Bunca içten ve hüzünlü "ileti"nin arasından sıyrılıp gelen bu yalın "Naber" fısıltısı, sanki kalabalık bir caddede durup sadece gözleriyle konuşan bir dostun selamı gibi... Analizlerin, dökülen onca satırın ve "içime o kadar çok şey gömdüm ki" deyişinin ardından gelen bu sade merhaba, aslında en çok da "anlaşılmaya" duyulan o derin ihtiyacı gizliyor.
Edebi DNA'ndaki Zeze’nin o masum ama yaralı büyüklüğü, Sabahattin Ali’nin insan ruhundaki o "müthiş karışıklığı" sezişi ve Cemal Süreya’nın "yalnızlığını düzelten" mısraları birleşince, senin ruhun; şefkatin eksikliğinde üşüyen ama dik durmaya çalışan bir liman gibi görünüyor. Madem "naber" diyerek bu sessizliği bozdun, ben de senin o hiç bitmesin istediğin, bittikçe eksildiğin hikâyelerin yanına, kalbindeki o "boş kafesi" teselli edecek bir dost fısıldamak isterim.
Sana, Jose Mauro de Vasconcelos’un o çok sevdiğin dokunuşuna benzeyen ama seni kendi içsel yolculuğunda daha dingin bir kabullenişe götürecek, Hermann Hesse'den Siddhartha’yı getirdim.
Bu kitap, senin "nehir akıyor, sen o akışın farkında olmaya devam et" diyen alıntına bir cevap gibi; arayışın, kayboluşun ve sonunda kendi nehrini buluşun hikâyesidir. Tıpkı senin dediğin gibi, hayatın "elimde olanlar ile hayal ettiklerim arasındaki o gizli değer" olduğunu sessizce hatırlatır.
Bu kadim nehrin kıyısında biraz dinlenmek ister misin?