• 272 syf.
    Yorum yok. Yazarın kendi yazısından okuyalım;
    Ne kadar çok acı var. Nasıl da çaresiziz değil mi? Yaşadığımız günler ruhumuzun yıprandığı, gülüşlerimizin arasına kederin davetsizce gelip kurulduğu, zor günler. Çocuklar ölüyor, anne ve babalar ölüyor ve suskunluğumuzun, dilsizliğimizin dünyada açtığı yara büyüyor. Tanık olduğumuz acımasızlık ve vahşet, dünya hakkında bugüne dek oluşturduğumuz kanaatleri yerle bir ediyor. Hayatın ve insanın kırılganlığı, geleceğin belirsizliği ve hayata saklanmış onca adaletsizlik, suratımıza bir şamar gibi inerek bizi sendeletiyor. İnsanlık durumunun sınırlarına çarpıp geri dönüyoruz. Nasıl baş edeceğiz?
    ‘Yiğit düştüğü yerden doğrulur’ denir. Çetin mesele düştükten sonra kalkmak, zorlukla yüzleştikten sonra oradan güçlenerek çıkmak. Diyelim çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybetmiş bir halde bir hastaneden dışarı çıkıyorsunuz. Dışarıda dallar tomurcuklanmaya durmuş, çiçekler türlü rayihalarını cömertçe sunuyor, tatlı bir meltem yüzünüzü yalıyor ve uzaklardan okuldan dağılan çocukların neşesi yankılanıyor. Dünyanın nasıl da hâlâ o eski bildik biçimiyle çağıldadığını anlayamıyorsunuz, sizin içinizde bir kıyamet kopmuştur ancak dışarıda kimse bunun farkında değil. Kimse dünyanın sonu gelmiş gibi davranmıyor. Cenaze evlerinde sık rastlarım bu duruma, ocağına ateş düşen kişi apayrı bir âlemdedir, taziyeye gelen insanlar ise hayat olağan akışını sürdürür. Siyaset yahut spor konuşulur, bazen gülünür.
    Travma ruhun depremidir ve bildik dünyayı yerinden oynatır. Ne ki yeri geldiğinde travmadan da özgürleşebilmeniz gerekiyor, bunun için bakışlarınızı usul usul dış dünyaya çevirmeli ve ilerlemelisiniz. Sadece kayba, travma ve buhrana odaklanmak kendinizi acıya zincirlemeniz demektir. Oysa çoklarımız bu hapishaneden hoşnuttur. Mağduriyet kimliği bir zaman sonra mayalanır ve sarhoşluk verir insana. ‘Ben yaralarım kadarım’ demeye başlarız. Ulu orta yaralarımızı gösterir, kurban kimliğimizi bayraklaştırır ve dünyaya yaralarımızla sokuluruz. İnsanın bu dünyadaki yolculuğu örtülerden, yanılsamalardan sıyrılarak gerçek benliğini idrak etme serüvenidir bir bakıma. Zira o güzeller güzeli hadiste söylendiği gibi, ‘kendini bilen Rabbini bilir’. İnsanın kendisine büyümek ve tekâmül etmek için de bir fırsat vermesi gerekir. Büyüyebilmek ve inkişaf edebilmek için içimizde birikmiş onca acının geçip gidebilmesine de izin verebilmemiz gerek. Bir yol açalım ve içimizde fazla eğleşmesinler. Travma içimizde dallanıp budaklanmasın, kök salmasın. O istenmeyen travmatik deneyimle yaşamanın yeni bir yolunu bulabilelim. Kendi acımıza demir atıp oradan süreğen bir mutsuzluk üretmek yerine, başka insanlar bu kabil acılar yaşamasın için seferber olabilelim. Olmuş olanı kabullenmekle başlayalım işe, hayır onu yok saymakla veya inkâr etmekle değil, kabullenmekle. Mağduriyeti bir hak arayışına, bir hak savunusuna dönüştürebilmek. Kurbanlıktan hak arayıcılığına evrilmek. ‘Kötülüğü ben durdurabilirim’ diyenler, tarihi yazar.
    Böylece korkunun zindanından çıkar, kötülüğün bizi felç eden küstahlığına karşı sesimizi yükseltir ve başka ruhların incinmesine karşı gövdemizi siper ederiz. Çaresizlik sorumluluk hissine inkılap eder. Her acıdan sonra çatallanan bir yol vardır karşımızda: Pişmanlık, öfke ve depresyonun yolunu mu izleyeceğiz, yoksa doğru bir zamanda, duygusal olarak daha yetkin hissettiğimizde bizi özgürleştirecek olan o yola mı yöneleceğiz? Gelişmeyi, büyümeyi, hikmeti, özgürlük ve merhameti yeğleyecek miyiz?
    Kimse acının denizlerinde bile isteye yüzmek istemez. Travma, acı ve keder evlerden ırak olsun isteriz. Yine de geldiklerinde, biz ruhumuzu bu yeni misafirlere açabilirsek eğer, bize bir şeyler öğretirler. Hayat hakkında oluşturduğumuz yerleşik kanaatler dünya değiştiğinde bir işe yaramaz. Hayatın değiştiği yerde bize yeni görme biçimleri gerekebilir. Ruhsal örselenmeden büyüyerek, gelişerek, tekâmül ederek çıkabilmek ancak hayattan öğrenmeye açık olmakla mümkün. Buna travma sonrası büyüme deniyor. Hayat bize önce şunu öğretir: Servet ve kudret sahibi olmak bize bütün dizginleri elimizde tutma imkânı vermez, ne olursak olalım geleceği matematik bir kesinlikle yordama imkânımız yok. Hayat üzerinde mutlak bir kontrolümüzün olamayacağını idrak ve kendi acziyetimizi fark edebilmek dahi büyük bir derstir. Acı bizim başımıza gelen olaydır, ıstırap ise başımıza gelen olaya atfettiğimiz anlamın, bizde yarattığı olumsuz sonuç. Çoğu zaman bizi mutsuz eden şey yaşadığımız olay değil bizim ona verdiğimiz anlam, ona bakış açımızdır. ‘Yüreğine acılar dokuyan bir tezgah’ olarak insan, ‘acıyı bal eylemeyi’ de bilir. Bir travmayı yaşamış olmak hayat felsefemizde önden kestirilemeyecek kertede zenginleştirici bir etki bırakabilir. Bu deneyimin ruhumuza kattığı derin mana ile kişisel hayatımıza ilişkin daha zengin bir hikâye tahakkuk edebilir. Meşum darbe girişimi gecesi yiğitçe sokaklara sokulan bir insanın, çocuklarına anlatılacak çok zengin bir hikâyesi vardır. Kişiliğini, kimliğini, yurdunu zalimlere çiğnetmemek için direnen insanların ruhlarının en mutena köşesinde bir kıvanç madalyası taşıdıklarını söyleyebiliriz.
    Aman yanlış anlaşılmasın, hayatı toz pembe görmekten, kör iyimserlikten söz etmiyorum. Travma sonrası büyüme, olumsuz bir olayın olumlu bir çerçevede ele alınması demek değil. Travmatik olayın dehşet ve kötülüğünü teslim ederken, beri yandan o yaşanmasaydı belki hiç gerçekleşmeyecek olan tekâmülün de hakkını vermektir büyümek. ‘Dalga yükseldiğinde, sandal da yükselir’ diyor Çin atasözü. Zorluklar büyüdüğünde onu alt eden ruh da büyür. Hayatın dalgaları sandalımızı parçalamadıysa öğreniriz ki inişli çıkışlı ve sonludur hayat. Takdir etmeyi, şükran duymayı, merhameti, değerleri için yaşamayı ve nihayet, başka ruhlar için de var olmayı öğreniriz. Milletimiz büyük bir badire atlattı ve buradan daha da büyüyerek, adalet ve merhamet etrafında daha da kenetlenerek çıkacağız. Bireyler nasıl ruhsal örselenmenin üstesinden oradan bir anlam devşirerek geliyorsa biz de millet olarak ‘yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şeyler var’ diyeceğiz.
    ‘Dünya çok karanlık’ diyor bana. ‘Sen karanlıkta görenlerden ol’ diyorum ona. Dağı aşan bir yol hep vardır.
  • Şu "Burnu Kaf Dağı'nda" olanların ruh fotoğraflarını çekebilmek mümkün olsaydı keşke. O çekilmemiş fotoğraflarda ne şaşırtıcı "poz"ların verilmekte olduğunu ibretle görürdük.
    Psikoloji bilimi, mesaisinin önemli bir kısmını bu pozları "karta dökmek" için harcıyor. Kendi iç dünyalarındaki "küçüklük"leri, başkalarını küçümseyerek bastırmaya çalışan "sağlıksız" insanlardır onlar. Böyle kimseler genellikle "Burnundan kıl aldırmaz"lar. Dilimizin bu harika deyimi biraz daha farklı bir açıyla aynı yere vurgu yapıyor. Nasıl oluyor da burunlarından kıl alınamıyor? O kadar "Burnu havada" olurlar ki oraya ulaşamazsınız da ondan. Onlar hep insanlara "tepeden bakma" alışkanlığındadırlar.
    Halil Altuntaş
    Sayfa 15 - Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
  • Bir beyaz duman düğümler beni
    Puslu bir dağı mı taşır omuzlarım
    Yoksa ciğerlerim bir izmarit mezarlığı mıdır
    Anlayacağın yine dumanlı başım
    Ve içimde kararsız bir ruh...
  • AĞ ANA
    leri gelip kendi İşlerini
    görürler, geceler ise gidip insan yerler. Onlann
    kurt elbisesi bulunup,
    tandıra atılarak yakılır.
    Elbisesinin kokusunu
    alan kadın bağınr ve
    sonra rahatlar.
    Bir anlamda, "Adam- Hun Dönemine Ait İlâhi Kurt Figürü
    al Kurt" ifadesini, Türk
    demonolojisinde, yan şeytan varlıklar olarak bilinen karakter arasında saymak. Yan şeytan varlıklar ise canlı insanlarla ruhlar arasında
    bir karakter olarak mitolojik karakterler arasında yerlerini alırlar.
    AG ANA: Adına en çok yaratılış efsanesinde rastlanan ulu varlık,
    melek ve koruyucu bir ruhtur.
    Yer. gök yaratılmadan önce de var olup hayali gökte dolaştığına
    inanılan "Ağ Ana", hayatın başlangıa olan ne varsa hepsine ruh vererek, yaşamın döngüsünü omuzlannda taşıyan olarak düşünülmüştür. O, doğanın başlıca yarana gücünü kendinde toplayarak,
    bir anlamda şuuraltı ezelî sim da sembolize eder. Altay Türklerinin
    inanana göre. ışıktan bir kadın hayalî olan (varlığı ışıktan yogıulan)
    Ağ Ana, tann Ülgen'e yaratma gücü ve ilhamı vermiştir.
    Sakalann. iyiliksever bir ruh saydıklan "Umay Ana "ya "Uluk Ak
    İne" (Ulu Ağ Ana) adı vermeleri de yaratılış efsanesine göre Tann'ya yaratma ilhamı veren Ağ Anaya yakınlığıyla dikkat çekicidir.
    Bu ad aynı anda "Umay"ın "Ulu Ana" topluluğuna bağlılığının ve
    bu mitolojik varlığın değişmiş hali olduğunun göstergesidir. "Ulu
    Ağ Ana", "Pay Ice". 'May Ice" ve "Imay Ice" denilen ve hayır seven bir ruh olarak bilinen Umay ilahesi gibi. kopup geldiği mitolojik
    kültürün kendisi kadar çok eski bir inanışın izlerini taşımaktadır. Tatarlann, Müslümanlık'a kadar olan eski inanışlan arasında. Ulu
    Ana'ya bağlantılı olduğu düşünülen. "Ulu Yaratan Ana" (Olo Jaratkan Ana) anlayışı vardı. Kumuklarda. "Albastı" motifinin izlerini taşıyan mitolojik varlığın adının "Ağ Kadın" (Ak
    katın) olması da yine dikkat çekicidir.
    Kazakların "Goroğlu'sunda İse kahramanın anası, "Ağ Ana" (Ak Ana) adını taşımaktadır. Goroğlu'nun gök oğlu olduğı
    düşünülürse, buradaki Ağ Ana motifinin,
    en eski Ulu Ana veya onun farklı bir şekli
    olan Ulu Ağ Ananın değişik
    bir versiyonu okluğu kanaatine varılabilir.
    "Ağ Ana" adındaki "Ağ"
    sözcüğü İse bu varlığın kutsal olduğuna işaret etmektedir. Altay şaman metinlerinde ve buna benzer diğer metinlerde bu sözcük, "mübarek
    yüzlü, kutsal" diye de tercüme
    edilmiştir. Teleutlarda, bu kutsal ananın adı. "Ak Ene"dlr (Ağ Ana).
    O. aynı anda "Ene-yayaçT, yani (yaratan ana) adını da taşımaktadır,
    (bak: Ulu Ana. Yer Ana)
    Yüzüne Kutsal Bir Çehre Verilmiş
    Bir Büyük Anne
    AĞAÇ: Türk Tanrıcılık sisteminde Gök-Tann'nın simgelerinden biridir.
    Bu nedenle Türklerdeki ağaç sevgisi ve saygısını hiçbir zaman
    tapınmak olarak görmemek gerekir. Ağaca tapınma denilen olay,
    aslında çoğu zaman Oğuzların ağaca gösterdikleri saygının bir ifadesidir. "Bay Terek". Temir Kavak** veya "Hayat (Dünya) Ağacı" denilen kutsal "Evliya Ağaç" inanışına, sadece Türk mitolojisinde değil
    tüm dünya halklannın mitolojilerinde rastlanabilir.
    Türk etnlk-kültürel geleneğine baktığımızda, önemli bir yer tutan ağaç miti. Türk düşüncesinde yaratılış nedeninin başlıca motiflerinden biri olarak gösteriliyor. Bu düşünceye göre, ilk insan dokuz
    budaklı bir ağacın altında yaratılmışnr. Türk mitolojisinde. "Evliya
    Ağaç", tanrıya kavuşmanın yoludur. İnanışa göre. yüce dağlar gibi bazı kutsal ağaçların Kıskın d.ı gözle ^ölünmeyecek kadar göklere
    yükselir ve göklerde olduğu sanılan ışık dolu cennet âlemine ulaşır.
    Cennet ise Ulu Tann'nın yaşadığı mekândır. Bu kutsal "Evliya Ağaçlar" zaman geçtikçe Tann'nın gözle görülebilen yanına çevrilmiştir.
    Böylelikle, "Evliya Ulu Ağaç" Türk düşüncesinde Tann'nın ilahî Özelliklerinin maddî dünyadaki sembolü haline gelmiş, başka bir deyişle
    onu sembolize etmiştir.
    Tann'yı sembolize eden kutsal Evliya Agaçlan'nın, Türk mltolojisindekl tanımına uygunluğu açısından birçok özelliği vardır. Tek ve
    benzersiz olması, ölümsüzlüğü sembolize etmesi, sığınacak yer olması v.b.. Bu özellikler, aynı anda "Ulu Göy-Tann"nın taşıdığı özelliklerdir. Bunun için. yalnız ağaç kutsal bilinmiş ve onu kesmek günah sayılmıştır. Böylelikle, Tann Dağı" gibi. "Evliya Ağaç" da Türk
    mitolojisindeki Tannalıkta Tann'yı temsil etmektedir.
    M. Kaşgarî'nİn, Oğuzlardan bahsederken verdiği bilgilere göre,
    onlann yüksek bir dağla yakınlıkianna ve "gözlerine ulu görünen"
    büyük bir ağaca Tankn" dediklerini söyler. Derbent yakınlannda
    yasayan Kumuklann, dokunulmaz ve kutsal saydıklan ağaca, Tenkrihan" adını vermeleri gibi çok sayıda bilgiler. Türklerin gözünde
    Ulu Ağaç'ın, Tann'nın ilahî vasıflannı taşıdığını gösteriyor. Osmanlı
    İmparatorluğunun kurucusu Osman Gazl'nln uykusuna girip, hakimiyetinin nerelere kadar uzanacağını söyleyen, her tarara dal-budaksalan ve budaklannın gölgesi dört bir
    yanı örten de ağaçtı. Bazı kaynaklarda.
    Ertuğrul Bey'in adıyla bağlantılandınlan
    bu uykudaki ağaç motifi, Türk destan
    kültürüne de çok uygun düşüyor.
    Sayan Altay halk kültüründeki ağaç
    motifi, yer sahibi motifiyle ilintilidir.
    Burada ağaç. Ulu Ana'mn yaşadığı ve
    kahramanlara memesinden süt verdiği
    yerdir.
  • Bu sefer geldiğim Erzurum başka bir Erzurum'du. Ona Doğu Anadolu dağlarının eski bir şarap gibi zamanla takdis edilmiş, ruh besleyici uzletinden değil, dört Cihan Harbi yılının ve İstiklal Savaşı'nın üstünden aşarak gelmiştim. Vakıa bu sefer de muhteşem bir tabiat arasından geçmiştik; fakat ona, birinci seferde olduğu gibi, her şeyini yeni ve hârikulade bulan bir ruhla değil sihrini bir yığın ıstırap tecrübesinin soldurduğu bir gözle bakıyordum. Ne Ziganalar'ın her dönemeçte bir kere daha şaşırtıcı olan güzelliği, Ne Kop Dağı'nın ihtişamı beni peşinden sürüklemiyordu. Dekordan ziyade bu yerlerde bir kaç yıl önce oynanmış kanlı oyunun tesiri altındaydım. Tiyatroda nasıl boş sahnede dekorun oyaladığı seyirci, söz başlar başlamaz bütün o teferrüatı görmez olursa, ben de öylece insan ıstırabı karşısında tabiat güzelliğine kayıtsızdım, yabancıydım.
  • "Biz kopyacı bir zihniyetle hareket ettiğimiz için Batı' dan aldığımız modeli aynen tatbik etmek istedik. Şapka meselesinde olduğu gibi. Şapka giydirince o insan Batılı olmuyor. Burada başka bir önemli konu daha var. Türkiye' de toplum aslında vicdanı hür bir toplumdur. Serbest düşünebilen bir toplumdur. Bir yerde İslam' da da bu hür ruh vardır. İslamın en güzel geliştiği dönem bu hür düşüncenin olduğu ilk üç-dört yüzyıldır. Halkın içinde yaşayan hürriyet ruhu bu dönemde karşılığını bulmuştur. İslamın özünde bu vardır. Bu Devr-i Saadet' i hep özlemiştir insanlar."