çıtı da çıkmıyor. Buna gülen, susan, bununla eğlenen milyonlarca ruh emici... Oyun bu, sana yapılanı yapmazsan seni çok üzerler demekle yetiniyorlar. Gözlerine baka baka yalan söylerken ufacık utanma yoksa ne yapabilir ki bu ruh? Kaçsın mı, konuşmasın mı, sussun mu? Bunların arasında saklambaç, yakantop oynamak ister mi? Düşünebil- " Parmaklarını götürdü dudaklarına. "Şş..." Elini öptü sevdiği kadının kahve kokan gözlerine bakarak. "En başta o çirkin ruhlar kaybedecek biliyorsun değil mi? Ruhunu koru meleğim ve ben ruhundan eminim. Hem bir gün saklambaç oynayalım, ben seni bulmak isterim her anlamda." En Passant`