Tüm yaşamını bir ağacın
karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu
tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bu ağaç hakkında
eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir
ağaç olduğudur; bu ağacın sana söyleyebileceği
tek şey de bir ağaç olduğudur: kök, sonra
gövde, sonra dallar, sonra da yapraklar. Ağaçtan
daha başka bir hakikat bekleyemezsin.
Yaşamanın, harekete geçmenin, bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun.
Yirmi beş yaşındasın ve yirmi dokuz dişin, üç gömleğin, sekiz çorabın, artık okumadığın birkaç kitabın, artık dinlemediğin birkaç plağın var. Başka şeyleri hatırlamayı canın hiç çekmiyor: ne aileni, ne öğrenimini, ne aşklarını, ne dostlarını, ne tatillerini, ne de tasarılarını.