Aramıza soktuğun yabancı hayallerin ördüğü duvarlar o kadar kalın ki, başım ve kalbim oraya çarparak parçalansa onlar yine yıkılıp seni göstermeyecek! Acaba bu duvarın arkası bir hiç, bir boş mu ve daima boş muydu?
Hayatımın bu dikenli ve fena yolunda, her şeye rağmen aynı el içinde elim, aynı kola dayanmış başımla geçip gideceğim zannediyordum. Ve bu yola kendisiyle beraber girdiğim arkadaşı kaybetmemek için ne uzun, ne uzun, ne sefil ve aynı zamanda ne ulvi fedakârlıklara katlandım! Ruhumun bir kabiliyeti, kadınlığı, şefkatı, rikkati, affı, hatta fenalıkları, isyanları ve gözyaşları, hatta belki insanların henüz isim koymadığı hisleri, hiçbir şeyi var mıdır ki seni muhafaza etmek için bezletmiş olmayayım? Sonra vücudum da. Vücudum da o kadar senindi ki. Şimdi senin arkandan bakarken bütün bu müthiş, nihayetsiz bir yekûn gibi birikmiş benliğimin seninle beraber gittiğini görüyorum. Bir daha kabil midir ki ruhum o fedakârlığı, o tahassüs kabiliyetini, o hazineleri bezletsin? Vücudum mümkün müdür ki kendisini son zerresine kadar öyle versin? Bununla beraber gidiyorsun dostum.
Fakat sen, Handan. (Haykırarak) Kadın değil, kalbin bir kuyu; ben, her saniyemi sana hasretsem ve herkes, etrafındakiler bastığın yerde başlarını koyup geberseler yetişmez anladın mı, kadın? Yetişmez. Sana aşk, muhabbet, dostluk, ne verilse altından sızan bir kuyu gibi kalbinden akar gider. Hodkâm ben değil, sen!