Eda Nur Küpeli, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bir insan hakkındaki hüküm ancak onun tabutu geçtikten sonra verilebilir."

Ruh Adam, Hüseyin Nihal AtsızRuh Adam, Hüseyin Nihal Atsız

Yaşlı Adam ve Nasihatları
Yalnızdı… Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler… Kendi kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:

“-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire… İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?”

Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.

“-İşte kibrit burada… Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim… Hah, tamaaam.”

Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi… Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:

“-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben… Ne hoş olurdu Ya Rabbi!

Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı… Biz de gülerdik.

Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar… Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.

Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden… Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo…

Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?

Ahh… Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor…”

Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:

“-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle… Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O’nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah’ın ashabıydın!Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim…”

Biraz durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:

“-Senin adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!

Çocuklarımın sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim…”

Ağladı… Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile hasret kalmışçasına ağladı…

Gayet iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi…

Burnunu çekti. Mendiliyle sildi yüzünü… Ve sanki daha bir güçlü hissederek kendini, rest çekti:

“-Peh! Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte. Sessiz sakin… Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır cır!”

Tam bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya ters ters baktı.

“-Hıh! Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı.”

Elektrik düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.

“-Sönün ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım sönüyor!”

…Ve ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların, torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha…

Çekilmezdi bu yalnızlık, umutlar da olmasa… Ve çekilmezdi eğer, sığınak bildiği Rabbi’ne el açmasa…

Yine O’na yöneldi, O’na sığındı bir kez daha:

“-Allah’ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana… Koru beni Allah’ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah’ım. Beni affet… İman ile al yanına… Ölüm nasıl da yakın…”

Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin…

Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim…

Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.

…Ve bir daha uyanmadı dünyaya.

Kieslowski’nin benim için en değerli ve güzel filmi Veronique’nin İkili Yaşamı filmi Polonya'da yaşayan Veronika ile Fransa'da yasayan Veronique'nin öyküsünü anlatır. Doğum tarihleri, aileleri, zevkleri, amaçları farklı iki genç kadın anlatılır. İkisi de zaman zaman iki kişilik hayatı yaşıyormuş gibi bir duyguya kapılırlar. İrene jacob’un muhteşem oyunculuğundan öte film, benzersiz kurgusu ve ince detayları ile bambaşka bir yerde durur benim için. Özellikle Veronika’nın konser esnasında Dante’nin İlahi Komedyası’ndan alınmış arya o kadar güzeldir ki etkisinden kurtaramaz sizi. Sesini yetirebilmek için o kadar zorlar ki kendini sahneye yığılıp ölür Veronika. Paris’te müzik öğretmenliği yapan Weronique de kalp rahatsızlığı geçirmiş ama tedavi olmuştur. Veronika’nın ölümünden sonra sebebini bilemediği bir yas dönemi geçirir Weronique. Film gerçeküstü ve masalsıdır çünkü birbirinin tıpatıp benzeri iki farklı insan anlatılır. O büyülü ve hüzünlü hava iki farklı ruh çıkartır. Polonyalı Veronika neşeli ve coşkuludur. Paris’te yaşayan Weronique ise bir o kadar durgun ve dünyadan soyutlamıştır kendisini. Sanki bir ruhun iki ayrı parçası gibidirler. Şiirsel bir anlatımla izlediğim ve etkisinden kurtulamadığım film, Saramago’nun Kopyalanmış Adam öyküsüne olan benzerliği beni şaşırtmıştır. Bir tarih öğretmeni olan Maximo Afonso’nun, bir akşam matematik öğretmeninin kendisine verdiği bir filmi izlerken dünyada bir ikizi olduğunu fark eder. Aslında ikizi değil tıpatıp aynısıdır. Aktörün tüm filmlerini izler, adını ve adresini bulur ve kendisi ile tanışır. Birbirinden bağımsız neredeyse aynı kurguuya sahip bir öykü ve film. Diğer Saramago kitaplarına göre daha zorlandığımı belirtmeliyim kitabı okurken fakat sanki öykünün özü “bir insanın kendisinin bir hata olduğunu bilmesinin anlamı ve sonucu nedir?” cümlesinde saklanmış gibidir. Sizden bir benzeri daha var bu dünyada ve siz kendinizin kopyası ile karşı karşıyayken kendi varoluşunu sorgulamalıdır insan demektedir yazar bize. Ya da durumlara verdiğiniz tepkileriniz, cevaplarınız hatta yaşamınızın kendisi bile bir kopya olabilir. Kim bilir dünyanın başka bir yerinde siz kaygılar ve buhranlar içerisinde dolanırken huzuru yakalamış bir eş ruha sahipsinizdir.
“insan ruhu, içinden aniden bir palyaçonun fırlayacağı ve bize nanik yapıp dil çıkaracağı kapalı bir kutu gibidir.” diyor Saramago öyküsünde. Kopyalanmış Adam, bizim ruhumuzda yer alan kopyamızın her an karşımıza çıkıp nanik yapacağını gözümüzün önüne seriyor sanki. Kim bilir eş ruhumuz, uzakta bir yerlerde bir deniz kıyısında ya da dağ başında dünya hayret ve mütebessim bir gözle bakıyordur belki.
Veronika’nın o güzel aryası:
https://youtu.be/D6yaPZcBvM4

•Muhayyîr•, bir alıntı ekledi.
Dün 00:54 · Kitabı okuyor · Beğendi

Evet bu zamandaki siyaset, kalbleri ifsad edip, asabî ruhları azab içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-ı ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.

Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman Said NursîTarihçe-i Hayat, Bediüzzaman Said Nursî
Gökçe Hatun Yılmaz, bir alıntı ekledi.
Dün 00:45 · Kitabı okuyor

Ayşe'nin dost kalblere ihtiyacı vardı. Kendisi için fenalık istemeyen insanlara hasretti. Böyle bir kalb taşıyan insan bir talebe bile olsa makbuldü. Yeter ki menfaatsiz olarak dostluk duygularını beslesin.

Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız (Sayfa 52)Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız (Sayfa 52)

Derinlik sarhoşluğu &Kemal Sayar
Dün yürüdüğün yoldan, bugün bir kez daha yürü” dedi adam, sesini bir bilge edasıyla bükerek, “bak o zaman yeni şeyler göreceksin”. Kaybolmayı göze alarak yürü. Çünkü dünya, sırlarını kaybolanlara açar. Dünyayı kaybetmeyi başaran, ruhunu bulur. Tam tersi de doğrudur hani, çokları dünyayı kazanacağım derken ruhlarını kaybeder!

Rüya bizim içimizde değil, biz rüyanın içindeyiz. Bakar körüz biz, sadece dokunduklarımızı gerçek zannetmek gibi bir bahtsızlıktan mustaribiz. İnsanların yanından geçiyor ama onları görmüyoruz, hangi rüyanın peşi sıra gidiyorlar ve neye sevinip neye üzülüyorlar bilmiyoruz. Bilmek için durup bakmak gerek. Gördüğün şeyin ne olduğunu unutabilecek bir dikkatle bakmak gerek, ana gömülmek, anda derinleşmek, anın bir parçası olmak gerek. Sabır, sükûnet, teenni ve belirsizliği kabulleniş. Beklemeyi bil. Sen orada olursan, hayat kendisini sana açar. Gaflet, sana kendisini fâş etmek için bekleyen âlemi fark edememendir. Biz âlemin içinde değiliz sadece, âlem de bizim içimizde.

O halde derinleş. Derinlik bir kuvvettir. Dikkatin çelinmesine, uyaran bombardımanı altında değerli olanın acil olana kaybedilmesine karşı durmaktır. Modernliğin sakinleri olarak biz; bilmediğimiz arkadaşlar, derinlemesine incelenmemiş fikirler, hissedilen ama doyasıya yaşanamayan duygular, kalp ve ruh tarafından deneyimlenmemiş aşklarla malul durumdayız. Önümüzde uzanan sonsuz sayıda seçenek arasında bocalıyoruz. Sığlaşma ruhları çoraklaştırıyor. En büyük kıtlık içimizde. Yağmur alamamış ruhlar. Bölük pörçük, tatmin edici olmayan bir hayatı yaşamaya çalışan dalgın androidler.

Derinlik bir kuvvettir. Sıkıntı ve güvensizliği aşmanız, şevkinizi korumanız ve belirsizliğe tahammül göstermeniz lazımdır. Gayret ve şevkle bir aşk çiçeklenir, üzerinde çalıştığımız konu zenginlik ve anlamını önümüze boca eder, elimizdeki iş meyveye durur. Sebatkârlık ve azimle gerçekliğin katmanları bize açılır, anlamak için ısrar etmek gerek. Derinliğine bakamazsan, özü göremezsin. Heves azimle taçlandığında bize derinliğin kapılarını açar. Attar’ın kuşları gibi nice vadiden geçersin, nice yağmur boran yersin de dostun yüzüne yolculuktan geri dönmezsin. Demek ki derinlik için sadakat da lazımdır. “Bütün varlığı dökmektir, adı aşk”. Adanmamış bir hayat derinliği bulamaz. Derinlik bizi onarır, iyileştirir.

Bir kitabın sayfalarında sessiz saatler geçirebilmek, Dost’un huzurunda pür dikkat kalabilmek. Başka mahallelerde, başka hikâyelerde kaybolabilmek. “Nereden bileceğiz?” diye soracaktır kimileri, “Bize doğru hikâyelerin anlatıldığını?” Her birimiz kendi hikâyemizi kendi benliğimizin prizmasından geçirerek anlatıyoruz. Hikâyelerimizin yaşanan hadiselerin bire bir doğru aktarımı olmasını bekleyemeyiz. Ne de olsa zihnimiz onları eğip büküyor. Ama anlatımızdaki tutarsızlık ve çelişkiler de o hikâyenin bir parçası. Neyi neden eğip büküyoruz? Bu hikâyeyi bu şekilde dile dökmekle, hangi öznel hakikatimizi ifşa etmiş oluyoruz? Dosta gitmek, hikâyemizi dinleyecek bir insana içimizin o derin karanlığından rast gele bir demet çiçek sunmak değil. Dosta gitmekle bizim tecrübemizi içine alacak ve içinde tutacak, emanete ihanet etmeyecek, o tecrübeyi yeni bir biçim ve anlamla bize sunacak bir insan aramış oluruz. Dost, derinliktir. Dost, bizi hakikatle yüzleştiren kişidir. Ona içimi dökmem yetmez, daha fazlası lazım: Karmaşık ve acı verici olan hakikatle yüzleşebilme. Dost acı söyleyebilen kişidir o yüzden, o acı söylediğinde ben acımam, o ağulu aşı yağ ile bal ederek beni iyileştiren kişidir. Yaşantıma bir biçim ve anlam kazandırarak onu bana geri verir, böylece o yaşantıyı başımdan savmak yerine ondan bir şey öğrenmiş olurum. Öğrenmek bir yaşantıyı, bir tecrübeyi onu anlamlandırarak yeniden içime alabilmemle olur. Tıkanıp kaldığım yerde, dönüp durduğum o fasit dairede, aşırı zihinsel meşguliyet veya “aşırı düşünme”nin mahkumu olageldiğim bu zindandan bir huruç harekatıyla çıkabilmem için o kapı yeter. Dostun yüzü.

İki insan arasındaki buluşma için kendimi, kendi sınırlarımı aşabilmem ve onun hayat görüşüne, onun kendi gibi olduğu haliyle varlığına nüfuz edebilmem gerek. Onu hayal ettiğim gibi değil olduğu gibi kabullenerek. Bu ne kadar sıkıcı ve nahoş olsa da. Bilinçdışı ile karşılaşma insanın kendi dışındaki bir şeyle tanışmasını andırır, kendi zihninizin içinde olup bitse de yaşantınızın bu bölümünü hiç fark etmemiş, ondan haberdar olmamıştınız. Dost bilinç dışını ters yüz eden kişidir. En derinde, sen ve ben yoktur.

“Bizim içtiğimiz şarap, içilmemesi günah olandı” diyor İbn Fariz. Fuzulî üstadımız feryad ediyor: “Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir / ben kimem sâki olan kimdir mey-i sahbâ nedir”. O halde gezdir kadehi sâkî, ruhlarımızı yağmur duasına çıkardık madem, yüzümüzü dosta döndük, indikçe derinlere başımız dönsün.

Yusuf Çorakcı, Ruh Adam'ı inceledi.
24 May 21:06 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Genelde kendine has Türkçülük üzerine olan siyasi düşünceleriyle tanıdığımız Hüseyin Nihal Atsız'dan okuduğum ilk kitap Ruh Adam isminin hakkını fazlasıyla veriyor. Okurken ve incelemeyi yazarken yazarın politik fikirlerini tamamen unutup edebi kimliği üzerinden değerlendirme yaptım. Sevdiğim bir arkadaşımın şiddetli tavsiyesi üzerine onu kırmak istemedim ve okumaya karar verdim. Kısaca Atsız olarak adı geçen yazar oldukça başarılı bir dil ve anlatım tarzına sahip. Cümlelerin uzunluğunu iyi ayarlayan ve coşkulu bir betimleme tipi kullanan yazarın yazdığı döneme ait eski kelimeler biraz fazla olsa da, yayınevi arka sayfaya sözlük koymayı ihmal etmemiş. Sürükleyen ve merak uyandıran bir anlatım mevcut olmakla birlikte yer yer fantastiğe kaçan ve Alfred Hitchcock filmlerini anımsatan olaylar mevcut. Sonu ve kapak dışında beni oldukça tatmin ettiğini söyleyebilirim. Onlar hakkında detay vermeden önce hikaye geçelim. Selim Pusat adında kralcı olduğu için ordudan atılan eski bir yüzbaşının karmaşık yaşamıni işliyor eser. Selim aşırı tutucu ve sabit fikirli bir şahıstır ve bu mesleğini kaybetmesine yol açmıştır ancak kendisi bu inatçı tavrından vazgeçmez. Edebiyat öğretmeni olan Ayşe ona yardımcı olmaya çalışsa da pek işe yaramaz. Arada mezarlıkta gezen Selim orada ilginç kişilerle tanışır. Sonra eşinin bir öğrencisi olan Güntülü adındaki kız fazlasıyla ilgisini çeker ve gıcık tavırlarını tolere edebilmektedir. Fakat ilginç kendisinin onu binlerce yıldır tanıdığı iddiası vardır ve bu esrarı çözmek ruh halini mahveder. Selim akıl sağlığı yerinde olan biri değil aslında ve çevresine göstermesine rağmen sert tepkiler almaz. Evlat olsa sevilmez diyeceğimiz bu arkadaş tüm gününü kitap okuyup içki içmekle geçiriyor. Adından anlaşılacağı üzere ruh gibi yaşayan bir adam ve yaşadıklarına akıl sır ermeyecek durumda. Kitapta Türk tarihinden pek çok ismi görmek mümkün ve olaylar aslında bir Uygur masalı üzerinden gelişiyor. Yazarın edebiyat bilgisi oldukça yüksek ve bunu kalemine yansıtmış. Sonunu beğenmedim çünkü en başa bağlayayım derken alakasız tipler sokup mahvetmiş. Son bölüme gerek yoktu bence, ondan önceki bölümle bilebilirdi kitap. Kapaktan gerçekten tiksindim, tasarımı kim yaptıysa elleri kırılsın bu ne böyle yahu porno dergi kapağı gibi. Yazarın adını öküz gibi yazıp kitap adını karınca misali yazmak nedir sen tasarım falan yapma. Bir de iki kere üst üste yazmış kocamanca sanki biz aptalız, biz geri zekalıyız, biz beyin özürlüyüz, biz embesiliz ya yazarın Atsız olduğunu anlamayacağız öyle koymasalar. Bu rezil kapak okuyucuyu zihinsel engelli yerine koymaktır, yayınevi kontrol etmiyor mu hiç bunları. Hüseyin Nihal Atsız hakkında tek kelime bilgi yok, adam yüz kızartıcı suç mu işledi neden yani ismi tam olarak da yazmıyor hiçbir yerinde. Kapak ve yayınevi hakkındaki fikirlerim tamamen bana ait olmakla birlikte, onlardan etkilenmediyseniz güzel bir kitap sizi bekliyor. Atsız'ın fikirleri doğru veya yanlıştır ama edebiyatçılığı başarılı diyebilirim. Güntülü diye isim mi olur ayrıca sanki gürültülü gibi çıkıyor.

Eda Nur Küpeli, bir alıntı ekledi.
24 May 14:47 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Dünyada hâlâ karşılıksız en büyük fedakarlığı yapan şövalyeler var. Yaşamayı güzelleştiren de zaten bu mert insanlar oluyor!

Ruh Adam, Hüseyin Nihal AtsızRuh Adam, Hüseyin Nihal Atsız
hatiice, bir alıntı ekledi.
 24 May 12:20 · Kitabı okuyor · 9/10 puan

İnsanı kanatlandıran "ruh"
ve insanı kapaklandıran "balçık".

En çok kendi balçığına basarak düşermiş insan
"Balçık"ını yıkadıkça da adem/adam/insan olduğu ortaya çıkarmış..

Öğle Uykusu, İbrahim Paşalı (Sayfa 109)Öğle Uykusu, İbrahim Paşalı (Sayfa 109)
Gülay öztürk, bir alıntı ekledi.
 24 May 10:13 · Kitabı okuyor · Beğendi

Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder...
Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök ver!
Yoktur öte alemde de kurtulmaya bir yer!
Mutlak seveceksin beni , bundan kaçamazsın..

Ruh Adam, Hüseyin Nihal AtsızRuh Adam, Hüseyin Nihal Atsız