İnsanların arkadaş olmak isteyeceği biri olmamıştım hiçbir zaman. Benden nasıl kaçtıklarını bilerek yaşamıştım hayatım boyunca ve bir noktadan sonra onların peşinde koşmayı bırakmıştım.
Öyle herkes tanımaz beni. Sorsan çoğu egoist, kendini beğenmiş, bencil derler. Kimse bilmez içimde kendimle savaştığım şeyleri. Kimse bilmez en büyük kavgalarımın kendimle olduğunu. Öyle herkes anlamaz beni. Kimse yoktur duvarlarımı örmediğim. Kimse yoktur yaralarımı bilen. Öyle herkes sevmez beni. Duvarlarımı aşamayıp vazgeçerler benden. Öyle herkes bilmez içimdeki o küçük çocuğu. O sevgiye muhtaç, o ilgi hastası, o kimsesiz çocuğu. Öyle herkes bilmez yalnız birisi olduğumu. Çoğu kişi kalabalık bir çevrem olduğunu düşünür, bilmezler o yapayalnız tarafımı.
Mezarlıktayım şimdi, bu sefer her şeyin farkındayım. Meşhur mezarımın oraya doğru yürümeye koyuluyorum,yanından geçtiğim ağaçlar hep mi bu kadar yeşildi? hep mi bu kadar büyüktü? Önce bu sorulara cevap veriyorum kendi kendime. Sonra çeşme çıkıyor karşıma, aslında hep gördüğüm çeşme bu sefer daha küçük geliyor gözüme. Yine de hep olduğu gibi su içiyorum oradan,bir yudum, iki yudum ve üç yudum. Her yudumda suyun soğukluğunu daha da hissediyorum. Her yudumda daha da tatlı geliyor o su, en az ölüm kadar tatlı hemde. Sonra şişeme de biraz su doldurup yoluma devam ediyorum. Şimdi mezarımın başındayım, benimle ismi aynı olan fakat benden 2 yıl önce ölmüş mezarımın başındayım. Ne tesadüftür ki aynı gün doğmuşuz, o genç yaşında ölmek ne güzeldir diye düşündüm bir anlığına. Sonra yine içimi döktüm o güzel meleğe, okşadım yumuşacık toprağını ve üstündeki çiçekleri. Bu çiçekler hep güzel mi kokuyordu böylesine? Bu toprak hep yumuşacık mıydı? Bu toprak kokusu ile her zaman gökyüzü birleşiyor muydu? ya da çiçeklere aşağıdan bakmak nasıl bir duyguydu? Sustum,ve bir daha hiç konuşmadım.